Bir Şair Olarak Jim Morrison

Florida’da 1943 yılında doğan ve erken yaşlardan itibaren sıkı bir okur olan James Douglas Morrison; Nietzsche, Baudelaire, Huxley ve William Blake gibi isimlerden özellikle etkilenmişti. Tüm hayatı boyunca, üzerine yapıştırılan karizmatik rock yıldızı etiketinden ziyade, şiirler yazdı, şiir kitapları yayımladı ve kendisini bir şair olarak tanımladı. Babası bir deniz subayı olan Morrison’un ailesiyle de arası çoğu zaman iyi sayılmazdı ve kısa süre içerisinde onlardan kopacaktı. Şiir ve felsefeyle kurduğu bağın üstüne, sinema eğitimi aldı. İnsanlık durumu, algının sınırları gibi konularla yakından ilgilendi ve dönemin otoriter rejimini sorguladı.
1965 yılının yazında Venice Plajının kumsalında otururken kendisinin sinema bölümünden arkadaşı efsanevi piyanist Ray Manzarek’e, “Moonlight Drive” isimli şiirinden bazı dizeler okumasının sonucunda Manzarek ona, bir müzik grubu kurma fikrini sundu. John Densmore ve Robbie Krieger’in de hızlı bir şekilde ekibe dahil olmasından sonra bu dörtlü, rock müzik dünyasını baştan sonra değiştirecek ve 60’ların sonunu kasıp kavuracak olan The Doors grubunu kurdu ve Sunset Strip’teki London Fog adlı kulüpte sahne almaya başladı.
Jefferson Airplane ve Frank Zappa gibi isimlerin bağımsız müziklerini icra ettiği Los Angeles’ta kurulan The Doors, kısa süre içerisinde birçok radyo kanalında kendine yer bulmayı başardı. Ancak Jim, popüler kültürün ona yakıştırdığı etiketlerden ve hayranların çığlıklarından oldukça uzaktı. İnşa ettiği kariyerinde ya da materyal zenginliklerde, genel bir deyişle malda mülkte pek gözü yoktu. İkonik deri pantolonunu üstünden hiç çıkarmıyordu ve günün çoğunluğunda sarhoş bir şekilde, yolu nereye düşerse, parklarda veya sokaklarda uyuyordu. Jim Morrison’un belki de hiçbir grup vokalistinin ulaşamadığı düzeydeki, şaman ritüellerini andıran sahne performansı, onun popüler kültürde ve akademik çevrelerinde Dionysos’un bir reenkarnasyonu olarak yorumlanabileceğine dair spekülasyonlara yol açacaktı. Nitekim kendisi yaşadığı dönemde de Rock müziğin Dionysos’u olarak görülmüştü.

Çelişkilerle dolu bir sanatçı olan Jim Morrison’un üzerindeki şöhret pelerini ağırlaştıkça davranışları daha da kötüleşti ve kaçış yolları aramaya başladı. Gerek sahnede gerek sahne dışındaki dışa dönük, anti-sosyal davranışları, insanların aslında kendisini ciddiye almadığını, onu bir insandan ziyade tapılacak bir müzik tanrısı veya seksi bir vokalist olarak gördüklerini düşünen bir sanatçının eylemleriydi. The Doors, her şeyden öte sıradan bir Rock and Roll grubundan ziyade, dinleyiciye daha derin, daha metafiziksel ve daha karanlık, daha spiritüel bir müzik sunmayı amaçladı.
Kısaca, popüler bir vokalist olmak Morrison için son derece önemsizdi, genç kızların ona attığı çığlıkları kendi yeteneğine ve sanatının doğasına birer hakaret olarak gördü. Morrison’un bu karanlık düşünceleri, The Doors’un müziğinde adeta vücut bulmuştu çünkü bu müzikler Los Angeles’ın güneşli dünyasındaki o eğlenceli seslere hiç benzemiyordu. Bunlar, karanlık, tehditkar, gecenin sonuna yapılan yolculukları, ulaşılamayan aşkları, görünmeyen dünyaları anlatan müziklerdi. Jim Morrison, izleyenleri çılgına çeviren sahne performanslarını ve yumuşak sesini, yazdığı şiirleri müziğe dönüştürmek üzere kullandı ve bunlar Ray Manzarek’in alışılmışın dışındaki elektrik altyapısı ile birleşerek ortaya dışarıdan hiçbir etken madde almadan insanları trans haline sürükleyecek kadar etkili bir psikedelik müzik ortaya çıkardı.
Jim Morrison, Jimi Hendrix ve Janis Joplin gibi dönemin müzik dünyasının önemli isimleri hayranların yatak odalarındaki afişleri doldururken, 1969 yılındaki Miami konseri Morrison’un ruhsal ve fizyolojik çöküşünü başlatmıştı. Bu konserde Jim Morrison’un kendi cinsel organını teşhir ettiğine, seyirciye küfürler savurduğuna ve bir isyan başlattığına dair iddialar ortaya atılacaktı, bunun üzerine The Doors’un planlanan birçok konseri iptal edildi ve Morrison 20 Eylül 1970’te Miami’de altı kişilik bir jüri tarafından suçlu bulundu.
Olaya dair görsel kanıtların olmamasına rağmen Morrison’un konser anındaki uygunsuz davranışlarını gören tanıklarının iddiaları, Morrison ve grubun diğer üyeleri tarafından her zaman yalanladı. Hatta bir noktada grubun klavyecisi Ray Manzarek, bu olayı konser mekanındaki aşırı sıcaklık ve yoğun duygusal ortam nedeniyle yaşanan “dini bir histeri” olarak nitelendirdi.
Halüsinasyon gördüler. Yemin ederim, Jim bunu asla yapmadı. Asla penisini göstermedi. Tüm olanlar bir kitlesel halüsinasyondan ibaretti, Tek farkı, yılanları ortaya çıkaran ve çağıran Dionysos’tu… Ve yılanlar, o çürümüş küçük sahneye inmeye başladılar ve tüm sahne birden çöktü.

Mahkemenin ve yasal süreçlerin onun kariyer yollarını geri dönülemez bir şekilde tıkamasının ardından daha da karamsar bir ruh hâline bürünen Morrison’un son dönemlerine bakan biri, onun kilo aldığını, sakal bıraktığını, o ikonik deri pantolonunu ve bebeksi suratını geride bıraktığını görür. 1969’tan sonra, yani hayatının son yıllarında Morrison, içine kapanmış, münzevi bir yaşama çekilmiş ve sadece yazdığı şiirlerle tanınmak isteyen, karizmatik rock yıldızı imajını geride bırakmış bir adama dönüşmüştü. Tam da bu sırada, 60’ların rüyası; uzun saçlı gitaristlerin müziğinden doğan o evrensel aşkın ve barışın ütopik umudu, 1969’da Brian Jones, 1970’te ise Janis Joplin ve Jimi Hendrix’in ölümüyle paramparça olmuştu. 1971’de, sanki tüm bu kayıplar yetmezmiş gibi, rock müziğin Dionysos’u, hayranlarının ona taktığı isimle “Lizard King” Jim Morrison da 27 yaşında hayata gözlerini yumdu.
3 Temmuz 1971’de sabahın erken ışıklarında Paris’te ölen Jim Morrison’un ardından geriye, “sahip olduğu şan ve şöhretin baskısı altında mı ezildi? Kendi hayatını kendi elleriyle mi sonlandırdı? Yoksa her şey damarlarında dolaşan zehrin aşırı dozundan mı ibaretti?” Şeklinde sorular kaldı. Tabii ki tek kalanlar bu cevaplarını asla bilemeyeceğimiz sorular değildi. Morrison, 60’larda ortaya çıkan romantik bir şairin sesini rock müziğin isyankar ruhuyla birleştirmeyi başarmıştı. Ölümünden sonra, An American Prayer isimli şiir koleksiyonunda seslendirdiği şiirler, The Doors’un geride kalan üyeleri tarafından aynı isimde bir albüme dönüştürüldü. Sonuç olarak, Morrison’dan geriye kalanlar, onun insan ruhunun derinliklerine dokunan dizeleri ve plaklarımızda, kulaklıklarımızda uzun yıllar boyunca yankılanmaya devam edecek olan büyülü sesiydi.
60’ların Ruhu ve Romantik Dönem
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’li yıllar, tekdüzelik ve muhafazakârlık duygusuyla damgalanıyordu. Uyum ve geleneksel grup normları gibi kavramlar Amerikan toplumuna yayılmıştı; gençler ve yaşlılar, kendi yollarını çizmek yerine yerleşik ya da belirgin fikirleri takip ediyorlardı. Öte yandan, 1960’lı yıllar radikal değişim ve toplumsal dönüşümün yaşandığı bir dönemdi; bu dönem, bugün karşı kültür ve hippi kültürü olarak adlandırdığımız hareketler ile çalkalanıyordu. 60’lar, kısacası konformizme ve hükümete karşı duran “Beat Kuşağı’nın” çağıydı. Edebiyat, sanat ve müzik gibi mecralar bu kültürel isyanın gözle görülür aktörleri haline geldi. Böylece rock müzik, 1950’lerdeki yaygın konformizme bir tepki olarak ortaya çıktı ve o dönemin isyankar ruhunu somut, elle tutulur bir ifade aracına dönüştürdü. O dönemin rock sanatçıları, şarkılarında zamanın ruhunu yansıttılar ve bunu yaparken de ilhamlarını çoğunlukla edebiyattan aldılar. Özellikle Amerikalı şarkı yazarı ve folk şarkıcısı Bob Dylan, şarkı sözlerinde “yeni şiirsel ifade biçimleri” yaratması nedeniyle 2016 yılında Nobel Ödülü’ne layık görüldü.
Eski ideallerin yerini yepyeni arayışlara bıraktığı değişim çağı olan 1960’larda, Amerika’daki Beat Kuşağı ve İngiltere’deki The Beatles’ın öncülüğünde şekillenen karşı kültür, tıpkı Sanayi Devrimi’nden sonra makineleşen, ruhundan ve özünden uzaklaşan dünyadan kendilerini soyutlayıp insan ruhunun özlerine ve duygulara dönmeyi amaçlayan Romantik şairler gibi, sevgi ve aşkı eserlerinde materyalist sisteme ve otoriteye bir başkaldırı aracı olarak kullanıp Doğu’nun mistisizmine, doğaya ve koşulsuz sevgiye yönelmiştir. Modern çağın romantik şairleri olarak nitelendirebileceğimiz 60’ların rock ozanları dönemin bu isyankar ve melankolik ruhunu müziklerine taşımış, özellikle The Beatles umut dolu sözleriyle kitleleri sevgi etrafında birleştirmiştir. Tüm bu hippi kültürünün, doğaya dönüşün ve romantizmin özü ise 1940’ların ilk hippilerinden sayılan Eden Ahbez’in kaleme aldığı ve “öğreneceğin en büyük şey, sadece sevmek ve karşılığında sevilmektir” dizesiyle dönemin adeta manifestosu haline gelen ikonik “Nature Boy” şarkısının sözlerinde vücut bulmuştur.
Peygamberler ve Vizyoner Şairler
İngiliz Romantik şairler arasında belki de en radikallerinden olan Percy Bysshe Shelley, “A Defence of Poetry” başlıklı denemesinde, insan medeniyetlerinin şiirin ve sanatın yol göstermesiyle ilerlediğini ve geliştiğini savunur. Bu yorum, Shelley’nin görüşüne göre, şairi kendi toplumunun içerisinde bir peygamber olarak konumlandırır; geleceği öngören değil, sonsuzluğu algılayan ve onun gerçeklerini günümüze aktaran, ulaşılamayan diyarlara gidip oradaki ilahi bilgiyi yeryüzüne ulaştıran bir elçi. Bu nedenle, William Blake ve Jim Morrison’dan “peygamber-şairler” (Poet-Prophet) olarak bahsederken Shelley’nin gerçek şairin rolüne ilişkin yorumunu dikkate almak esastır.

Abraham Joshua Hescel 1962 yılında yazdığı “The Prophets” isimli eserinde şairler ve peygamberler arasındaki benzerliği şöyle yorumlar:
Peygamber aslında bir şairdir, onun deneyimi şairlere bilinir kılınmıştır. Şairlerin esin kaynağı olarak bildiği şeye peygamberler ilahi vahiy der. Sanatçının ilhamı aslında, peygambere dokunan Tanrı’nın elidir. (367)
Benzer bir şekilde Thomas Paine de Akıl Çağı eserinde İncil’de geçen prophet kelimesinin aslında şair anlamına gelen poet kelimesinden türediğini savunur ve vahiy alma eylemiyle şiir yazmak arasında etimolojik bir bağ kurar. Benzer bir etimolojik bağ İngilizcedeki spirit (ruh) ile inspiration (esin) kelimeleri arasında kurulabilir. Yani şiir yazmak, sanat üretmek için insanın içine doğan ilham ile Tanrı’nın insan bedenine üflediği ruh arasında anlamsal bir paralellik vardır. Türkçede de buna benzer bir karşılık ilham sözcüğünün kökenine bakıldığında görülebilir. İlham, Arapça “lhm” kökünden gelmektedir ve bu da “yutma, yiyip bitirme” ve “içe doğma, insan ruhunu ele geçiren tanrısal güç, esin” sözcüğünden alıntıdır.
Şairler, şiirler ve şarkı sözleri arasındaki bağ ise kelimelerin henüz kağıda dökülmeden önce ses ve nefesle birleştiği antik çağlara uzanır. Duyguların coşkulu bir dille ifade edildiği lirik şiir türü adını Antik Yunan’da şiirlerin okunmasına eşlik eden telli bir çalgı olan lir’den alarak şiirin doğuştan gelen müzikal niteliğini kanıtlar. Sözlerin ve şarkıların insan zihnine kalıcı etki bırakmalarının etimolojik kökeni Latince şarkı söylemek anlamına gelen cantare fiiline dayanır. Dolayısıyla, ilk çağlardaki şamanların iyileştirici efsunlarından, antik ozanların lir eşliğinde söylediği dizelere ve günümüzün modern şarkı sözü yazarlarına uzanan bu etimolojik yolculukta şiir ve şarkı yekpare bir hâle haline gelir. Bu açıdan şairler aslında kelimeleri belki ilahi belki de büyülü bir ilhamla bir araya getirip insanların ruhlarını büyüleyen, şarkı söyleyen efsunlu müzisyenler olarak görülebilir.
Blake, Huxley ve Morrison
Bilinen şeyler ve bilinmeyen şeyler vardır, arada duran şeylerse algının kapılarıdır.
Aldous Huxley

Jim Morrison ve William Blake, şiiri ve sanatı bir eğlence ya da zevk kaynağı olarak değil, bir vahiy, bir kurtuluş; maddiyatçı, sıradan ve gündelik hayatın yanılsamalarından bir kurtarış ve kaçış olarak algıladılar. Romantik vizyoner şair Blake, dünyayı ilahi tezahürlerle dolup taşan bir yer olarak görüyordu, ancak insan algısının bunu kavrayamayacak kadar sınırlı olduğunu savunmuştu. Hayatı boyunca çeşitli sanrılarla yaşadı: melekler, şeytanlar ve hatta peygamberler gibi İncil’den fırlamış figürler. Yine de o bunların sadece halüsinasyonlardan ibaret olduğunu düşünmüyordu; aksine, bunların ilahi bir alemden gelen mesajlar olduğunu iddia ediyordu. Gerçeği görmemizi engelleyen bazı sınırların, bazı kapıların varlığına inanıyordu ve tüm sanatsal çabası, bu sözde kapıları ortaya çıkarmaya odaklanmıştı. “Eğer algının kapıları arındırılsaydı,” diye yazmıştı Cennet ve Cehennemin Evliliği adlı eserinde, “her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz.” Blake bunu söylerken, sanki fiziksel dünyada görmüş olduğumuz cisimlerin aslında gerçeği yansıtmadığını, bu dünyadan ve materyal düzlemden öte, başka bir metafizik aleme ancak bu kozmik ilüzyonun ortadan kalkması “algı kapılarının” açılması durumunda ulaşılabileceğini iddia etmişti. Kendisinden yaklaşık iki yüz yıl sonra, onun bu sözü, Aldous Huxley’nin uyuşturucuların insan zihni üzerindeki etkilerini incelediği eseri “Algının Kapıları”na isim kaynağı olmuştur. Daha sonradan ise Jim Morrison’ın eserlerinde hem Huxley’nin psikedelik deneyimleri hem de Blake’in hayallerle bezenmiş dizeleri yankılanacak, genç şair müzik grubuna muhtemelen bu iki isme saygı duruşunda bulunarak, “The Doors” adını koyacaktır.
Blake ile Morrison arasındaki en doğrudan metinlerarası bağlantılardan biri, Blake’in “Auguries of Innocence” adlı şiirde bulunabilir; Blake şöyle der:
Some are born to sweet delight / Some are born to endless night.
(Bazıları doğar neşeye, bazıları ise sonsuz geceye)
Bu dize, The Doors’un “End of The Night” şarkısında birden fazla kez tekrarlanır. Hatta şarkının adı bile muhtemelen bu alıntıya bir gönderme niteliği taşır. Şarkı, sonsuz acıdan kurtuluşa, dünyevi yaşamın uzun ve yorucu yolculuğunun ardından öte dünyanın mutluluğuna doğru metaforik bir içsel yolculuğu anlatır. Morrison’ın “gece” kelimesini kullanımı, Blake’in geceyi bir ızdırap yeri ve aynı zamanda bir dönüşüm alanı olarak görmesine gönderme yapar. Jim Morrison’ın sözlerindeki otoyol, yüceliğe ya da bilinmeyene açılan bir geçit, bir aşkınlık durumu ya da dünyevi sınırlamalardan kurtuluş olarak görülebilir.
Son Söz

Modern dünyanın getirdiği sıkıntılardan ve şöhretinden bunalmış Romantik bir şair, karizmatik bir rock yıldızı, en önemlisi ise müzik dünyasının gördüğü en yetenekli vokalistlerden biri olan Jim Morrison’ın düşünce dünyasında ve dizelerinde Huxley’in deneysel fikirlerini, Blake’in mirasını ve daha da öncesine kadar uzanan vizyoner-şair arketipinin izlerini görmek mümkündür. The Doors grubunun kuruluşu ve Morrison’un yaşamı, Val Kilmer’ın Jim Morrison’u canlandırdığı The Doors filminde 1991 yılında Oliver Stone tarafından sinemaya da uyarlanmıştır.
Ek Okuma:
Lyrical Ballads – William Wordsworth & Samuel Taylor Coleridge
Ermiş (The Prophet) – Halil Cibran
The Lords and New Creatures – Jim Morrison
The Doors (1991) – Oliver Stone
Kaynaklar:
Morrison, J. (1970). An American Prayer.
Morrison, J. (2021). The Collected Works of Jim Morrison. Harper Design.
Seymore, B. The End: The Death of Jim Morrison.
Wyld, P. (2024). Jim Morrison, Secret Teacher of the Occult: A Journey to the Other Side. Inner Traditions.
Blake, W. Auguries of Innocence. Poetry Foundation.
Huxley, A. Algının Kapıları – Cennet ve Cehennem (G. Göçhan, Çev.). İthaki Yayınları.
Shelley, P. B. (1840). A Defence of Poetry.