Bolluk Nedir, Kaynağı Nereden Gelir?
Sosyo-ekonomik anlamında kullanıldığında “bolluk”, “çeşitlilik” ya da “seçeneklerin artışı” gibi kavram ya da olguların tarihsel gelişmeler sonucunda ortaya çıktığı kolayca görülür. Kuşkusuz insanlık, dünyada var olduğu andan itibaren çağımızdaki türden bir bolluk içerisinde olmamıştır.
Avcı-toplayıcı toplumlardaki ilkellik, onların yalnızca hayatta kalma mücadelesindeki yöntemlerin eskiliğini değil, aynı zamanda “şeyler”in yokluğunu da ifade eder. Tarım toplumlarına geçildiğinde toprak, bolluğun en büyük kaynağı olur. Sanayi devrimiyle birlikte bu kaynak, doğanın kendisinden çok, insan emeğinin ve makinenin üretkenliğiyle tanımlanmaya başlar. Artık bolluk, toprağın veriminden ziyade fabrikanın kapasitesiyle ölçülür. Bu kapasite ise kol gücüyle belirlenir. İnsan emeği, yeni bolluğun kaynağıdır. Ancak bu bolluk da yetersiz kalır. Fordist üretim tarzı (kabaca, ürünlerin bir bant üzerinde tekdüze üretildiği) ürünlerin standardizasyonunu beraberinde getirir. Bu standardizasyon, bir yandan üretimi hızlandırıp maliyeti düşürürken, öte yandan bireysel farklılıkları silen homojen bir tüketim kültürü yaratır. Herkesin aynı arabayı, aynı giysiyi, aynı ev eşyasını kullanması, bolluğun çeşitlilikten çok tekrar üzerine kurulduğu bir dönemi simgeler.
Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan tüketim toplumu, bu tekdüzeliği yeni bir “bolluk ideolojisi”yle aşmaya çalışır: Artık üretim yalnızca ihtiyaçlara değil, arzulara ve kimlik taleplerine yönelir. Reklam, pazarlama ve medya bu yeni bolluğun görünür yüzü olur. Ürünler, işlevlerinden çok temsil ettikleri yaşam biçimleriyle değer kazanır. Böylece bolluk, maddi nesnelerin çoğalmasından çok, anlamların ve imajların dolaşımıyla tanımlanan simgesel bir düzleme taşınır. Dijital çağda ise bu bolluk maddi dünyadan sanal dünyaya taşınmış, bilgi, görüntü ve seçenek fazlalığı biçiminde neredeyse sınırsız ve anında erişimin mümkün olduğu bir hâl almıştır.
Bolluk Bir Paradoks Olabilir mi?
Peki, neokapitalizmin, bireysel tüketimi hem toplumsal refahın hem de kişisel mutluluğun anahtarı olarak sunan söylemi ne kadar geçerliydi? Birey, tükettiği ölçüde mutlu muydu? Bir ürünün, hizmetin ya da günümüzde içeriğin sayısız varyasyonunun bulunması bir lütuf mu?
Kişi bir ayakkabı almaya karar verdiğinde bunun hangi ayakkabı olması gerektiğini söyleyen yüzlerce influencer olması, yüzlerce farklı model ve marka olması kötü bir şey olabilir mi? Aynı şey, kişinin tükettiği içerikler için de geçerli. Boş bir anında bir film izlemek istediğinde dijital platformların ona binlerce seçenek sunmasının nesi kötü olabilir?

Sonsuz seçenek dünyası, ilk bakışta büyük bir özgürlük gibi görünür. Onlarca platform, onlarca abonelik, yüzlerce film, yüzlerce ceket, yüzlerce gözlük… Birey hangisini tüketmek istiyorsa onu seçebilir. Ancak bolluğun yarattığı bu özgürlük hissi, paradoksal biçimde yeni bir tutsaklık biçimini de beraberinde getirir. Seçeneklerin artışı, bireye özgür iradesini kullanma alanı sunar gibi görünürken, aslında seçim yapma yükünü bireyin omuzlarına yıkar. Bu noktada “bolluk”, tatmin değil, tereddüt üretir.
Barry Shwartz: “Bolluk = Efor Miktarının Artışı = Mutsuzluk”

Barry Shwartz, Amerikalı bir psikolog. Kendisi aynı zamanda bu yazıya da ilham olan “Bolluk Paradoksu: Çok Seçenek Özgürlük mü, Mutsuzluk mu?” kitabının da yazarı. Shwartz, bir ürünü satın alırken yaşadığı kararsızlıktan yola çıkarak, neo-kapitalist toplumların genel ruh halini saptar ve kitabında bunun peşine düşer:
Önlerine sunulan onca opsiyon karşısında istediklerini seçmek daha fazla efor gerektiriyor peki ama insanlar neden bundan daha az keyif alıyorlar? Daha az keyif alıyorlarsa neden bunu yapmayı sürdürüyorlar.
Yazarın ulaştığı sonuç açık:
Bir meta, hizmet ya da içeriği seçmek için harcanan çaba arttıkça, bireyin mutluluğu azalır.
Tüketim toplumunda seçeneklerin çoğalması, karar verme sürecini uzatır; kişi bir ürünü seçmek için ne kadar çok zaman ve enerji harcarsa, o kadar az tatmin duyar. Çünkü harcanan emeğin ağırlığı, deneyimin keyfini gölgeler. Ayrıca, bireyin zihni seçmediği alternatiflerde takılı kalır; bu da elde ettiği şeyden duyduğu memnuniyeti azaltır.
Keyifli bir pazar günü, kişi korku filmi seçmek için Netflix’i açar, kumandayı eline alır, yüzlerce korku filmi arasından bir tanesini seçmek için fragmanlarını izler, özetlerini okur. Neredeyse yarım saatin sonunda kararsız kalır ve farklı bir platforma girer. Orada da yaklaşık 15 dakikalık bir araştırmanın ardından kararsız kalır. Endişelenmesine gerek yoktur, zira Twitter ya da Instagram film önerilerinde bulunan binlerce profille doludur. Bu noktada seçim yapma eylemi, izleme eyleminin önüne geçer. Kişi artık bir film izlemekten çok, “doğru filmi seçme” baskısıyla meşguldür. Keyif almak için başlayan süreç, performansa dönüşür; her karar, olası bir “daha iyi seçenek” ihtimalinin gölgesinde alınır. Sonunda izlenecek filmi bulsa bile, aklının bir köşesinde hep kaçırdığı alternatiflerin hayaleti dolaşır.

Choice Overload (Aşırı Seçim)
Seçim yapma baskısının karar süreçleri üzerinde yarattığı olumsuz etki yeni tartışılan bir konu da değildir. Alvin Toffler, 1970 yılında yayınlanan “Gelecek Şoku” adlı kitabında aşırı seçmenin sonucunu bir şok hali olarak yorumlamıştır:
Bireyin seçim ve eylemlerinin tek sorumlusu olarak işaret edildiği kapitalist toplumda, mal ve hizmetler o kadar ani yenilenir ki, insanlar birine adapte olamadan diğerini anlamaya çalışır. Ve bu da anlamın ve algının yitirildiği bir “şok”la sonuçlanır.
Birey artık sabit bir ritim veya yönelim üzerinden hareket etmez; hangi seçeneği tercih edeceğini sürekli sorgulamak zorundadır. Her seçim, kaçırılan alternatiflerin gölgesinde yapılır; kişi hem neyi seçeceğini hem de bu seçimin değerini sorgulamak durumundadır.

Sonuç olarak, aşırı seçenek ve sürekli yenilenen alternatifler, bireyin özgür iradesini kullanma kapasitesini zorlar. Bolluğun sunduğu özgürlük algısı, karar yorgunluğu ve tatminsizlikle gölgelenir; seçim yapmak, keyifli bir deneyimden çok zihinsel bir yük hâline gelir. Günümüzün dijital ve neokapitalist ortamında, içerik, ürün veya hizmet bolluğu, bireyin kendini yönlendirme alanını genişletiyor gibi görünse de, aslında onu sürekli bir karar döngüsüne hapseder. Toffler’in tanımladığı “şok” hali, modern tüketim kültüründe, her seçimde var olan kaygı ve belirsizlik olarak tekrar eder; bolluk, tatmin yerine kararsızlık ve kaygı üretir.
Kaynak:
Shwartz, B. (2023). Bolluk Paradoksu. Mediacat, İstanbul.
Toffler, A. (1971). Future Shock. Bantam Books, New York.