“Bir Şey Değil” Demeyenlerin Hikâyesi: Bulaşıkçılar

İçeriğinde absürt öğeler de barındıran dram türündeki Bulaşıkçılar oyunu, Myart & 484 Urban Garden yapım tarafından sahnelenip, lüks bir restoranın bulaşıkhanesinde çalışan üç kadının hayatını bizlerle paylaşıyor.
Bulaşıkçılar

Sadece sistem eleştirisi değil, aynı zamanda bireyin karar alma sürecindeki itimatsızlıklara ve çelişkilere ışık tutan, Morris Panych kaleminden çıkmış, Işıl Kasapoğlu yorumuyla perdeye taşınmış Bulaşıkçılar; açtığı kapılar, kapatmadığı pencereler ve suçlusu bulunmayan rutubet kokusuyla seyircisine güçlü bir saldırı başlatmış durumda.  

Teşekkür edilmeyenler, aslında sistemin görünmeyen, değerli parçalarıdır.

Bulaşıkçılar, sadece istenmeyen işi yapanların ya da düşük ücretlilerin değil, aynı zamanda toplumun ciddi bölümünü oluşturan gıkını çıkarmamaya alıştırılmış, maaşla çalışan kesimin hikâyesini sahneye taşıyor. Üstünü fosforlu kalemle çizdiği nokta, işçisini sömürüp tüketen çarpık ekonomik düzen olsa bile, oyunun pek çok noktasında düşündürücü, mizahi öğeler ışıl ışıl parıldıyor. Günü sıfır teşekkür alarak kapatanların, ay sonunda karın tokluğuna karşılık gelen maaşlarla sınanması, hikâyenin sadece başlangıcı. Kim bilir, belki de “Bir şey değil” diye karşılık verecekleri bir cümle duymak istiyordur bulaşıkçılar. Veya arkasında durdukları güzelliğin parçası olduklarını iliklerine kadar hissedebilmektir gayeleri.

Bulaşıkçılar

Jean Genet’nin Hizmetçiler adlı eserinin yüzleşmekte zorlanılan sertliğini ılıman bir iklime teslim etme fikriyle, düşüncelerimizin geçeceği yolları önceden ıslatmış bir oyunu andırıyor Bulaşıkçılar. Yeraltı edebiyatının dikenlerini erk sahibinden ziyade, ekonomik sistemin çarpıklığına ve toplumun kaybolan değerlerine batırmaktaysa hayli cömert olduğunu söyleyebiliriz.  

Zengin dekoruyla bulaşıkhane atmosferini yakalaması, kuşkusuz titiz bir çalışmanın eseri. Hemen hemen her detayın düşünülmüş olmasının yanı sıra; ışıltılı, lüks restoranların görünmeyen yüzünü gölgeli tonlarda verdiği karanlık sayesinde hafızalara çivi gibi çakıyor. Özellikle “buraya kirli giren her şey temiz çıkar” dürtüsünü uyandıracak maharetli ve emekçi ellerin çabukluğu, arka planda yakalanan karanlık ve sadece oyuncuların yüzüne vuran ışıkla birlikte, adeta bir gölge oyununa dönüşüyor.

Parolamız Üç: Kadın, Hayat ve Yorum

Bulaşıkçılar

Ekonomik sistemin sıradan dişlilerinden en belirgin ve bilinen olanı, ağır iş ve düşük maaşı kabul edip isyan etmektense, haline şükretmeyi meziyet sayan işçilerse şayet, bu sınıfı temsilen eden Dressler de pekâlâ bulaşıkhanenin patronu olabilir. Özge Özpirinçci’nin hayat verdiği karakter, yaptığı işe derinlik katacak felsefi açılımlarla, yoksulluk ya da ezilmişlikle mücadele etmek yerine, kendisini bütünün en kıymetli parçalarından biri olarak görerek başka türlü direniş gösteriyor hayata. Gerçekten uzak, kafasının içindekilerle yaşamaya alışmış Dressler’in psikolojisini anlamamıza belki de en iyi Chuck Palahniuk yardımcı olabilir: “Nasıl göründüğünüzle, kendinizi nasıl gördüğünüz arasındaki fark, çoğu insanı öldürmeye yeterdi.”

Ötekileşmişleri temsil etmenin bir tamam hakkını veren Moss rolündeyse Şebnem Sönmez’in, kendini akıntıya teslim edişine şahitlik ediyoruz. Hastalığını inkâr etmek ya da yıllarını verdiği işine Dressler gibi misyonlar yüklemek derdinde değil o. Onun için dışarda hiç kimse olmaktansa, işe yaradığı tek yeri ailesi bellemekten ötesi yok. Gitmek, yani restoranın görünmeyen yüzünü, iç organlarını terk etmek; hasta olmaktan, hatta ölmekten de beter. Chuck Palahniuk’un Tekinsiz romanında söylediği gibi Vampirlerin ölmemesinin muhtemel sebebi, kendilerini fotoğraflarda veya aynalarda görmemeleriydi.” Moss’u ayakta tutan şey de kesinlikle bunun aynısı.

Kaymak tabakadan alt kesime düşüp karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan Emmett rolündeyse Ahsen Eroğlu’nu görüyoruz. Zenginliğini kaybettikten sonra görünmez olmanın peşine düşen Emmett, hırslarını güçlükle törpüleyebileceği en iyi yere, bulaşıkların arasına sığınıyor. Zengin bir eş sayesinde paçayı kurtarmanın derdindeyken bile, eğrisiyle doğrusuyla bulaşıkları yıkayarak mutlu olmaya çalışan düzenin anlamsızlığına kafa tutmaktan da geri kalmıyor. Sert ve atılımcı tavrının Moss’u etkilemesi, alttakilerin kibriti ellerinde tutmalarına rağmen ateşe yaklaşacak cesareti bir türlü bulamamalarının güzel bir göstergesi. “Her şey göründüğü gibi olsaydı, eline aldığın deniz suyu mavi olurdu” diyor George Orwell, Hayvan Çiftliği’nde. Emmett, bu hikâyenin gözükmemeye çalışanıysa şayet, Moss düpedüz mavi olduğu anlaşılmayan deniz suyudur diyebiliriz.

Bulaşıkçılar

Bulaşıkçılar, gözlerine gün ışığı değmeden saatlerce çalışan, günün sonunda düşük ücret ve takdir edilmemeyle mükâfatlandırılanların ve çalıştıkları restoranda pişen yemekleri ancak tabak artıklarından tatma şansına sahip olabilenlerin karanlık dünyasıyla kucaklıyor izleyiciyi. Kıyamet de kopsa, kapıdan dışarı sızmaz bulaşıkçıların gürültüleri. Kavgaları, sevgileri, hatta nefretleri bile sonuçsuz ve o varışsız dünyada gizlidir. Mükemmel işleyen bir düzenin gözden ırak, değersiz parçası olmak Dressler gibilerine yeterken, sadece kim olduğunun bilinmesi Moss’u mutlu edebilir. Emmett gibileri içinse mühim olan değil, gerçekleşmeyendir kavganın asıl sebebi. Birileri kirlettikçe, yarım bıraktıkça mutlu olur, ötekilerse artıkları ve bulaşıkları temizledikçe.

Sonu olmayan, sürekli başa dönen bir hikâye Bulaşıkçılar. Hatta duvardaki saat gibi devamlı aynı hareketi yaparak değişen zamanın parçası olanların bastırılmış öfkesi, çıkmayan sesi.

Derinlikli karakterlerin hakkını veren üç başarılı oyuncuya eşlik ederek, “teşekkür” etmeyi ihmal ettiklerinize doğru tekinsiz bir yolculuğa çıkıyoruz.

İlginizi Çekebilir!
Palamut Zamanı: Derin Bir Karşılaşma ve Toplumsal Bir Yüzleşme