Sanatın Özerkliğinin İndirgenmesi Olarak “Barton Fink Hissi”

Özgürlükle direkt ilintili olan sanatın özerkliği kimi durumlarda sekteye uğrayabilir. Bağlama alınan “Barton Fink” filmindeki yapımcının, yazarından senaryosunda “Barton Fink Hissi” olmasını istemesi bu noktada sanatın özerkliğinin indirgenmesi olarak yorumlanmalıdır. Çünkü istenen şey pazarlanması kolay olan, tekrar eden, tüketimi kolay bir şablondur. Bu açıdan yazıda “Barton Fink” filminin yanına eklenen “The Player” filmi bu açıdan serimlenecek ve Adorno ile Horkheimer’in ortaya attığı bir kavram olan kültür endüstrisinin sinemadaki tezahürü “Barton Fink Hissi” ifadesi de bu yazıda irdelenecektir.
Barton Fink Hissi Yazısı Kapak

Sanatın özerk bir formunun olması gerektiğini düşündüğümüz zaman bu özerkliğin onun değerini belirleyen başat bir özellik olduğunu söylemek gerekir. Peki sanat neden özerk olmalıdır? Yaratıcı süreç sonunda oluşan sanat ürününün bir “araç” olmaktan kurtarılıp bir “amaç” noktasında konumlandırılması sanatın nesneleşmemesi açısından da büyük önem teşkil eder. Sanatın özerkliği meselesi temelde özgürlükle ilintilidir. Özerklik bu noktada dayatmanın ve tahakkümün reddini temsil eder. Ancak sanat dünyasında bu özerkliğin indirgendiği alanlar da mevcudiyetini korumaktadır.

Hollywood’un Hollywood’a Baktığı Bazı Filmler

Barton Fink Hissi

Sinema sektörünün fabrikalarından biri olan Hollywood’un bu noktada konumlandığı yer sanatın özerkliğinin absorbe edildiği bir alanın temsilidir. Bu alan, izleyiciden dikkat ve eleştiri bekleyen bir bakıştan ziyade hızlı tüketim nesnesine dönüşen bir yapıyı tercih eder. Hollywood’un içinden çıkan bu yapıyı eleştiren filmler de yok değildir. Hollywood’un hikâye anlatma kalıplarını sorgulayan Adaptation (2002); Hollywood üzerinden başarının kimlik parçalanmasına sebebiyet verdiği arzuların adeta bir kâbus makinesi temsili sunduğu Mulholland Drive (2001); yapımcıların, sanatın özerk bir halinin ürettiklerinden ziyade ticari kaygıları ön planda tutmasını, bir bakıma yazarlığın endüstriyel boyutunu bir satir olarak ele alan The Player (1992); yazar tıkanıklığının, özerk sanat ile sanatın endüstriyelleştiği bir yapı arasında kalmanın oluştuğu düzlemi bir yazar gözünden anlatan Barton Fink’i (1991) bu filmler arasında sayabiliriz. Bu yazının özünü oluşturacak iki film ise The Player ile Barton Fink olacaktır.

“Barton Fink Hissi” vs. Barton’ın Özerk Sanat İdeali

Broadway’de oyun yazarlığı yapan Barton’ın, yazdıklarıyla kazandığı başarılarının ardından kendisine Hollywood’dan teklif gelmesiyle yeni bir işe başlamasını ve yeni işinde yazma noktasında yaşadığı tıkanıklığı konu alan “Barton Fink” bir Ethan Coen & Joel Coen filmidir. Filmin bir yazar tıkanıklığını ele aldığı düzlemde bunun altında yatan sebepleri düşününce filmi bir satir olarak nitelendirebiliriz. Barton’ın patronunun, kendisine verdiği ilk iş olan bir güreş filmi senaryosunda “Barton Fink Hissi” olmasını istemesi, kendi kafasındaki özerk sanat idealini yansıtma noktasında onu bir açmaza sürükler.

Barton Fink Filmi

Yapımcının “Barton Fink Hissi” dediği şey özünde, sanat ürününün pazarlanabilir ve tekrar edilebilir bir şablona indirgenmesinin kılavuzunda olan bir unsurun tarifidir. Bu noktada yazardan özgünlük talep edilmez, “özgünlüğün maskesine” bürünmek, ürünün pazarlanabilir olması açısından önem taşır. Filmdeki ana karakter ilham eksikliğinden yazamıyor değildir, Barton’ın kendisini “sıradan insanın” hikayesini anlatmak isteyen modern özerk bir sanat idealinin peşinde tanımlaması ve akabininde kendisinden talep edilenin bununla bağdaşmamasının yarattığı kriz Barton’ın tıkanıklığının temel sebebidir.

Kültür Endüstrisi ile “Barton Fink Hissi” Eş Değerliği

Sanatın özerkliğinin indirgenmesine sebep olan “Barton Fink Hissi” ile beraber okuyacağımız bir kavram var: “Frankfurt Okulu” olarak da adlandırılan toplumu ve kültürü analiz etmek ve insanları baskıcı sosyal yapılardan özgürleştirmeyi amaçlayan “Eleştirel Teori” akımının kurucularından olan Theodor Adorno ile Max Horkheimer tarafından ortaya atılan “Kültür Endüstrisi” kavramı. Tanım olarak kültürel ürünlerin birer meta haline getirilip salt kâr amacıyla tüketilmesi anlamına gelen bu kavram, filmde patronun “Barton Fink Hissi” söylemiyle eş değer bir nitelik taşır.

Barton Fink Hissi

Bu iki yazar, “Aydınlanmanın Diyalektiği” kitabının bir bölümünü “Kültür Endüstrisi” kavramına ayırırken bu bölümün alt başlığını “Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma” olarak belirler. Bu alt başlık ayrıca bize anayasa hukukçusu olan Uğur Esgün’ün “Aydınlanma adı altında insanların bilinçlerinin karartılmasını eleştirebilirim.” söylemini çağrıştırır. Söylemden yola çıkarak bir bakıma kültür endüstrisinin yaptığı bu karartma, modern toplumda kültür ürünlerinin seri üretim sonucunda tüketilmesi vesilesiyle izleyiciye bir yanılsama sunarak oluşturulur. Sanatın özerk ve özgün yapısına ket vuran bu tüketim eylemi aynı zamanda bireyin kendisinin diyalektik düşünme yapısına gerek duymadığı standart bir deneyimi de sıradanlaştırır.

Yazarların Değersizleşmesini Afişe Eden Film: The Player

Bir süredir gücünü yitirmiş olan, kaçınılan ve hasır altı edilen, kullanıldığında kullananı alay konusu yapan, içi küçülüp çirkinleşene dek boşaltılan, böylece de bir uyarıya dönüşen sözcüklerin arasına “yazar” sözcüğü de katıldı.

Elıas Canetti, Sözcüklerin Bilinci, Çev. Ahmet Cemal, Sel yay, 2017, s.298.
The Player Filmi

Hollywood eleştirisini alt metninde yazarların değersizleştiği fikri ile yapan Robert Altman’ın “The Player” filmi ise hem “Barton Fink Hissi” hem de kültür endüstrisi kavramıyla beraber okunabilir. Barton Fink’ten farklı şekilde filmde yazamama krizi değil yazılan bir sürü metnin varlığı ve akışı ön planda olur.

The Player yazarların tarafını tutar ancak filmin merkezinde bir stüdyo yöneticisi olan Griffin Mill vardır. Çünkü her şeye o karar verir. Bu açıdan film Hollywood eleştirisinin yanında yazarlığın endüstriyel üretim içinde nasıl kayıp gittiğini gösterir. Film senaristlerin kuvvetli yönünün onlardan beklenen yaratıcılıktan ziyade kendilerini iyi bir şekilde pazarlamaları olduğunu baştan itibaren öne çıkarır. The Player, Barton Fink’te olan, özgün olmasan bile özgünlük maskesine bürünmen gerekir, noktasında buna bile ihtiyaç olmadığını anlatır. Filmde yapımcılara gelen bir senaristin; yapay mutlu sonlar, yıldızlar, gerilim, kahkaha, çıplaklık, seks gibi ögelerden noksan olan bir senaryoyla yapımcıların kapılarını çalıp onlara bunu kabul ettirmesi neticesinde senaryonun filmleştiği halinde filmin bu ögelerle donatılmış olması özgünlük maskesine gerek duyulmadığının ve kendini pazarlamanın öneminin bir tezahürüdür.

The Player Filmi - Barton Fink Hissi Yazısı

Filmin açılışı çok uzun sürer, yıldızlar geçidine sahne olan bu sekans ise Hollywood’un kaotik düzenine bir bakıştır. Çok fazla gürültüye sahne olan bu mekân ile Barton’ın tek başına sessizlikle baş başa kaldığı otel odasının bir karşılaştırmasını yapabiliriz. Otel odasında duvar kağıtlarının erimesiyle bize sunulan çürüyen ve boğucu mekân tasviri ise dış dünya bağlantısının olmadığı zaman öznenin kaybolabileceğini gösterir. Altman’ın tercih ettiği mekânda ise sürekli bir hareket ve akışkanlık vardır. Ancak yine istenen senaryo bulunamaz. Özne kaybolmuş olur.

Frederic Jameson’ın “Postmodern Pastiş” Kavramı

Barton Fink Hissi Yazısı

Yaratıcılığın yerini kendini iyi satmaya bırakması, yazarların bu açıdan sanatın özerkliği noktasında hiçbir şey yapamamalarının bir tezahürüdür. The Player bu açıdan çok iyi bir örnek teşkil eder. Bağlama alınan iki filmde de stüdyo ve yöneticiler sanatın özerk duruşunu absorbe eder. Postmodernizm üzerine çalışmaları olan Frederic Jameson’ın ortaya attığı “postmodern pastiş” kavramı ile The Player arasında bağlantı kurulabilir. Filmde kurulan bazı referans ve alıntı içeren cümleler bu kavramı öne çıkartır. The Player özelinde öznenin kayboluşu öne çıkarılırken Jameson’dan şu alıntıyı yapabiliriz: 

Bireysel öznenin, yok oluşu, formel sonucu olan kişisel biçemin gitgide kaybolmasıyla birlikte, günümüzün neredeyse evrensel olan pastiş denebilecek pratiğine yol açar.

Frederıc Jameson, Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, Çev. Cem Gönenç, Alfa yay, 2022, s.39.

“Yazar Tıkanıklığı”nın Ontolojik Nedeni

Barton Fink’in belirli bir formül içinde çalışma noktasında bir yazar tıkanıklığına uğramasının dışsal etkenler olduğu kadar içsel nedenlerle de ilgisi vardır. Barton’ın sıradan insanı anlatma noktasındaki ısrarlı vurguları onun eylemsel pratiğiyle bağdaşmaz. Filmde olan Charlie Meadows karakteri ise sıradan insanın bir temsilidir. Ancak Barton onu dinlemez. Dediklerine önem vermez. Dinliyormuş gibi yapar. Film endüstriyel üretimin yansımalarını eleştirdiği kadar entelektüelin kendisini yüksekte görmesine de gönderme yapar. Bu açıdan yazar tıkanıklığının bir sebebi de ontolojiktir.

“Barton Fink Hissi” iki filmde de etkendir. Barton Fink yazarı felç eden bir baskıyı sembolize ederken; The Player ise üretim mekanizmasının içerisinde sadece işlevsel bir konumda olan yazarın yerini saptar. Hem sessizlik hem fazla gürültü sanatın özerkliği için bir tehdittir. Yazar ya sessizlikte konuşamaz ya da gürültüde sistemin konuşmasını istediği tarzda konuşur. Barton Fink’te özne çöküş yaşarken, The Player’da özne sadece olması gerektiği yerde varolur. Her iki şekilde de yapılan sanatsal üretim kültür endüstrisi tarafından pazarlanan, kolay tüketilebilen ve tekrar edilen bir şablona indirgenmiş olur.

İlginizi Çekebilir!
Seslerin Dünyasında Kaybolan Bir Çocuğun Öyküsü