Bugonia: Gerçek Deliceyse Deliler Akıllı mıdır?

Bugonia, ölü bir öküzün bedeninden arıların türediğine inanılan bir ritüel. Yorgos Lanthimos’un son filminin ismi de olan bu ritüelin; kapitalist düzenle, komplo teorileriyle ve Galileo ile olan ilişkisi ne?
Bugonia - Yorgos Lanthimos

Deliden al uslu haberi, diye bir atasözü vardır; deliler hakikate yakınlıkta velilerle yarışır da denir. Malum, pek çok bilim insanı, filozof ve bilge yaşadıkları dönemde deli denilerek toplumdan dışlanmıştır. Mesela Galileo. Dünya güneşin çevresinde dönüyor dediğinde bazılarına ona “Sen aklını kaçırdın galiba,” dedi. Fikirlerinde ısrar edince ise deli değil kafir olmakla suçlandı Katolik Kilisesi tarafından. Nihayetinde sapkınlığından dolayı engizisyon mahkemesince yargılandı ve hayatını kurtarmak için aklını kullanıp yalan söyledi: 

Tamam hata ettim, dünya dönmüyor!

Galileo Demonstrating the New Astronomical Theories at the University of Padua - Felix Parra, 1873 I Bugonia
Galileo Demonstrating the New Astronomical Theories at the University of Padua – Felix Parra, 1873

Fakat bu düşünce onunla bitmedi. Başkaları da dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü iddia ettiler, bunu ispatladılar ve bu bilgi sonunda yaygın şekilde kabul edildi. Bilimsel gerçek buydu artık, dünya güneşin çevresinde dönüyordu. Okullarda öğretildi, aksini iddia edenlere deli denildi.

Yine de bugün dünyanın düz olduğunu iddia eden, hatta bazıları profesör seviyesinde eğitimli pek çok kişi var: Düz dünyacılar. Bu insanlar beş yüz yıl önce yaşamış olsa akıllı sayılacaktı. Diğer yandan şu anda da dünyanın geri kalanı, düz dünyacılara göre deli.

Bir zamanlar doğru olan bugün yanlışsa, yani doğru ve yanlış zamanla değişen şeylerse, bugün yanlış dediğimiz gelecekte doğru kabul edilebilir mi? Yani soru şu: bütün gelişmiş iletişim araçlarımıza, haber alma olanaklarımıza rağmen gerçeğin ne kadarına vakıfız ya da vakıf olmak bir işe yarıyor mu?

Post-Truth Çağ ve Bilgi Kirliliği

Yaşadığımız zamanlara post-truth çağı deniyor, yani hakikat sonrası çağ. Hakikat bitmiş, gerçek önemini kaybetmiş. Önceleri siyasi analizlerde kullanılan bu ifade, bugün tüm insan bilincine dair bir şey söylüyor. Artık önemli olan neyin gerçek olduğundan çok bizde hangi duyguyu uyandırdığı. Olgu değil, algı. Kapitalist dünya sürekli krizlerini aşmanın, kendini yenilemenin ve yayılmanın yollarını ararken hakikat parçaları şiddetli bir yalan sağanağının içinde durmadan üstümüze yağıyor. Ama hakikat parçalarını ele almak ne mümkün, alsak bile onlarla bir şey yapamıyoruz. Bu pasiflik hali ve gerçeğin yalanlarla bu kadar iç içe geçmiş olması bizi çıldırtıyor. Bilgi bombardımanı içinde gerçekle yalanı ayırt etmek zaten zor olan hayatlarımızda bizim için fazlasıyla yorucu bir görev değil mi? İşte o zaman seçilecek birkaç yol var. Öncelikle, her şeyi bilemeyeceğimizin kabulüyle, yalanlara karışmış gerçeklerin peşindeki sonsuz ayıklama çabamızı sürdürebiliriz. Sağlam bir irade ve çelik gibi sinirlerimiz varsa elbette. Ya da kendimizi olan bitenden soyutlayıp korumaya alırız. Ne var ki yalanlardan uzaklaşırken gerçeklerden de uzaklaşmak bu yolda kaçınılmaz. Bir de komplo teorisyenliği var ki işte o, her şeyi bilemeyeceğini bir türlü kabul etmek istemeyen insanların uğraşıdır.İnsan bilmek ister; nasıl yaşaması gerektiğini, nelerden kaçınıp nelere yakın durması gerektiğini. Fakat bugün geldiğimiz noktada bilinmesi gereken şeyler çok fazla, doğru bilgiye ulaşmak ise aynı ölçüde zor. Žižek’e göre komplo teorileri, yoksulların ideolojisidir: Bireyler, toplumsal bütünlük içindeki yerlerini belirlemelerini sağlayacak temel bilişsel haritalama becerilerinden ve kaynaklarından yoksun olduklarında, sosyal yaşamın tüm karmaşıklıklarını gizli bir komplonun sonucu olarak açıklayan sahte bir haritalama sağlayan komplo teorileri icat ederler. Komplo teorisyenliği, her şeyi bilmenin, ya da şöyle denilebilir, gerçekleri tüm çıplaklığıyla görebilmenin yarattığı endişeyi, az çok bilmenin ya da hiçbir şeyi bilememenin huzursuzluğuna tercih edenlerin yoludur.

Bilmenin endişesi bilmemenin huzursuzluğundan iyidir, çünkü size aktif bir rol yükler. 

Komplo teorisi Žižek’e göre sistemin gerçek karmaşıklığını gizleyen ideolojik bir fantezidir. Bu tür teoriler “kötü niyetli gizli bir özne” icat ederek bireyi rahatlatır: “her şey bir plana dayalı, o zaman anlamlı bir dünyadayım.” demesini sağlar. Bilgi inanca dönüşüp teşhis kesinleşince düşman da yapılacak şeyler de bellidir: Reçeteler, talimatlar ve hatta dünyayı kurtarma planları! Günümüzde pek çok sağlıklı yaşam gurusunun, Kovid aşılarının yarattığı hasarı iyileştirmek için çeşitli tariflerin etrafta dolaşması bundan değil mi? Tüm bunlar çoğumuza delice geliyor olabilir. Bilim adamlarına karşı mistik gurular… Peki ya bu gurular deli değil de henüz anlaşılamamış Galileolar, deliler ise kahramanlarsa?

İşte Yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos, Bugonia’da bu düşünsel sularda yüzüyor. Sular diyoruz çünkü sağlam bir zemin, tıkır tıkır işleyen bir alt metin kurduğu söylenemez. Düşünsel olarak su gibi akıcı, belli bir şekli olmayan bir yapı bu. Daha çok, dünyanın geldiği yer hepimizi delirtti işte, ile, deli gibi görünen bu adam aslında hakikate vakıf olan bir veli mi acaba, soruları arasında gidip geliyoruz film boyunca.

Bugonia Bize Ne Anlatıyor?

Bugonia

Amatör arıcılıkla uğraşan kuzenler Teddy (Jesse Plemons) ve Don (Aidan Delbis)’in arıları günden güne ölmektedir ve bu, Teddy’e göre dünyayı ele geçirmiş, insanlığı felakete sürüklemekte olan gizli güçlerin işidir. Teddy doğru dürüst eğitim alamamış, paketleme işinde çalışan yoksul biridir ve etrafında olan bitene anlam verebilmek için elindeki imkanlarla (bir bilgisayar ve internet) gece gündüz araştırma yapar. Araştırmaları sonucunda büyük planı çözmüştür ve artık yapılacak şey bellidir: Dünyayı onların elinden kurtarmak.  Bu kötü niyetli gizli öznelerle mücadele etmek için Teddy kafası biraz yavaş çalışan kuzeni Don’u ikna eder ve harekete geçerler.

Filmin ikinci önemli karakteri, Teddy’ye göre büyük planın bir parçası olan Michelle Fuller (Emma Stone), dev bir biomedikal şirketinin CEO’sudur. Günümüz kurumsal hayatında sıklıkla karşımıza çıkabilecek hırslı, duygusuz yönetici stereotipi olarak sunulur bize. Tamamen başarı odaklı, sinik, materyalist bir robot. Kapitalist büyümeden başka bir şeyi umursamadığı halde, bir yandan da vitrin için politik doğruculuğun yani çalışan çeşitliliği ve mesai saatlerinin insanileştirilmesi gibi uygulamaların savunucusu gibi görünmeyi ihmal etmez. Olaylar geliştikçe düştüğü zor şartlar altında bile disiplini, kararlılığı ve manipülasyon becerileriyle CEO’luğunun hakkını verir. 

Bugonia

Böylece hikâye, iki karakterin psikolojik savaşına dönüşür. Fuller gördüğü kötü muameleye ve şiddete rağmen çelik gibi sinirleriyle soğukkanlılığını korur, hızlıca strateji geliştirir, manevra yapar. Teddy ise geçirdiği öfke krizleri ve şiddet patlamalarının arasında giderek daha tehlikeli bir hal alır. Giderek artan gerilim kanlı bir kabusa dönüşürken hikâyenin nereye bağlanacağına dair sorular belirir kafalarda: kim kazanacaktır? İşin aslı nedir, baştan beri gözümüzün önünde olan mı, hiç akla gelmeyen bambaşka bir senaryo mu yoksa?

Bugonia

Yönetmenin filmin sonunu bağlama biçimini beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama film Lanthimos’un ve görüntü yönetmeni Robbie Ryan’ın hikâyeleri görselleştirmedeki ustalığı ve oyuncuların başarısı ile sonuna kadar kendini ilgiyle izletiyor.  Değindiği konular itibariyle de bolca konuşulmaya, detaylı yazılarla tartışılmaya açık. Fakat özellikle hikâyenin bağlandığı yer konusundaki tercihin filmi biraz parodileştirdiğini söyleyebiliriz. Belki de post-truth çağında büyük resmi ortaya koyarak sistem eleştirisine soyunan filmlerin parodileşmesi kaçınılmaz, yönetmenler de bunu bildiklerinden inandırıcılığı korumak için genellikle kara komediye, sarkazma yaslanıyor. Yakın zamanda gösterime giren Paul Thomas Anderson filmi Savaş Üstüne Savaş da devrimciliğe benzer bir yerden bakmıştı. Devrimci mücadeleyle başlayan hikâye giderek bir kovalamaca ve aksiyon filmine dönerken kurumsallaşmış kötülük karşısında büyük ideolojik davaların hedefine ulaşabileceğine dair de karamsar bir tablo çiziyordu sonunda.

Son Söz

Her an yapay zekâ ile üretilmiş hayret verici reels videolarını ya da gerçek ve dehşetengiz katliam sahnelerini parmağımızın ucunda kaydırdığımız bir zamanda şaşırma eşiğimizin hayli yükseldiği kesin. Fakat daha dikkat çekici olan, artık telefondan video kaydıran tüketiciler için, komik ya da ilginç bir videonun gerçek mi yoksa yapay zekâ ürünü mü olduğunun çok da öneminin kalmaması. Bu nihilist boş vermişlik çağında, Lanthimos’un filmlerinde artık iyice kendini tekrara düştüğü, fikirlerini olur olmaz sahnelere boca ettiği eleştirileri bir yana, insanın doğaya ya da kendi türüne verdiği zararı tartışmaya soyunmuş bir sinema filminin üzerimizdeki etkisinin bu reels videolarından birinin üzerimizdeki etkisi kadar sürmesi ise kaçınılmaz…

Yazar: Müberra Dinler

Kaynakça:

Slavoj Zizek, Ideology between Fiction and Fantasy.

Slavoj Zizek, Larger Than Life

İlginizi Çekebilir!
81. Venedik Film Festivali: Venedik’in Büyüleyici Atmosferinde Sinema Şöleni