Onunki “Kim ne düşünür?”ün derdine düşmekten çok “Ben ne istiyorum”un peşinden gitmeyi seçmiş bir yaşam öyküsü. Hayatının en büyük kararını genç yaşında alırken, sahne sanatları içinde bir ilk olacağını bilmeden çıktığı yolda Türk tiyatrolarında sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını olacaktı Afife Jale. Yaşamının zorlu serüveni de bu “ilk”in peşinden gelen “ama”larla örüldü.
Dârülbedâyi
İstanbul’da bir belediye konservatuvarının kurulmasında tiyatro tarihi açısından önemli bir yeri olan André Antoine, 1914 yılında İstanbul’a çağrılır. Amacı sanatçı yetiştirmek, halkın tiyatro beğenisini ve kültürünü arttırmak, oyun yazarlarının yetişmesine yardımcı olmak olan kurum Dârü’l-bedâyi-i Osmânî adını alır.

Amaçları arasında sanatçı yetiştirmek de olan Dârülbedâyi’nin tiyatro bölümünde kıraat (okuma), telaffuz (söyleyiş), raks (dans), tevcid (tonlama), dram, aruz, mudhike (komedi), tarih, edebiyat ve edebiyat tarihi, haile (trajedi), adab-i muaşeret (görgü), eskrim, işmizaz (mimik) gibi derslerin verilmesi kararlaştırılır. Aynı yılın 7 Temmuz’unda günlük çıkan tüm gazetelerde öğrenci alımı için ilanlar verilir. Verilen ilanlar neticesinde yüz doksan yedi kişinin içerisinden altmış üç kişi elemeleri geçer. Elemeyi geçenler ya erkek ya da gayrimüslim azınlıktan olan kişilerdir. Başvuranlar arasında tek bir Müslüman kadın yoktur.
Müslüman kadınların sahneye çıkmasının günah sayıldığı ve dolayısıyla yasaklandığı bu dönemde Türk kadınının yerine sahnede Ermeni kadınlar yer alır. Dönemin İstanbul’unda ise otuza yakın profesyonel Ermeni kadın sanatçı vardır. Bunlardan yalnızca birkaçı akıcı bir biçimde Türkçe konuşabilse de yine de telaffuz açısından aksaklıklar yaşanır.
Akıcı Türkçe konuşma konusunda yaşanılan aksaklıklar tiyatronun gelişimini engeller ve Müslüman Türk kızlarının sahneye çıkamamaları gün geçtikçe kadın oyuncu sıkıntısını daha çok ortaya çıkartır. Dönemin aydınları tarafından çeşitli öneriler getirilse de çözüm bir türlü bulunamaz. Örneğin İzzet Melih’in (Devrim) çingene kızlarını eğiterek sahneye çıkartma fikri bir süre tartılır ve fakat bu kızların isimlerinin Türk kızlarına benzemesi sebebiyle fikir reddedilir.
Sekiz on yaşlarında küçük Ermeni ve Musevi ve çingene kızları bu mektebe konulur… Türkçeyi daha güzel bir telaffuzla konuştuklarını bilirsiniz, sonra da sanatkarlık bohemyenlerin yaratılışında, kanında vardır. İslam kadınlarının sahneye çıkmalarına harem mâni olduğu cihetle tabii onlardan bahsedemem…
İzzet Melih Devrim
Kadınların tramvaylarda bile erkeklerle yan yana gelmesini yasaklayan zihniyet Dârülbedâyi’de de etkisini gösterir. Haftada bir gün sergilenen oyunlar kadınlar ve erkeklerin ayrı zamanlarda izleyebileceği şekilde düzenlenir. Oyunlar perşembe günleri kadınlara matine, erkeklere suare ve cuma günleri ise yalnızca suare olacak şekilde sahneye konulur.
Savaşın Yarattığı Sosyo-Politik Etkiler
Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yılların sosyo-politik etkileri, savaşa katılan tüm ülkelerde olduğu gibi, Osmanlıyı da etkiler. Savaşa alınan erkeklerin şehirde bıraktığı boşluk genel hizmetlerin aksamaya başlamasına neden olunca kadınlar da genel hayata katılmaya başlar. Postanede çalışan memurlar, dükkânlarda satış, okullarda öğretmenlik yapanlar ya da fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başlayan kadınlar varken, “Neden sahnede de yer almasınlar?” diye düşünülür. Ortaya çıkan bu boşluğu kendilerini anlatmaya çalışan Dârülbedâyi aydınları doldurmaya karar verir.
Dönemin aydınları gazetelerdeki köşe yazılarında Osmanlı toplumunun din baskısı adı altında ne denli iki yüzlü bir tavır takındığını dile getirmeye başlar. Muhsin Ertuğrul’un 27 Ekim 1918 tarihinde Temaşa Dergisi’ndeki yazdığı, Mösyö Sege’nin Keçisi adlı köşesinde bu durum açıkça belirtilir:
Avrupa’ya gider gitmez, bizden başka bütün dünya milletlerinin serpuşu olan şapkayı başımıza geçiriyoruz; Avrupa’daki sefaret imamlarımız bile sarığın yerine güzel güzel şapkalarını giyiyorlar, zevcelerini, çocuklarını yanlarına alarak kahve, birahane, lokanta, tiyatroya gidiyorlar da burada kadınlarımızdan biri çıkıp, çarşaf ile olsun zararı yok, bir yerde oturamıyor, tiyatroya gidemiyor, yemek yiyemiyor. Niçin, dindarlığı mı mâni? Hayır; kocası mı mutaassıp? Hayır; kendi mi istiyor? Hayır! Neden? Mutaassıp kimselerden bir de merkez kumandanından korkuyorlarmış! Bugün sahneye çıkmak emeliyle kıvranan kaç tane Türk hanımı biliyorum. Bir türlü cesaret edemiyorlar.
Aydınlar arasındaki bu görüşler ve toplumdaki kıpırdanmalar neticesinde 1918 yılında günlük gazetelerde Dârülbedâyi seçmelerine Müslüman Türk kızlarının da katılabileceklerini belirten ilanlar basılır. 10 Kasım 1918 tarihinde ise beş kızın Dârülbedâyi’ye kabul edildiği ilan edilir. Bu kızlar Refika, Memduha, Behire, Beyza ve Afife’dir…
Kızların sınavlar sonucunda kabul edildiği belirtilirken Dârülbedâyi’nin kurucularından Savni Rıza Bey, bu konuda verdiği bir röportajda konu üzerinde ne denli temkinli ilerlediklerini belirtecek açıklamalarda bulunur. Kızların yalnızca derslere katılacağı ve zamanı gelince de yalnızca kadın seyircinin karşısına çıkacakları belirtilir. Peşi sıra gelen açıklamalarda Dârülbedâyi yöneticileri seçilen kızların itibarlı aile kızları oldukları, onlardan taşkınlık yapmadan işlerini ciddiyetle yapmalarının beklendikleri dile getirilir. Kısacası halkın kabulüne zemin yaratılmaya çalışıldığı bu açıklamalarla kızlara geçici ve de sınırlı olan bir özgürlük alanı verilirken ataerkin parmağı Damokles’in kılıcı gibi başlarının üzerinde sallandırılır.
Afife’den Jale’ye

1902 yılında Şehzadebaşı’nda annesi Medhiye Hanım’ın ikinci eşi olan Hidayet Bey ile olan evliliğinden dünyaya gelen Afife, çocukluk yaşlarından itibaren tiyatroya ve sahne sanatlarına ilgi duymaya başlar. Son derece kültürlü bir aileden gelen Afife, gelenek ve göreneklerine bağlı bir aile yapısı içerisinde yetişir. Onun tiyatroya olan ilgisine en büyük katkıyı ise dedesi doktor Sait Paşa sunar. Çocukken dedesi ile gittikleri tiyatrolardan oldukça etkilenir. O yaşlarda hayatının tümünü ele geçirecek ve ruhunu kasıp kavuracak tiyatro aşkıyla yanmaya başlar.
Öğrenimini İstanbul Kız Sanayi mektebinde tamamlamış olan Afife, babası Hidayet Bey’in şiddetli karşı çıkışlarına rağmen tarihler 10 Kasım 1918’i gösterdiğinde Dârülbedâyi’nin seçmelerine katılır ve kazanır. Henüz 16 yaşında olan Afife buradaki eğitimini tamamlarken kuruma beş yüz kuruş aylıkla stajyer artist olarak atanır. Onunla birlikte seçmeleri kazanan Refika ise altı yüz kuruş aylıkla suflör yardımcısı olur. Diğer kızlar ise “Birkaçını sonradan ellerinde çocuklar ve arkalarında Turan çarşafları yerine yorgun mantolar ve yorgun çehrelerle tesadüf ettim” diyen Reşat Nuri’nin satırları arasında kalır.
Dârülbedâyi’nin kızları sahneye çıkarıp çıkarmama konusundaki temkinli yaklaşımı Afife’nin umutlarını köreltir ve kendisine hiçbir rol verilmeyince 1919 yılında tiyatrodan ayrılır. Fakat bundan bir sene sonra Afife’nin kapısı yıllardır beklediği umutla çalar. 9 Eylül 1920’de Apollon Tiyatrosu’nda (Hale ve ardından Rexx Sineması’nın olduğu yer) Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununun ilk gösterimi yapılacaktır fakat oyunda Emel karakterini canlandıracak Ermeni oyuncu Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesi ile rol boşa çıkar. Gözler bir anda Afife’yi aramaya başlar. Onun için artık yıllardır beklediği an gelmiştir. Perde Afife için açılırken Türk tiyatro tarihinde ilk kez bir Müslüman Türk kızı tiyatro sahnesine çıkar. Büyük bir başarı ile rolünün hakkını veren Afife, bundan sonra adının yanına Jale ismini de ekler. Afife Jale’nin 1926 yılında yazar Ahmet Refik Sevengil’e “Hayatımda mesut olduğum ilk gece” diyerek anlattığı ve yıllarca mücadele ettiği hayallerine kavuşmanın verdiği mutluluk peşi sıra acıları da getirir.
Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu, alnımdan öptü: – “Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin” dedi.”
Polis Baskınları, Aşağılanma ve Kalabalıklar Arasındaki Yalnızlık
Yıllarca günah sayılıp, yasaklanmış olan Müslüman kadınların sahneye çıkışı konusunun bir gece de yıkılması insanlar arasında konuşulmaya başlar. Gün geçtikçe kar topu misali fısıltıların büyüyerek bir çığa dönüşmesi ise gecikmez. Afife “Yamalar” oyununun gösteriminden bir hafta sonra “Tatlı Sır” adlı oyunla yeniden sahnede yerini alır ama bu kez seyircilerin yanı sıra kapıda polis de bekler. İlk perde sonunda diğer oyuncuların da yardımıyla makine dairesinden kaçarak polisten kurtulur. Korkmadan bir sonraki hafta Apollon Tiyatrosu’nda İbnürrefik Ahmet Nuri’nin eseri “Odalık” ile sahnede yine yerini alır. Oyun sonrası yine polisten kaçar.Her yerde polisin onu aradığını bilse de ertesi gün Kadıköy vapur iskelesinde birileri tarafından gösterileceğini ve polis tarafından yakalanacağını düşünemez. Karakola götürüldüğünde komiserin söylediği sözler tokat gibi yüzüne çarpar:
Dinini, milliyetini, namusunu unutarak sahneye çıkıp oyun oynayan sen misin?
Sahnelenen oyunlar sonrası Jale’nin varlığı kör zihniyetleri sürekli rahatsız ederken onun bu mücadele ve azmini görenler de yok değildi. Polis müdürü Tahsin Bey, Afife’nin sahneye çıkmasını sağlayan izni vermiş olsa da yasakçı zihniyet iş başındaydı. Tarihler 27 Şubat 1921’i gösterdiğinde Afife için sonun başlangıcı geliyordu. Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı) emriyle Belediye, Dârülbedâyi’ye bir bildiri yazar. Bu bildiride Müslüman Türk kızlarının sahneye çıkarılmaması emredilir. 27 Şubat 1921 tarihli ve 204 sayılı bildiriyi, 8 Mart tarihli ikinci bir bildiri takip eder. İkinci talimat keskindir: Afife tiyatro topluluğundan çıkartılacaktır.
Dârülbedâyi’nin Afife Jale’nin görevine son vermesi ve topluluktan çıkartması onda büyük bir şok yaratır. Bu şoku atlatamayan Afife’nin yanında bir tek annesi kalır ve babasının reddettiği bir kız olarak annesi ile alışık oldukları düzenden çok daha farklı bir hayata adapte olmaya çalışırlar. Geçim derdi savaşın ekonomik getirileri ile etkisini hissettirirken bir de Afife’nin harap olan psikolojisi de buna eklenir.
Çıkartılma haberinin ardından Burhanettin (Tepsi) Topluluğuna katılan Afife bu toplulukla beraber Anadolu turnelerine, ardından ise İbnürrefik Ahmet Nuri’nin kurduğu Yeni Tiyatro Topluluğuna katılır. Yeni Tiyatro’nun Kadıköy’deki sahnesinde de yasaklanır ama Afife vazgeçmez. Bu kez Fikret Şadi’nin Milli Sahne ekibiyle Anadolu turnelerine devam eder. Anadolu’da bir Türk Müslüman kızının tiyatro oynaması tuhaf karşılansa da buradaki kızları da tiyatroya özendirir. Onun yapabildiğini gören niceleri peşinden gelmeye başlar.
Selahattin Pınar

Önce alkışlanıp göklere çıkarılmak ama ardından sanki hiç yokmuş ve var olmamışçasına yalnızlığa terkedilmek Afife için başka bir kâbusun kapısını aralar. Yaşadığı yakalanma korkuları, uğradığı hakaretler, yasaklı olma hali ve unutulmuş olmanın getirdiği yılgınlık Afife’nin sinir sistemini yıpratmaya ve baş ağrılarının başlamasına neden olur. Gittiği bir doktorun ona verdiği ilaçla ağrılarını biraz olsun azaltan Afife, çare sandığı şeyin kendisini tüketen morfin olduğunu bilmeden gün geçtikçe bağımlı birine dönüşmeye başlar.
Sahneye çıkamadığı için ruhunda kasırgaların koptuğu bir dönemde Hafız Burhan konserine giden Afife burada varoluş mücadelesi benzer sancılardan geçen Selahattin Pınar ile tanışır. İkisi de 25’inde olan bu iki genç, babalarının istekleri dışına çıkmış; kendi hayallerinin peşinden gitmeyi seçmişlerdir. Benzer hikâyenin erkek başrolü olan Selahaddin, Afife’ye ilk başlarda evlilik teklifini kabul ettiremese de ısrarları sonucunda Afife teklifi kabul eder. Evlilikleri sırasında Afife’nin gizlice morfin aldığını gören Selahattin Pınar onu bu alışkanlığından vazgeçirmeye çalışır.
Cumhuriyetle birlikte kalkan sahne yasağı ile Türk kadını da tiyatrodaki yerini almaya başlar. Selahattin Pınar eşinin sahnelere geri dönmesini ister fakat Afife’nin morfin bağımlılığı onu halsiz ve bitkin bir hale getirir. Enerjisi zayıfladıkça yeteneğini sergileyemez. Afife Jale’ye çare olmayınca belli bir süre sonra Selahattin Pınar da morfin kullanmaya başlar. Bunu gören Afife, eşinin de kendisiyle aynı sıkıntıları yaşamaması için ayrılmayı ister. Çift Afife’nin ısrarları sonucunda 1935 yılında boşanır ve bir daha hiç görüşmezler. Bu ayrılık sonrası oldukça üzülen Pınar’ın “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size”, “Siyah Gözler”, “Nereden Sevdim O Zalim Kadını” ve “Anladım Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek” gibi birçok şarkıyı Afife için bestelediği rivayet edilir.
Ruhun Ardından Bedenin Yok Oluşu
Biten evliliğin ardından Afife sefalete düşer. Kadıköy sokaklarında dolaştığı, parklarda yattığı ve aşevlerinde karnını doyurduğu söylenir. En sonunda Vasfi Rıza Zobu’nun önerisiyle Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne kaldırılır.
Hastanede Afife için zaman geçmez. Alkışlandığı, popüler tutulduğu günleri özler ve unutulmuş olmayı kabullenemez. Nusret Safa Coşkun’a kendisini görmek istediğini belirten bir mektup yollar. Hastaneye giden Coşkun, Başhekim Mazhar Osman’la görüşüp Afife ile görüşmek istediğini belirtir. Odaya hasta bakıcılar tarafından getirilen Afife üzerine örtülen battaniyenin altında boşluk hissi verecek kadar zayıflamış ve bitkin bir durumdadır. Bu görüşmeyi Nusret Safa şu sözlerle kayda geçirir:
Beni unutmuşlar, sahneye çıktığım zaman alnımdan öpen muharrir, beni teşvik eden büyük adamlar, hayranlarım, seyircilerim, arkadaşlarım, hepsi beni unuttu. Ne çabuk. Kapımı çalan, hatırımı soran bir insan yok…Hepsi, hepsi unutmuşlar (…) Burada boğuluyorum, tımarhane köşesinde ölmek istemiyorum. Ne yapın ne edin, beni çıkarın buradan…Neresi olursa olsun buradan daha rahattır. Donuyorum, sırtıma giyecek bir gömleğim yok; görüyorsunuz her tarafım çıplak…Delilere tahammül edemiyorum, başımın içinde tepiniyorlar. Ben deli değilim, fakat olmak üzereyim. Beni buradan çıkarın da nereye atarsanız atın!
Afife hastaneden çıkarıldıktan sonra gazetelerde onun için yardım kampanyanları başlasa da bir defaya mahsus yapılan yardımlar yeterli olmaz. Ağrıları, bakımsızlığı ve yaşadığı ilgisizlik sonucunda kaçmak istediği hastaneye tekrar geri dönmek ister. Mazhar Osman’ın en azından burada sıcak bir oda ve sıcak bir çorba içebilir demesi üzerine tekrar Bakırköy Akıl Hastanesi’ne yatırılır. Afife Nusret Safa’ya iyileşme umudu olmadığı görülünce kendisinin yatak işgal ettiği gerekçesi ile Darülacezeye gönderilmesi durumunun olduğunu anlatan bir mektup yazarak bunu istemediğini şu sözlerle aktarır:
“İstemiyorum, Afife Darülaceze köşesinde öldü, demesinler. Nihayet burasının ismi hastane… Kaç gün yaşayacağım, bıraksınlar burada öleyim!”
Izdırap dolu bu yaşamın başrolündeki Afife için hayat perdesi, hastanede kalma ricasının yerine getirilmesinden bir buçuk ay sonra, 24 Temmuz 1941 gecesi kapanır. Hastane cenaze işlemleri için tanıdık ya da vefakâr birilerinin gelmesini beklese de gelen yalnızca Şehir Tiyatrosu’ndan gönderilen iki aktör ve bir çelenk olur. Kazlıçeşme Mezarlığı’ndaki cenazesinin başında biri çocuk yalnızca altı kişi bulunur.

Toplumsal Gerçeklik: İkiyüzlülük
Sonunu göremediği ama buna rağmen yalnızca kendi arzularının peşinden gitmek istediği bir yaşamdı onunkisi. Bir yanda modern tiyatronun kurumsallaşma çabaları diğer yanda ise kadın kimliğinin inşası söz konusuydu. Önünde Türk tiyatro tarihi için bir devrin kapanıp bir başka devrin başlayacağı kilitli bir kapı vardı. O kapıyı cesurca açmaya çalıştı. Kapıyı açınca üzerine yığılan toplumsal ataerkinin getirilerini, dışlanmışlığı ve toplumun iki yüzlülüğünü hiç tahmin edemedi.
Cumhuriyetle birlikte kadınlara sahne yasağı kalmış olsa da Afife Jale, Dârülbedayi’ye bir daha hiç çağrılmadı. Cumhuriyet döneminde modernleşen toplum algısında kadının rolü önemliydi. Kadınların sahneye çıkmalarının serbest bırakılması ile yerleşmiş olan “günah” ve “yasak” algısı yıkılmaya çalışılıyordu. Bunun da meşru zemini belli kalıplara sığmaktan geçiyordu. Dönemin basınında yer alan oyuncular “örnek kadınlar” olarak sunuluyor, kendi ağızlarından verdikleri röportajlarda belirli bir sosyo-kültürel kimlikte oldukları, ciddi ve çalışkan olduklarının altı çiziliyordu. Bu örnek kadınların önemli özellikleri arasında iyi bir anne ve eş olma gibi özellikleri eklenerek oyuncular tarafından yemek tarifleri veriliyor ve çocuklarıyla birlikte nasıl vakit geçirdikleri aktarılıyordu. Afife ise bu kalıpların hiçbirisine uymuyordu; ailesi tarafından reddedilmiş, boşanmış, çocuk sahibi olmamış bir bağımlıydı.
21. yüzyılın Türkiye’sinde övgüyle bahsedilen sanatçının yaşamı, yaşadığı devir içerisinde hiç kolay değildi ve bugünün övünç dolu sözleri o günlerde onun karşısında baskıyla, “olmaz”larla çerçevelenmiş bir selam duruşuna geçiyordu. Yaşamı boyunca beklediği saygıyı göremeyen ve ilk olmanın bedelini en ağır şekilde ödeyen Afife Jale’nin ölümünün ardından gazetelerde “Türk tiyatrosu için sembol bir isim olan Afife Jale’nin saygıyla hatırlanacağı” yazıldı. Kendi tarihini kendisi yazan sanatçı, sahnede almak istediği alkışları ancak ölümünden sonra alabildi. Günümüzde adına ödüller verilen, sahnelere ismi yazılan Afife o zamanların yasaklısıydı ama geçmişin baskı ve korku çeperini duruşuyla yıkabilen bir kadın olmanın ötesinde kadınların özgürlüğünü kazanmasını sağlayan mimarlardan birisi oldu.
Bir tarafta yıkılan bir imparatorluk diğer tarafta kurulan bir cumhuriyetin getirdiği oldukça karmaşık olan bir dönemde Osmanlı’nın tiyatro sahnelerini zorlayan Afife, Cumhuriyet’in sahnelerine yetişememişti. Kısacası Afife vaktinden çok önce açmış ve güneşini kaçırmış olan bir çiçekti.