Avrupa’da sanayileşmenin kalbinde, 18. yüzyılın dumanlı kentlerinde yükselen apartmanlar önce işçi sınıfının barınağı olarak doğarken, Türkiye’deyse hikâye tersten yazılıyordu. ‘Seçkinlerin’ modernlik sembolü haline dönüşen apartmanların bu ters yönlü serüveni ise şehirleşme hikâyemizin gizli özetini oluşturacaktı.
Peki kişisel sığınaklarımız olan bu evlerin üst üste dizildiği apartmanların hikayesi neydi ve gerçekte kimin hikayesini taşıyordu; içinde yaşayanların mı, yoksa onu inşa eden çağın mı?
Sanayi Devrimi, Göç ve Apartman Kültürü
Günümüzdeki apartman anlayışına benzer ilk yapılar her ne kadar 18. yüzyılda ortaya çıkmaya başlamış olsa da aslında çok katlı ve birden fazla ailenin bir arada yaşadığı bina örneklerine antik çağda da rastlanıyordu. “İnsulae” adı verilen bu yapılar, tarihteki ilk çok katlı yaşam biçimlerinin temelini oluşturuyordu. Ancak asıl hikâye, modern anlamda apartman yaşamının doğuşu, Sanayi Devrimi’yle birlikte başlayacaktı.
Kırsal alanda yaşayan nüfusun, makineleşmenin etkisi ile iş yapamaz hale gelmesi, hikâyenin tetikleyici unsurunu oluşturdu. Geçimini sağlayamayan kırsal kesim insanı, çareyi şehirlere giderek çalışmakta buldu. Avrupa’da kitlesel bir şekilde başlayan köyden kente göç, beraberinde şehirlerde barınma ihtiyacını ortaya çıkardı. Böylece, işçi sınıfı için ilk binalar 18. yüzyılda Paris’te ve diğer Avrupa şehirlerinde ortaya çıkmaya başladı. 19. yüzyılda ise Avrupa’nın yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nde de artan işçi sayısıyla birlikte başlayan barınma ihtiyacı, çok daha fazla apartmanın inşa edilmesini sağladı.
Genellikle fabrika bölgelerinin çevresinde, şehir merkezlerinden uzakta inşa edilen işçi konutları; çarpık kentleşme ve gecekondulaşma gibi sorunları da beraberinde getirdi. Bu bölgelerde altyapının yetersizliği, temiz suya ve ısınmaya erişimin kısıtlı olması, ciddi sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. İlk işçi konutlarının görüldüğü Londra, bu duruma tipik bir örnekti. Böylece, Sanayi Devrimi’nin yarattığı sorunlar yine sanayileşmenin kendi getirileriyle çözülmeye başlanacaktı.
Bir tren vagonunu andıran, ardı ardına sıralanmış dairelerden oluştuğu için halk arasında “Railroad Flat” olarak adlandırılan işçi konutları, 1830’lu yılların New York’unda görülüyordu. Aynı dönemlerde Paris ve Viyana’da ise, farklı sosyal sınıflardan aileleri aynı çatı altında buluşturan apartmanlar inşa edilmeye başlanmıştı.
Avrupa Apartmanlarında Sınıf Ayrımı: Kare Yapılardaki Üçgen Yaşamlar

19. yüzyılın ikinci yarısında, III. Napolyon’un Seine Valisi Georges-Eugène Haussmann’a Orta Çağ’dan kalma kent planını yenileme izni vermesiyle birlikte, Paris’in bugünkü geniş caddelerinde Haussmann tipi apartmanlar olarak bilinen yapılar yükselmeye başladı. Devrim karşıtı bir anlayışla tasarlanan bu yeni caddeler üzerindeki apartmanlar, sosyo-ekonomik hiyerarşiyi belirgin biçimde gözler önüne seriyordu.
Asansörün olmadığı bu yıllarda, zenginler konfor alanlarını korumak için üst katlar yerine alt katları tercih ediyorlardı. Bu daha az basamak ve daha az yorgunluk demekti. Yapısal olarak zemin ve ona bağlı asma katlar, caddelerin canlılığını sağlaması açısından dükkânlara ayrılırken; en gözde olan ikinci katlar “bel étage” adı verilen soylu katından oluşuyordu. Apartmanların içerisindeki tüm iyi “en”ler bu kata aitti: En geniş balkonlar, en geniş odalar, en yüksek tavanlar, en gösterişli süslemeler burada bulunuyordu.

Üçüncü ve dördüncü katlarda sosyal sınıf farkı belirginleşmeye başlıyor; orta ve alt orta sınıfa mensup aileler bu katlarda yaşıyordu. Ancak bir üst kata çıkıldığında; yani çatı katında durum bambaşkaydı. Burada, soylu katında yaşayan ailelerin hizmetlileri kalıyordu. Tavan arasını andıran, son derece konforsuz bu alanlarda yaşayan hizmetlilerin apartmanda gözükmemeleri için gizli bir merdiven düzeneği yapılmıştı. Ana merdiven yerine, mutfağın bulunduğu arka tarafta yer alan bu dar merdivenler aracılığıyla hizmetliler mutfak ile kendi odaları arasında sessizce gidip gelebiliyor, böylece “ortalıklarda görünmeden” işlerini yapabiliyorlardı. Her dairede bir antre ve bu antrenin birbirine bağladığı yemek, oturma, yatak odaları ile banyolar yer alıyordu.

Diğer taraftan Berlin’de “Wilhelmine Ring” ya da “Mietskaserne” adı verilen 19. yüzyıl apartman blokları, benzer şekilde sınıfsal ayrımı kat planına yansıtıyordu. Ön cepheler zengin ve orta sınıf için tasarlanırken, arka avlu binaları işçi sınıfına ayrılmıştı. Hem arka hem de ön blokların çatı katları ise hizmetliler veya göçmenler tarafından kullanılıyordu.
Viyana’da ise 19. yüzyılda yaklaşık 250 bin kişi yaşıyorken, 1910’lu yıllarla birlikte iki milyondan fazla nüfusuyla o zamana kadarki en yüksek nüfus seviyesine ulaşılmıştı. Bu önemli artış başkentte acil bir konut ihtiyacına yol açtı. Böylece yüzyılın sonlarında inşa edilen “Gründerzeit” apartmanları ya da “Zinshaus” adı verilen yapılar, tıpkı diğer Avrupa kentlerindeki örnekler gibi toplumsal statüyü belirleyen bir mimari düzende şekillendi.
20. yüzyıla gelindiğinde ise elektriğin yaygınlaşmasıyla birlikte asansör ve merkezi ısıtma sistemleri kullanılmaya başlandı. Zamanın ve teknolojinin ilerlemesiyle, varlıklı ailelerin konfor alanlarını artırmak amacıyla apartmanlarda yeni düzenlemelere gidiliyor; yaşam biçimi giderek modernleşiyordu.
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de Apartmanlaşma
Osmanlı İmparatorluğu’nda apartmanlaşma süreci, 19. yüzyıl ortalarında Tanzimat Fermanı sonrasında gayrimüslimlere yönelik inşaat ve yerleşim yasaklarının kaldırılmasıyla başladı. Ancak bu hikâye Avrupa’dakinden oldukça farklıydı; çünkü ortada ne sanayi kaynaklı bir işçi sınıfı ne göç dalgası ne de barınma krizi vardı. İmparatorluktaki süreç, tersinden bir kültür inşasını işaret ediyordu.
Apartmanlar, ilk olarak İstanbul’da, varlıklı ailelerin bir anlamda sosyo-ekonomik statü göstergeleri olarak inşa edilmeye başlandı. Bu kesimi paşalar; Levanten, Rum, Ermeni ve Avrupalı tüccarlar ile bankerler ve üst sınıf aileler oluşturuyordu. Kısacası çoğunlukla gayrimüslim ya da az da olsa Türk vatandaşlarından varlıklı olan aileler tarafından yaptırılan bu apartmanlar, sahiplerinin zenginliğini, saygınlık ve itibarlarını mimari anlamda temsil ediyordu.
1880’li yıllarla birlikte özellikle gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Beyoğlu, Pera, Teşvikiye, Kadıköy gibi semtlerde apartmanlaşma sayısı gün geçtikçe artmaya başladı. Fransız Levanten Henri Hypollite Décugis için mimar Vallaury tarafından yapılan “Decugis Evi”, Mabeyin Başkâtibi Eğribozlu Sarıca Ragıp Paşa’nın yaptırmış olduğu “Ragıp Paşa Apartmanı”, demiryolu müteahhidi Vincenzo Caivano için Mongeri’nin yaptığı “Maçka Palas”, Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın kışlık konağı olarak yaptırılan Beyoğlu’ndaki “Mısır Apartmanı”, öncesinde İngiliz diplomatların yaşadığı ve ardından Pekmezyan Ailesinin mülküne geçen; Galata Kulesini çevreleyen yapıların en eskilerinden olan “Pekmezyan Apartmanı”, Belçikalı bir tüccar ve banker olan Albert Helbig’in yaptırdığı Beyoğlu’ndaki “Doğan Apartmanı” (Naib Bey Apartmanı), Abdülhamit’in Hollandalı terzisi Jean Botter için İtalyan mimar d’Aranco tarafından yapılan “Botter Apartmanı”, İstanbul’un en zengin ve sosyetik ailesi sayılan Lübnan kökenli Frej ailesinin Rum mimar Konstantinos Kyriakidis’e yaptırmış olduğu “Frej Apartmanı” ve daha niceleri ile söz konusu bölgelerin mimari anlamda karakteri de oluşmaya başladı.

Diğer taraftan genellikle dünyada apartmanlar numaralandırılırken bu ilk apartmanlara isimler veriliyordu. Bu da bir anlamda patriyarkanın vücut bulmuş hali gibiydi çünkü yaptıran ailenin adını taşıyor ve aile “erk”ek üzerinden temsil ediyordu.
Soyun ve statünün gösterişle gösterildiği bu apartmanlar, önünden geçen insanların imrenerek baktığı ve sosyal sınıf farkının açıkça gözler önüne serildiği bir açık hava müzesine dönüşüyordu.
İlerleyen zamanlarda ise “hanım”lı ve “bey”li isimlerin yanı sıra doğadaki güçlü hayvan isimleri, bitki isimleri ve de milliyetçiliğin ön plana çıktığı ve Türk kelimesinden türeyen isimler de eşlik ederek bu gelenek devam ettirilecekti.
Apartmanlar her ne kadar ilk olarak zengin kesim tarafından sahiplenilmiş olsa da 20. yüzyılda sosyal konut olarak da işlevini sürdürdü. Örneğin, Haydarpaşa Garı’nın inşaatında çalışan Alman ve İtalyan işçiler için yaptırılan Kadıköy’deki “Valpreda Apartmanı” (İtalyan Apartmanı) ve gar inşaatında çalışan Alman mimar ve mühendisleri için yaptırılan “Sünget Apartmanı” (Ankara Han) lojman ve misafirhane işleviyle öne çıkıyordu. Ayrıca 1919’da yapımına başlanan, Cibali–Fatih–Altınmermer civarındaki büyük yangında evlerini ve yakınlarını kaybeden aileleri barındırmak amacıyla inşa edilen “Tayyare Apartmanları” (Harikzedegân Kat Evleri), İstanbul’daki ilk toplu konut projelerinden biri olarak tarihe geçti.

Osmanlı Konaklarından Modern Apartmanlara
Bugünün apartmanlarında yaşayan ya da eskiye özlem duyan birçok kişi, bir zamanlar gösterişli konaklarda yaşayanların neden apartmanlara geçiş yaptığını merak eder. 19. yüzyılda İstanbul’daki çoğu yapı ahşap binalardan oluşur. Örneğin 1858 ve 1860 yıllarına ait Belediye Meclis Mühendisi G. D’Ostoya tarafından hazırlanan harita incelendiğinde, Galata Kulesi çevresindeki yapıların (Galata, Pera ve Pangaltı) büyük kısmının ahşap, geri kalanının ise kâgir olduğu belgelidir.

Bu yapıların genellikle bitişik düzende inşa edilmesi, yangın tehlikesini her an hissedilir kılıyordu. Dolayısıyla şehrin sık sık büyük yangınlarla sarsılması, betonarmenin keşfiyle birlikte ahşap yapıların yavaş yavaş terk edilmesine yol açtı. Böylece Tanzimat Fermanı sonrası kalkan imar yasağı ile önce kagir ardından ise betonarme yapıya geçiş süreci başlamış oldu.
Bir başka önemli etkense tek bir aileye ait büyük köşk ya da konakların bakımının giderek zorlaşmasıydı. Maliyetler giderek artıyor ve ev ekonomisinin ögeleri değişiyordu. Köşk/konak yaşamı çok sayıda hizmetli, kalabalık aile, günümüz dairelerine oranla çok daha fazla oda ve misafir ağırlama kültürüne dayanıyordu. Fakat geniş konaklardan apartman dairelerine geçiş sürecinde oda sayısı azalıyor olsa da küçülen oda yapısı anlayışı bir anda gelmeyecekti.
Avrupa’daki liberal ve kapitalist politikalar sonucu, işçi sınıfını az masrafla barındırma amacıyla inşa edilen dar konutların aksine; Türkiye’de ortaya çıkan ilk apartmanlar geniş ve ferah dairelerden oluşuyordu. Çünkü burada yaşayan aileler konak kültüründen geliyordu. Kısacası bu daireler alt sınıfa değil, üst sınıfa hizmet edecekti ve apartmanları yapan yabancı mimarlar bunu göz önüne alarak geniş ve ferah bir daire planı oluşturacaktı.
Cumhuriyet sonrasında başkentin Ankara olması ile apartmanlaşma süreci yavaş yavaş Anadolu’ya kaymaya başladı. Eğitimli yeni kuşaklarla birlikte kalabalık ve bir arada yaşayan geleneksel aile modelinden çıkılıp yavaş yavaş çekirdek aile modeline geçilmeye başlandı. Dolayısıyla çok odalı ve geniş konaklar çekirdek aileler için hem aşırı büyük hem de masraflı yapılara dönüşmüştü. Apartmanlar ise modern aile yapısına daha uygun, yönetimi ise kolay bir konut tipiydi.
Konakların çoğunda kanalizasyon, merkezi ısıtma sistemleri veya modern banyolar bulunmazken; apartmanlarda su tesisatı gelişmiş, tuvaletler iç mekâna taşınmış ve elektrik ile kalorifer sistemleriyle birlikte daha çağdaş ve konforlu bir yaşam düzeni ortaya çıkmıştı. Bu değişim, yalnızca mimariyi değil, ev içi yaşam alışkanlıklarını da dönüştürdü. Odalar kullanım amaçlarına göre özelleşirken (mutfak, banyo, yatak odası, oturma odası gibi) geniş sofaların yerini holler almaya başladı.
Cumhuriyet Sonrası Apartmanlaşma

Türkiye’de apartmanlaşma süreci yalnızca sosyo-kültürel bir dönüşümün yansıması değildi; aynı zamanda hukuki ve ekonomik düzenin de teşvikiyle gerçekleşen kapsamlı bir değişimdi. 20. yüzyılın başlarından itibaren İstanbul’un Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı, Kadıköy ve Moda gibi merkezi semtlerinde yoğun bir yapılaşma başladı. Özellikle 1940’lı yıllarda savaşın yarattığı ekonomik kriz ve sonrasındaki kapalı ekonomi politikaları, kent burjuvazisinin doğmasına ve konutların kişisel konfor alanı olmanın ötesine geçip birer yatırım aracına dönüşmesine neden oldu. Bu dönemde hem devlet hem de özel sektör, artan konut ihtiyacına çözüm üretmeye yöneldi.
Çıkarılan Kat Mülkiyeti Kanunu ve imar düzenlemeleri, apartmanlaşmayı hızlandırdı. Bu yasa sayesinde bir arsanın üzerine apartman yapıp, kat kat satmak hukuken kolaylaştı. Merkezi semtlerdeki eski köşklerin arsaları değer kazandıkça, aileler ya konaklarını yıkıp yerine apartman diktirdiler ve bir kazanç yöntemi olarak dairelerini kiraya verdiler ya da apartmanlarda oturup geri kalan daireleri satarak zenginleşmeye başladılar. Kısacası kent burjuvazisi için “apartmanlaşma” çekici bir ekonomik model oldu. Dolayısıyla Türkiye’de apartmanlar en başından itibaren “üst gelir grubuna hitap eden modern konutlar” olarak algılandı.
Kentli, üst gelir grubunun sahip olduğu apartmanlar ancak 1950’li yılların ikinci yarısından sonra hâkim bir konut tipine dönüştü. Türkiye’de sanayileşme Avrupa’daki kadar hızlı değildi; dolayısıyla “şehir merkezine göçüp apartmanlara sıkışma” süreci de geç başladı. 1950’li yıllarda makineleşmenin getirisiyle başlayan köyden kente göç, konut sorununu derinleştirdi. Bu göçle gelenler şehir merkezlerindeki apartmanlarda değil; kentin çeperlerinde oluşan gecekondu bölgelerinde yaşamaya başladı. Artan göçün kontrol edilemeyişi çarpık yapılaşmayı doğurdu. 1960–1980 arası, kat mülkiyeti yasalarıyla birlikte orta sınıf da apartmanlara girmeye başladı. 1980 sonrası neoliberal politikalarla ise devlet artık kentleri özel sektörün eline bırakmaya başladı.
Kapanış

Günümüzde birbirine komşu yalnızlıkların toplamı olan apartmanların tarihi incelendiğinde toplumsal sınıfların sessiz haritası ortaya çıkar. Avrupa’da yoksullara barınak, Türkiye’de ise seçkinlerin kimlik beyanına dönüşen ilk apartmanlar, aslında aynı şeyi fısıldar: kendi döneminin aynası olmak.
Konutlar, bir anlamda, şehrin omurgasını oluşturan yapılar ve konut kültürü üzerinden bir değerlendirme yapmak, kentin DNA’sını anlamakla eşdeğerdir.
Prof. Dr. İhsan Bilgin
Bugünün tek tipe indirgenmiş, evden işe işten eve giderken neredeyse bir otel gibi kullanılan göklere kadar uzanan yapılarının aksine; önünden geçtiğimizde, bir yerde resmini gördüğümüzde dikkatimizi görünüşüyle, üzerindeki yazan apartman isimleriyle, içinde yaşayanların hatıralarıyla çeken bu yapılar kendi dönemine dair sayısız envanter sunar. Sosyo-kültürel, ekonomik, politik ve hukuki pek çok faktörle şekillenen apartmanlar yalnızca bir adresi değil, aynı zamanda bir dönemin kimlik belgesi olarak tarihte yerini alır.