Kime Göre Distopya? Agustina Bazterrica’nın Leziz Kadavralar’ına Eleştirel Bir Okuma

Denir ki toplumların etik sınırlarını anlamanın en iyi yolu, onların kriz anlarında neyi meşru kıldıklarına, neyi yasakladıklarına bakmaktır.
Leziz Kadavralar İncelemesi Foto: ©

Agustina Bazterrica, Leziz Kadavralar’da okur olarak bizleri ontolojik statülerin ve etik sınırların birlikte yeniden tanımlandığı radikal bir kırılma noktasına konumlandırır. Romanın dünyasında, insan olmayan hayvanlara bulaşan ve insan için ölümcül sonuçlar doğuran bir virüs, mevcut hayvancılık rejimini çökertir fakat bu çöküş türlerarası özgürleştirici bir değişime değil, bir başka karanlık nekropolitik düzenin kurulmasına neden olur. Bu yeni dünya, yalnızca tüketim ilişkilerini değil, gündelik yaşamın duyusal, hukuki ve ahlaki sınırlarını da yeniden düzenler. İnsan olmayan hayvanların tümüyle öldürülmesiyle birlikte önceki alışagelinmiş tüketim ilişkileri bozulur, ardından “Geçiş” olarak adlandırılan dönem, yeni bir normalliğin inşa sürecini oluşturur. Devlet, “Özel Geçiş Dönemi” adı altında insan bedeninin üretimini ve tüketimini yasallaştırır. İnsan türü giderek sadece bir özne olmaktan çıkar, aynı zamanda teknik bir kategoriye, dolaşıma sokulabilir bir “özel et” tanımına dahil edilir. 

Fotoğraf: Pablo Jose Rey Leziz Kadavralar İncelemesi
Agustina Bazterrica Fotoğraf: ©Pablo Jose Rey

Bu yeni düzende evcil hayvanlardan kuşlara kadar çok sayıda tür öldürülür. Eski mezbahalar kapanır, sonra başka adlandırmalar ve yeni bir “hammadde” kaynağıyla yeniden açılır. Roman, tam da bu dönüşümün gündelik işleyişine odaklanıyor. Kesim protokolleri, kalite standartları, sertifikalar, av kulüpleri, sınıfsal ayrıcalıklar ve dilsel kodların değişimiyle birlikte bu yeni düzen, olağan bir idari rutine dönüştürülür. Romanın protagonisti Marcos Tejo’nun bir mezbaha yöneticisi olarak sistemin merkezinde yer alması, okura bu dünyayı dışarıdan bir dehşet nesnesi olarak değil, içeriden, her çarkı tıkır tıkır işleyen soğukkanlı bir mekanizma olarak deneyimleme imkânı verir. Bu perspektif, sistemin rasyonalitesine eklemlenmiş etik anlayışı ve bireyin kolektif suç ortaklığındaki konumunu analiz etmek için kritik bir zemin sunar. 

Distopya Kimin İçin? Bedenin Biyopolitikası

Leziz Kadavralar çoğu okur tarafından “dehşet verici bir distopya” etiketiyle okunur çünkü romanda tüketilen bedenin türü insandır. Ancak bu etiketin kendisi, roman kadar okurun etik konumunu da sorgulatır çünkü metinde sarsıcı bulunan şey, şiddetin varlığı değil, şiddetin insan bedenine yönelmesidir. Romanda işleyen düzen -kesimhaneler, hijyen protokolleri, sınıflandırmalar, damızlık rejimi, av pratikleri- bugünün hayvancılık endüstrisinden yapısal olarak farklı değildir. Roman, sıfırdan bir evren icat etmekten çok, zaten var olan hayvan endüstrisindeki “fail-insan” konumu ve “mağdur/kurban” statüsündeki insan-olmayan hayvanların yerini değiştirir. Bu nedenle “distopya” yakıştırması, aynı zamanda insanmerkezli bir anlayışı görünür kılar. İnsan olmayan hayvanlar söz konusu olduğunda normalleştirilen endüstriyel şiddet, insan bedeni devreye girdiğinde ahlaki felaket olarak adlandırılır. Bu romanın distopya olarak adlandırılmasının sebebi acı çeken bedenin türsel statüsüdür. Başka bir deyişle insan ile hayvanın yer değiştimesidir. Empati, çoğu zaman kurbanın maruz kaldığı zarardan değil, kurbanın bize benzerliğinden beslenir. Romanın yarattığı rahatsızlık da bu tersyüz etme hamlesinde yoğunlaşır. Okur, gündelik tüketim ilişkilerinin içine gömülmüş türcü mekanizmayı bu kez kendine çevrilmiş bir aynadan izler. Yine de bu ayna doğrudan bir etik dönüşüm programı sunmak yerine daha çok, türsel konfor alanımızın ne kadar kırılgan olduğunu açıkça gösterir. Kırılganlığın yarattığı dehşetin kaynağı, şiddetin kendisi kadar, o şiddetin bir gün bize yönelebileceği ihtimalidir.

Leziz Kadavralar İncelemesi

Romanın ikinci güçlü hamlesi, şiddeti sadece betimlemekle kalmayıp onu yönetilebilir ve meşru bir düzene dönüştüren biyopolitik aygıtı görünür kılmasıdır. Devlet, hukuki çerçeveyi kurar. Piyasa, bu çerçeveyi dolaşıma sokar ve teknik-bürokratik dil ise öldürme pratiğini idari bir iş akışına/rutine dönüştürür. Örneğin, “özel et” gibi adlandırmalar bu dönüşümün dilsel aracıdır. Burada beden, etik değeri kendinde taşıyan bir varlık olmaktan çıkarılır ve sınıflandırılabilir ve yönetilebilir bir kategoriye indirgenir. Giorgio Agamben’in (2006) “istisna hali” kavramıyla düşünüldüğünde, romanda gördüğümüz şey geçici bir kriz yönetimi değil, istisna olanın kalıcı bir yönetim biçimine dönüşmesidir. Böylece yaşam, -bu sefer de insan türü aleyhine- korunacak bir değer olarak değil, yönetilecek bir stok olarak kodlanır. Roman bu noktada klasik distopyaların bize sunduğu gelecek korkusunu üretmekten çok, bugünün yönetimsel aklının politik anatomisini çıkarır.

Çevremizde romanın hem okur için hem de yazar için “cesaret gerektiren” bir eser olduğu yönünde yorumlara denk geldik, fakat cesaretin ölçütü nedir? Endüstriyel öldürme ve parçalama mantığının insan olmayan hayvanlar üzerinde devasa ölçeklerde sürmesine rağmen kamusal etiğin çoğu zaman sessiz kalabildiği bir dünyada, “cesur” bulunan şey şiddetin teşhiri olmaktan çok, şiddetin insan türüne uygulanması olabilir. Bu yüzden metnin etkisini iki yönlü düşünebiliriz: Bir yandan okuru, kendi etik anlayışının türsel sınırlarını görmeye zorlar. Öte yandan bu sınırları “insan lehine” yeniden çizerek türcülüğü pekiştirme riskini de taşır. Kurbanın statüsü değişse de tüketim mantığı değişmiyorsa, okurda oluşan sarsıntı etik bir farkındalıktan çok, normalliğin merkezinin yerinden oynamasıyla ilgili bir panik olarak da okunabilir. Bu nedenle metni “distopya” olarak adlandırmak ancak kısmi bir doğruluk taşır. İnsanmerkezci okuma açısından roman bir felaket senaryosudur, fakat hayvan özgürlüğü perspektifinden bakıldığında ise uzun süredir işleyen bir şiddet rejiminin türsel yer değiştirme yoluyla görünür kılınmasıdır.

Dilin Politikası ve Kaybolan Gönderge

Leziz Kadavralar İncelemesi

Leziz Kadavralar’ın en güçlü tarafı, şiddetin yalnızca somut eylemlerle değil, aynı zamanda dil aracılığıyla da nasıl kurulduğunu bizlere göstermesidir. Okurlar olarak dilin gerçeği pasif bir biçimde aktaran bir araç olmadığını, kurbanın ontolojik statüsünü yeniden düzenleyen, onu kimliksizleştirip bir hammaddeye indirgeyen aktif bir şiddet aracı olduğunu görürüz. Bu yüzden “insan” sözcüğünün yerini “besi”, “dişi”, “ürün”, “özel et” gibi teknik terimlerin alması basit bir adlandırma farkı değildir. Bu terminoloji, halihazırda modern hayvancılık endüstrisinin temel sözlüğüdür. Bir ineğin süt makinesine, bir tavuğun yumurta ünitesine indirgendiği o teknik dildir. Bu noktada Carol J. Adams’ın (2013: 100-102) “kayıp gönderge” (absent referent) kavramı, önemli bir referans noktası oluşturuyor. Kayıp gönderge, tüketilen şey ile onun bir zamanlar canlı bir özne oluşu arasındaki bağın sistematik biçimde koparılmasıdır. Adams’ın aslında insan olmayan hayvanlar için kurguladığı bu kuram, romanda insan bedenine uyarlandığında sarsıcı bir ayna görevi görür. Tıpkı bugün tabaktaki bifteğin bir zamanlar yaşayan bir canlı olduğunu unutmamızı sağlayan o kayıp gönderge gibi, romandaki “özel et” tabiri de kurbanın hikâyesini siler. İsimlerin yerini alan kodlar ve numaralandırılmış bireysellik, hayvancılık tesislerindeki “küpeleme” sisteminin veya deri üzerine basılan numaraların doğrudan bir yansımasıdır. Böylece bedenin yalnızca fiziksel bütünlüğü değil, kamusal olarak “konuşulabilir bir varlık” olma statüsü de elinden alınır. 

Bu dilsel sterilizasyon, romanda sadece sembolik değil, aynı zamanda somatik (bedensel) bir müdahaleyle desteklenir. Tüketilecek bedenlerin ses tellerinin alınması, dilin susturma gücünün en radikal ve fiziksel tezahürüdür. Bu durum, endüstriyel çiftliklerdeki gaga kesme, kuyruk koparma veya anestezi uygulanmadan yapılan müdahalelerin bir başka boyutudur. Kurbanın acısını ifade etme kabiliyeti elinden alınarak, yönetim süreci pürüzsüzleştirilir. Tepki gösteremeyen ve anlatı kuramayan kurban, artık bir kimse değil, bir şeydir. 

Dilin şiddeti meşrulaştırma açısından bir diğer etkisi de yönetim tekniğini yumuşatmasıdır. Bu yönetim tekniği dili, öncelikle bir çeşit perdeleme yoluyla dehşetin semantik olarak yumuşatılmasına -hatta soğutulmasına- dayanır ve ahlaki bir kriz olmaktan çıkarılır. Marcos’un ablasının evinde çocukların “insan eti” demesinin sert bir biçimde yasaklanması, dilin bu sansürleyici gücünün toplumsal alandaki yansımasıdır. Buradaki amaç, katliamı “mesleki bir prosedür” olarak yeniden tanımlayarak faili bir katil değil, sistemin rasyonel bir operatörü konumuna yükseltmektir. Bu durum, günümüzdeki hayvancılık sektöründeki “insancıl kesim veya “kalite standartları” gibi ifadelerin işleviyle özdeştir. Şiddet, estetik ve teknik bir ambalajla sunulduğunda vicdani bir yük olmaktan çıkar. Özellikle BSN (Besi Sınıfı Nesil) olarak kodlanan kurbanlar için kullanılan niceliksel dil, bireyi pazarın taleplerine göre tasnif edilen bir envanter kalemine indirger. Barkodlar, kalite sertifikaları ve hijyen protokolleri bedeni sadece yönetilecek bir stok olarak belirleyerek vicdani sorumluluğu bürokratik bir iş akışına dönüştürür. Bu düzen içinde etik olan şey, yerini kuralına uygun olana bırakmıştır, yani bürokrasi, vicdanı teknik standartlara tercüme ederek soğurur. 

Romanın dilsel şiddeti bu denli keskin bir biçimde ifşa etmesine rağmen, bu şiddeti kırabilecek güçlü bir karşı-dil veya özgürleştirici bir sözlük üretmemesi veya nasıl üretilebileceğine ilişkin sorgulatmaması değerlendirmemizin en karamsar noktasıdır. Okur olarak bizler, kelimelerin birer cinayet aletine dönüşümünü izlerken sözcüklerin özgürleştirici potansiyelinin tamamen göz ardı edildiğine tanıklık ederiz. Klasik distopyalarda (örneğin Orwell’in 1984’ü veya Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı) iktidarın tam işgal edemediği bir hafıza alanı ve sınırlı da olsa bir karşı-söz imkânı görülebilir. Hafıza ve eski dünyaya ait söylemler, sisteme karşı bir direniş odağı oluşturur, ancak Bazterrica’nın kurgusunda, iktidarın dili sterilizasyon yoluyla bütünüyle ele geçirdiğini görürüz. Karakterler artık “insan” kelimesini bir direniş odağı olarak kullanamazlar çünkü o kelimenin içi sistem tarafından boşaltılmış ve yerine teknik bir besi terminolojisi yerleştirilmiştir.

Leziz Kadavralar İncelemesi

En nihayetinde medeniyetimize ilişkin kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: Eğer ahlaki değerlerimiz, sadece kelimelerin üzerine kurulu kırılgan bir uzlaşı ise bir iktidar kelimeleri değiştirdiğinde insanlık da çabucak uyumlanır mı? Bu açıdan bakıldığında, medeniyet dediğimiz şeyin aslında ne kadar ince ve yalnızca adlandırma pratiklerine bağlı bir kurgu olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Bir canlıya “insan” demeyi bıraktığımız an, ona karşı tüm sorumluluklarımızın sona ermesi, medeniyetin evrensel bir değerden ziyade uzlaşmaya dayalı bir anlaşma olduğunu gösterir.

Marcos Tejo: Çelişkili Fail ve Eylemsizlik

Romanın en sarsıcı taraflarından biri, şiddeti bir canavar üzerinden değil, gündelik hayatta karşılaşabileceğimiz “makbul” bir profil üzerinden işlemesidir. Marcos Tejo bu yüzden etkili bir karakterdir. Sistemin dışından gelen bir yıkıcı değil, sistemin içindeki bir yönetici rolündedir. Roman, onu doğrudan bir vahşet figürü olarak değil, son derece kurumsallaşmış bir alanda, yani mezbahada idari sorumluluklara sahip bir profesyonel olarak kurgular. Marcos, “öteki” değil, modern kurumların içindeki sıradan faillerden biridir. Okurlar olarak Marcos’un iç spazmlarına çekilerek bir yakınlık kurmaya başlarız. Marcos, bugünün öznesinin ahlaki yarılmasını temsil eden bir prototip olarak iç dünyasında sistemden tiksinen, kayıplarının (oğlu Leo ve zihinsel olarak çökmekte olan babası) yasını tutan duyarlı bir fail portresi çizerken, eylem düzeyinde mezbahadaki bürokratik çarkları en verimli şekilde işletmeye devam eder.

Roman bu noktada bizlere, incelikli bir psikolojik/empatik tuzak kurar. Marcos’un iç sesine, geçmişine ve hüznüne tanıklık ettikçe, bu huzursuzluğu etik bir uyanışın öncülü olarak okuma yanılgısına düşeriz. Oysa karakter, Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı (2009) çalışmasında kavramsallaştırdığı o ürkütücü rasyonaliteyi doğrularcasına, sistemin mevcudiyetini eylemsizliğin bir mazereti olarak kullanır. Arendt’in Eichmann örneğinde gözlemlediği, eylemlerinin sonuçlarını tahayyül etmekten aciz, sadece verilen görevleri yerine getiren ve yasallığı etik değerlerin mutlak ikamesi sanan bürokrat tipi, Marcos Tejo figüründe yeniden hayat bulur. Marcos, sisteme duyduğu içsel tiksintiyi melankolik bir huzursuzluk olarak deneyimlese de bu durum onu bir direniş öznesi kılmak yerine Arendt’in ifadesiyle bir “düşünme yetisinin kaybı” içine hapseder. Buradaki düşünme eylemi, olguları etik bir süzgeçten geçirmek değil, başkasının acısıyla kurulan bağı koparan “resmi dil” duvarını aşabilmesidir. Marcos’un trajedisi, mezbahadaki vahşeti “iş rutini”, “hijyen standartları” ve “yönetim stratejileri” gibi teknik terimlerle rasyonalize ederek, ahlaki sorumluluğu sistemin kendisine devretmesidir. Arendt’in vurguladığı gibi, kötülük artık canavarca bir niyetten değil, bürokratik bir çarkın işleyişine duyulan kör sadakatten beslenir. Marcos’un içsel sancıları, eylem düzeyinde hiçbir kırılma yaratmadığı sürece, yalnızca failin kendi suç ortaklığını katlanılabilir kılmak için ürettiği psikolojik bir konfor alanı, bir çeşit “vicdan mastürbasyonu” işlevi görür. Dışarıdan bakıldığında Marcos, tam bir teknokrat gibi mezbahadaki kesim protokollerini denetler, Pura Guía gibi damızlık merkezlerinde bedenlerin sınıflandırılmasını izler ve av partilerinde sistemin elitleriyle aynı sofraya oturup sunulan eti tüketir. 

Hannah Arendt
Hannah Arendt

Karakterin biz okura ihaneti, final sahnesinde en çıplak haliyle görünür hale gelir. Evine aldığı ve “insanlaştırdığı” sanılan Jazmin (dişi) ile kurduğu ilişki, bir kurtuluş vaadi değil, mülkiyetin biçim değiştirmesidir. Jazmin, Marcos için bir birey değil, sistemin steril kesimhanesinden kaçırılıp kişisel mahreme hapsedilen bir “evcil hayvan” statüsündedir. Romanın finalinde, Marcos’un eşi Cecilia’nın gelişi ve statüsünün sarsılma ihtimali karşısında Marcos’un takındığı tavır, Marcos-Jazmin arasında kurulan şefkat dilinin iktidar ilişkilerini bozuma uğratmadığını, aksine onları nasıl daha derin bir mülkiyet mantığına dayandırdığını gösterir. Jazmin’i öldürürken bizzat endüstrinin ona öğrettiği profesyonel tekniği kullanması -yani mutfaktan getirdiği mezbahane tokmağıyla tam da alnının ortasına vurması- Marcos’un sistemden asla kopmadığının ve hatta içselleştirdiğinin kanıtıdır. “Hani evcil hayvanlar insan gibi bakar ya, öyle bakıyordu” cümlesiyle gerekçelendirilen bu infaz, failin kurbanla kurduğu bağı bir insan-insan ilişkisi bağlamında değil, bir mülk sahibinin tasarrufu olarak düşünmemize neden olabilir. Bu noktada Marcos, etik olarak yanlış olduğunu bildiği bir düzene eklemlenmeyi, “başka çarem yok” anlatısıyla meşrulaştıran bireyin en sarsıcı yansımasıdır. Okurun Marcos’a duyduğu yakınlık, aslında faille kurulan bir mazeret ekonomisidir ve roman, finaldeki o soğukkanlı darbeyle okurun bu kurtarıcı anlatısını da bozar. Sonuç olarak Marcos Tejo, kötülüğün her zaman gürültülü olmadığını, bazen işini titizlikle yapan, prosedürleri izleyen ve içten içe rahatsız olsa da dıştan son derece uyumlu aktörlerin gündelik emeğiyle ayakta kaldığını gösteren politik bir alçaktır.

Feminist Eleştiri ve Biyopolitika

Leziz Kadavralar’da iktidarın işleyişi yalnızca öldürme üzerinden değil, var etme üzerine de kuruludur. Bu yüzden romandaki şiddeti sadece tüketim ilişkileri bağlamında okumak eksik kalır çünkü romanın iktidarı aynı anda bir üreme rejimi kurgular. İnsan bedeninin burada iki kez metalaştırıldığını görürüz: bir yandan “et” olarak dolaşıma sokulurken öte yandan doğurganlığı üzerinden bir çeşit kuluçka makinesine/üretim birimine dönüştürülür. Biyopolitikanın en sert işleyişine tanık olduğumuz damızlık çiftlikleri ve Pura Guía gibi merkezler, iktidarın insan bedeninin güvenliğini korumak yerine onu nasıl sınıflandırdığını, çoğalttığını ve süt, deri, döl gibi teknik hammaddelere indirgediğini gösteriyor. Örneğin, dişilerin döllenme döngüsü, kızgınlık takibi, suni döllenme, genetik kontrol ve homojen grup üretimi gibi tamamen teknik bir verimlilik gözetilerek yönetilir. Başka deyişle mesele yalnızca öldürme değildir, önce hesaplanabilir ve verimli bir üreme düzeni kurulur, sonra bu düzen pazarın ihtiyaçlarına göre ölçeklenir. Bu aşamada bedenin cinsiyetlendirilmesi, onu öznelik alanından çıkarıp biyolojik performans göstergeleri ile yönetilen bir üretim nesnesine dönüştürür. İnsan-insan ilişkilerimize içkin olan rıza, arzu ve deneyim geri plana itilirken verimlilik, sınıflandırma ve dolaşım öncelik kazanır.

Bedenin hammaddeye çevrilmesi üreme teknikleriyle de sınırlı değildir. Roman, bakımın bile etik değil ekonomik bir rasyonaliteyle yürütüldüğünü gösterir. Örneğin, damızlıkların susuz bırakılmamasının gerekçesi yaşamsal hak değil, derinin işlenebilirliği ve kalite kaybının önlenmesidir, çünkü susuz deri kurur ve elastikiyetini kaybeder. Aynı şekilde, ses tellerinin alınması, denetimin biyopolitik boyutunu doğrudan somatik bir müdahaleye taşır. Konuşamayan beden, yalnızca itaat eden ve işlenen bedendir. Feminist bir yaklaşım açısından önemli nokta, romanın patriyarkal-biyopolitik düzeni görünür kılmasıdır. Fakat burada da roman kadın öznelliğini vurgulayan bir anlatı hattı kurmakta sınıfta kalır. Marcos’un karar alan, düzenleyen, uygulayan konumuna karşılık kadın figürlerin önemli bir kısmı ya içe kapanma ya da sistemin diline eklemlenme üzerinden pasif bir pozisyonda temsil edilir. Mesela karakterlerden Cecilia’nın uzun süre annesinin yanında, kırılgan/geri çekilmiş bir konum üzerinden aktarılması bu dağılımın tipik örneklerinden biri olabilir. Bu temsil stratejisi, ataerkil düzenin şiddetini ifşa ederken aynı anda “kadın = maruz kalan” denklemine sıkışma riskini de yeniden üretir. 

Romandaki kadın karakterlerinin pasifize edilerek aktarılması aynı zamanda feminist direnişin aleyhine bir “mağduriyet estetiği” de yaratır. Evet roman okuru sarsmaktadır, fakat direniş kapasitesi taşıyan kadın kolektivitesini, karşı-örgütlenmeyi veya alternatif bir etik direnişi sahneye çıkarmaz. Böyle olunca biz okurlar olarak iki farklı anlatıya açılan okumanın peşinden gideriz. Birinci okumada bunu tek yönlü bilinçli bir teşhir tekniği olarak düşünebiliriz. Roman, tam da boğuculuğu göstermek için çıkışsız bir dünya kurmuştur. İkinci okumada ise -yukarıda da değindiğimiz üzere- bir çeşit çıkmaz sokağa saparız. Eleştirilen cinsiyet rejimini estetik olarak yeniden üretilir. Yani roman, patriyarkal şiddeti gösterirken onun temsil kodlarını da kısmen devralır.

Yine de kadının bu pasif konumu, romanı politik açıdan değersizleştirmeyeceğini düşünüyoruz, çünkü bu yazıda da gördüğünüz üzere, bu eleştiriden doğan bir itiraz/çatışma alanı ortaya çıkmaktadır. Roman okurlar için rahatsız eden bir soruyu sürekli canlı tutar: Eğer beden bir kez üretim kapasitesine indirgenirse, kadınlık -veya romanın diliyle konuşursak, dişilik- hangi eşiğe kadar görünmez emek ve görünür hammadde arasında parçalanır? Burada görünmez emekten kastımız, bedene yüklenen ama emek olarak adlandırılmayan zorunlu gebelik, doğurma, süt verme, iyileşme, yeniden gebeliğe hazırlanma, davranışın disipline edilmesi ve tüm bu döngünün denetlenebilir tutulması gibi süreçlerdir. Bu süreçte beden, zaman, enerji ve yaşam ritmi sömürülen bir üretim alanıdır, fakat bu emek piyasa dilinde emek olarak görünmez. Görünür hammadde derken ki kastımız ise görünmez emeğin tam tersine metalaşmanın vitrinde kalan yüzüne işaret ediyor. Bunlar, ete, süte, yavruya, deriye, genetik çıktıya ve fiyatlandırılabilir ürüne çevrilen her şeyi kapsar. Yani görünür olan, bedenden koparılarak dolaşıma sokulan bir çıktıdır. Görünmez olan ise o sonucun mümkün olabilmesi için bedene dayatılan uzun süreli yeniden-üretim rejimidir. Bu ayrım feminist açıdan önemlidir çünkü sömürü yalnızca öldürme anında değil, öldürmeye kadar geçen tüm biyolojik ve duygulanımsal süreçte de gerçekleşir. Böylece damızlığa dönüştürülmüş beden, bir yandan bakım veren/üreten canlı bir altyapı olarak çalıştırılırken, diğer yandan pazar için çıktı üreten hammadde deposuna indirgenir. Romanın okura sordurduğu bu rahatsız edici soru sadece kurmacanın sınırları içerisinde kalmaz çünkü bu sömürü endüstriyel hayvancılığın gerçek dünyadaki üreme-odaklı pratiklerinde de çarpıcı biçimde kendisini gösterir. Bunları kabaca örneklemek gerekirse, zorunlu gebelik döngüleri, anne-yavru ayrıştırması, verimlilik odaklı genetik seçilim, davranış baskılama teknikleri ve yaşam süresinin üretim planına göre düzenlenmesi şeklinde belirtebiliriz. Dolayısıyla romanın feminist-politik değeri, sadece ne anlattığında değil, okuru hangi maddi karşılaştırmaları kurmaya zorladığında yatar. Tüketim nesnesi olarak görünen şeyin arkasında, sistematik biçimde görünmezleştirilmiş bir yeniden-üretim emeği birikmiştir.

Diğer Noktalar Olarak Normalliğin İnşasında Sınıf, Çocukluk ve Ahlak Meselesi

Romanın şimdiye dek yeterince açmadığımız en değerli katkılarından biri, şiddeti mümkün kılan kurumsal altyapıya işaret etmesidir. Burada asıl mesele, kimin kimi öldürmüş olmasından çok, öldürme/sömürme pratiklerinin hangi toplumsal düzenekler tarafından meşru, güvenli ve hatta arzu edilir kılınıyor olduğu sorusudur. Devletin düzenleyici gücü, piyasanın dolaşım mantığı, ailenin gündelik pedagojisi ve tüketim kültürünün haz temelli dili birbirini tamamlayarak türlerarası veya tür içi şiddeti bir istisna olmaktan çıkarıp norm haline getiriyor. Bu yüzden romandaki düzen, yalnızca totaliter bir distopik rejimi değil, bugünün kurumbazlı yönetimselliğin uçlaştırılmış ama bir o kadar da tanıdık bir versiyonu olarak okunmalıdır.

Leziz Kadavralar İncelemesi

Romanda insan bedeninin tüketilebilir bir nesne olarak dolaşıma girişi bir “zorunlu beslenme” anlatısına dayalı değildir, aynı zamanda açık biçimde bir ayrıcalık ekonomisi olarak kurulduğunu görürüz. Bunun en net göstergelerinden biri, romandaki Kırsal Toplum adındaki elit tarımsal-iktisadi çevreyi temsil eden bir organizasyonun “birinci sınıf” etlere onur ödülü vermesi ve bunun ulusal tüketimden çok ihracat kalitesiyle anılmasıdır. Burada değer, yalnızca etin kullanımında değil, ona erişebilmenin temsil ettiği sınıfsal statüde kendisini gösterir. Et, karın doyurmaktan önce toplumsal konum bildirir. Aynı mantık, avcılık pratiklerinde daha da öne çıkar. Romanda zenginlerin eti “satın almakla” yetinmeyip onu avlama deneyimini bir tür aristokratik özgürlük gösterisine çevirdiği belirtilir. Ayrıca “saf nesil” bedenlerin açık artırma usulüyle satılması, tüketimin doğrudan sınıf sermayesine bağlandığını da gösterir. Yani kimlerin kaliteli kurbana erişeceği piyasa tercihiyle değil, sınıfsal üyelik ve ağ ilişkileriyle belirlenir. Bu noktada tüketim, biyolojik ihtiyaç olmaktan çıkar, iktidarın performatif bir sahnesine dönüşür. 

Pazarın alt katmanında ise farklı bir manzara vardır. Fiyatlar yüksek olmasına rağmen pazarın hızla büyüdüğü, buna paralel olarak yasadışı et ticaretinin yükseldiği ve kasapların tüketim talebini karşılamak için kuralları ihlal ettiği aktarılır. Bir yanda “özel et” söylemiyle aile imgesi üzerinden normalleştirme kampanyaları yürütülürken, diğer yanda erişim fiilen eşitsizleşir. Normlar kamusal düzeyde hijyenik ve meşru görünür, fiili dolaşım ise kural ihlalleri, karaborsa ve seçkin erişim kanalları üzerinden var olur. Sömürünün toplumsal maliyet dağılımı da romanda açıkça okura gösterilir. Toplumda ötekileştirilmiş olanların (göçmenlerin, marjinallerin, yoksulların vd.) hedefe konulması, sanayi baskısı altında bu kurbanlaştırmanın yasallaşması, ardından talebi karşılamak için insanların “besi hayvanı gibi” yetiştirilmesi sınıf-tür eksenini aynı anda işletir. Başka bir deyişle, dezavantajlı gruplar yaşam güvencesini kaybederken, merkezdeki ayrıcalıklı gruplar tüketimin seçim özgürlüğü, kalite iddiası, av ritüeli, prestij gibi sembolik getirilerini kazanırlar. 

Roman, çocuklukta normalleşmenin nasıl üretildiğine ilişkin kimi pedagojik ayrıntılar da barındırır. Marcos’un ablasının evindeki sahneler, dilsel sansürün yalnızca devlet politikası olmadığını, aile içi mikro-iktidarlarla yeniden üretildiğini gösterir. Çocukların “insan eti” demesinin engellenmesi, bir kelime düzeltmesi değil, algı yönetiminin pedagojik yansımasıdır. Burada toplumsallaşma süreci, etik duyarlılığın kapsamının genişlemesi ile değil, doğru nesneye doğru ölçüde empati yöneltme disipliniyle işler. Bu yaklaşım bugün de geçerlidir. Örneğin, çocuklara bir yandan hayvan sevgisi öğretilirken, diğer yandan belirli türlerin tüketim nesnesi olarak benimsemesi sıradanlaştırılır. Roman bu ikiyüzlülükle bizi yüzleştirir. Sorun bireysel zalimlik değil, duyguların kurumsal olarak sınıflandırılmasıdır. 

Romanda ahlaki otoritelerin sisteme eklemlenmesi konusunu da daha fazla vurgulamamız gerekir. Romanda dinî/toplumsal ritüellerin veya geleneksel meşruiyet anlatılarının yeni şiddet rejimiyle çelişmek yerine ona uyarlanabildiğini görürüz. Bu, ideoloji denen olgunun her zaman kaba baskıyla değil, gündelik anlam dünyaları üzerinden çalıştığını da bize hatırlatır. İktidar yalnızca yasayla değil, “normal”, “temiz”, “gerekli”, “makul” kategorileriyle hegemonikleşir. Böyle bakınca romanın en ürkütücü yanlarından biri, insanların zorla susturulması değil, yeni normalin -ilahi bir noktaya varıncaya değin- içselleştirilmesidir. 

Sonuç Yerine

Agustina Bazterrica. Fotoğraf: ©Denise Giovaneli I Leziz Kadavralar İncelemesi
Agustina Bazterrica. Fotoğraf: ©Denise Giovaneli

Leziz Kadavralar romanının insan eti tüketimi üzerinden şok etkisi yaratan bir distopya olmadığını; modern şiddetin nasıl kurumsallaştırıldığını, teknikleştirildiğini ve gündelik hayata nasıl sindirildiğini gösteren çok katmanlı bir politik teşhir metni olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Romanın asıl gücü, kötülüğü istisnai bir patoloji olarak değil, yönetilebilir bir süreç olarak göstermesinde yatar. Devlet, hukuku kurar; piyasa, dolaşımı örgütler; aile, pedagojiyi devreye sokar; dil ise bu bütünün ahlaki sürtünmesini azaltır. Böylece sömürü sistemi, bir kriz olarak değil, korkutucu bir biçimde normal işleyişin parçası haline gelir.

Romanın açtığı en kritik yarık, tür sınırlarının etikte oynadığı kurucu role ilişkindir. Şiddet, insan-olmayan bedenlere yöneldiğinde görünmezleşip insan bedenine yöneldiğinde felaket sayılıyorsa, burada çürüyen şey yalnızca bir gelecek tahayyülü değil, mevcut ahlaki yapımızın kendisidir. Bu nedenle romanı korkutucu bir distopya olarak okumak eksik kalır. Daha doğru bir okuma, bugünün endüstriyel yaşam rejimlerinin yer değiştirmiş aynası olarak okumaktır. Aynada gördüğümüz şey -çoğunlukla prekapitalist dönemlerde yaşamış kanibalist toplumlara atıfla söylenen- barbarlığın geri dönmüş hali değil, zaten medeni saydığımız düzenin hangi yaşamlar üzerine kurulduğunun insan üzerinden görünümüdür. Ana karakterimiz Marcos Tejo bu düzenin insan tipini kristalize eder. O, düşünen ama dönüştürmeyen, rahatsız olan ama uyumlanan, vicdansal rahatsızlığını eyleme değil mazerete çeviren bir öznedir. Roman burada okuru da rahat bırakmaz çünkü faille kurduğumuz empati, çoğu zaman kendi suç ortaklığımızı ifşalar niteliktedir.

NOT: Bu inceleme Erhan Korkmaz ve Şebnem Edikli tarafından hazırlanmıştır. Yazarların konu ile ilgili YouTube’daki söyleşisine de buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynakça:

Adams, C. J. (2013). Etin cinsel politikası: Feminist-vejeteryan eleştirel kuram (G. Tezcan & M. E. Boyacıoğlu, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Agamben, G. (2006). İstisna hali (K. Atakay, Çev.). Otonom Yayıncılık.

İlginizi Çekebilir!
Akışın Peşinde: Flow Animasyonu ile Hayata Farklı Bir Bakış