Cardiff’te 2025 yazında sahneye çıkan Liam ve Noel Gallagher, dünyanın dört bir yanından gelen hayranlarla stadyumu doldurdu. Aradan geçen 16 yıl; Gallagher kardeşler arasındaki kavgalar, sosyal medya atışmaları. Hiçbiri Oasis’in yeniden birleşmesine engel olamadı. Oasis, Live ’25 turnesi bittiğinde geriye bir belgesel bıraktı: Don’t Look Back in Anger. Prömiyerini yakın zamanda 83. Venedik Film Festivali’nde yapan, bu hafta da uluslararası sinema gösterimleri başlayan film, turnenin provalarına, sahne arkasına ve Oasis’in farklı jenerasyonlar üzerinde bıraktığı izlere odaklanıyor.

Ama asıl soru, dağılan kadrosuna ve Gallagher kardeşlerin yıpratıcı ilişkine rağmen, Definitely Maybe’nin 30. yıldönümünde açıkladıkları bu geri dönüş, farklı kuşakları aynı konserde buluşturacak gücü nereden alıyor? Oasis’in hikayesi bu noktada, bir müzik grubu olmanın ötesine geçiyor ve Manchester işçi sınıfı temsili, Britpop’un kültürel savaşı ve bugünün nostalji ekonomisiyle iç içe geçmiş bir vakaya dönüşüyor.
Manchester’da Başlayan Serüven
Oasis, 1991 yılında Manchester’da The Rain adıyla kuruldu. Gitarist Paul “Bonehead” Arthurs, bas gitarist Paul “Guigsy” McGuigan ve davulcu Tony McCarroll’dan oluşan grup, vokalist olarak kadrosuna Liam Gallagher’ı dahil ettikten sonra Liam’ın önerisiyle ismi Oasis’e döndü. Kısa süre sonra gruba katılan Noel Gallagher ise gitarist olmasının yanı sıra, yazdığı şarkılarıyla beraber grubun nasıl ilerlemesi gerektiğine dair de belirgin bir fikir getirdi. Bu iş bölümü, grubun kimliğini de baştan belirledi. Noel besteci ve stratejist, Liam ise ana vokal ve sahne yüzü. Bu ayrım, pratik bir görev dağılımı olduğu gibi, grubun hem itici gücü hem de çatışma kaynağı olacak hiyerarşi anlamına da geliyordu.

Grubun doğduğu zemin de tesadüf değil. Manchester, 1980’lerin sonunda işsizliğin ve ekonomik belirsizliğin izlerini taşıyan bir şehir olarak karşımıza çıkıyor. Gallagher kardeşler de baba şiddeti ve ekonomik güvencesizlikle şekillenen bir çocukluk geçirdi. Müzikleri de bu çevrenin sıkışmışlığı kadar ondan çıkma arzusunu da taşıyordu. Oasis’in müziğindeki belirgin taraf, işçi sınıfı kimliği üzerine bir müzik kurgulamaktan ziyade, bu sınıftan gelen gençlerin arzu ve özgüvenini dolaysızca ifade etmesiydi. Manchester’dan çıkan beş genç, kısa süre sonra dünyanın en büyük grubu olacaklarına inanıyordu. Daha da önemlisi, dinleyicilerini de buna inandırmaya başlıyordu.
Bu özgüven kısa sürede stüdyoya da taşındı. Oasis’in ilk albümü Definitely Maybe, 1994 yılında piyasaya çıktığında o zamana kadar en hızlı satan çıkış albümü unvanını aldı. Albümde yer alan “Rock ’n’ Roll Star”, “Supersonic” ve “Live Forever” gibi şarkılar, sözü geçen özgüvenin, müzikal anlamdaki karşılıklarını gösteriyordu. Ama grubu efsaneye taşıyan asıl hamle bir yıl sonra “(What’s the Story) Morning Glory?” albümü ile geldi. “Wonderwall”, “Don’t Look Back in Anger” ve “Champagne Supernova” gibi şarkılar, Noel’ın marş niteliğinde nakaratlar kurma becerisini somutlaştıran örneklerdi. Liam’ın sesi ise kişisel hisleri, kalabalıkların birlikte söyleyebileceği şarkılara dönüştürüyordu. Albüm, Oasis’i Britanya’nın en büyük gruplarından biri olmanın ilerisine götürerek uluslararası bir fenomene dönüştürdü.
Bu yükseliş, Britpop’un en çok konuşulan rekabetiyle aynı döneme denk geliyor. Her iki grubun 1995 yılında, aynı gün içinde single’larını yayımlaması – Oasis’in “Roll With It”i, Blur’un “Country House”u-, medyanın bunu “Britpop Savaşı”na döndürmesine neden oldu. Oasis, single mücadelesini kaybetse de “(What’s the Story) Morning Glory?” dünya çapında milyonlarca kopya satarak ABD’de de büyük bir başarı yakaladı. Bu yükselişin zirvesi kuşkusuz Oasis’in 1996 yılında Knebworth’te iki gece üst üste kapalı gişe konser vermesi. Binlerce kişinin izleyip milyonlarca kişinin bilet bulamadığı konser, Oasis’in kitlesel anlamda da başarısını da açıkça gösteriyordu.

Oasis’i bir gruptan fazlası haline gelişini ve efsaneye dönüşmesini açıklamak için satış rakamları tek başına yeterli değil muhakkak. Grubun yükseldiği dönem, İngiltere’nin yeni bir kültürel özgüven inşa ettiği yıllara denk geldi. 90’ların ortasında İngiltere, uzun bir durgunluk döneminin ardından kendine ait yeni bir hikaye arıyordu. Bu arayış “Cool Britannia” adını aldı ve Oasis, bu dönemin öne çıkan yüzlerinden biri oldu. Bu temsiliyetle birlikte, sıradan bir müzik grubu olmaktan çıkıp döneminin sembolü haline geldi.
Grubun görsel ve kültürel kimliği de elbette bu etkiyi güçlendirdi. Parkalar, bol kotlar ve Adidas eşofman üstleri, Oasis ile özdeşleşti. Gallagher kardeşler rock yıldızları gibi görünüyorlardı ancak geldikleri çevreyi ve aksanlarını geride bırakmıyordu. Bu durumun Oasis ile dinleyicileri arasındaki mesafeyi azalttığını söylemek mümkün: Sahneyle seyirci arasındaki mesafe kapanıyor, dinleyici kendi yansımasını görüyordu.
Zirveden Çözülmeye
Grubun ilk iki albümünün ardından üçüncü albümlerine yönelik beklenti inanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. 1997 yılında yayımlanan “Be Here Now” çıktığı hafta İngiltere tarihinin en hızlı satan albümü oldu. Ama coşku uzun sürmedi. Albümde yer alan uzun şarkılar ve aşırı prodüksiyon eleştirilerin odağına yerleşti. Grup üyelerinin giderek artan uyuşturucu kullanımı da konuşulan başka bir meseleydi. “Be Here Now”, Oasis’in ticari başarısını koruyan bir albümdü ancak yaratıcı anlamda da yönünü kaybetmeye başladığını gösteren bir kırılma olarak yorumlanabilir.

Bu dönem, grubun kadrosunda da istikrarsızlığın başladığı yıllara da denk geldi. Davulcu Tony McCarroll, 1995 yılında Noel tarafından zaten gruptan çıkarılmış ve yerini Alan White almıştı. Kurucu üyeler Bonehead ve Guigsy, 1999 yılında kısa aralıklarla gruptan ayrıldı. Yerlerine ise Gem Archer ve Andy Bell geldi. Bu değişikliklerle birlikte 2000’lerin başında Oasis’in ilk dönem kadrosundan yalnızca Gallagher kardeşler kaldı. Oasis, yeni üyelerle albüm yapmaya ve büyük turnelere çıkmaya devam etti. Fakat grubun ulaştığı zirvenin, beraberinde yaratıcı baskıyı ve kadro içindeki bağların da çözülmesini getirdiği söylenebilir.
İki Kardeş, Bir Sahne

Kadro yıllar içinde değişse de Oasis’in merkezindeki asıl gerilim hep aynı kaldı: Gallagher kardeşlerin ilişkisi. Bu ilişki, grubun yaratıcı kaynağıyken aynı zamanda istikrarsızlığının da nedeniydi. Noel yaratım açısından kontrolü elinde tutan isimdi. Liam ise, Oasis’in yüzü olarak başka türden bir güce sahipti.
İki kardeş arasındaki çatışmalar, grubun ilk yıllarından itibaren kamuoyunun önünde yaşanıyordu. 1994 yılında Los Angeles’ta kötü geçen bir konserde Liam’ın Noel’a tefle vurması, Noel’ın geçici olarak gruptan ayrılmasına yol açtı. 1996’da ise Oasis’in MTV Unplugged performansında boğazının ağrıdığını söyleyen Liam sahneye çıkmadı ve yerine vokalleri Noel üstlendi. Konseri balkondan izleyen Liam, performans boyunca Noel’a laf attı. Kısa bir süre sonra Liam, Amerika turnesine katılmayı reddetti. Bunlar dışında Liam’ın Noel’ın kızı hakkında söyledikleri, Noel’ın bir kez daha gruptan geçici olarak ayrılmasına sebep oldu.
Kavgaların sebebi, kişisel bir sürtüşme olduğu gibi aynı zamanda bir otorite mücadelesiydi. Tüm bu çatışmalar, Oasis’in işleyişini zorlaştırırken grubu besliyordu da. Kardeşlerin tartışmalarından oluşan ses kaydı “Wibbling Rivalry” adıyla yayımlanmış ve aralarındaki gerilim müziklerinden bağımsız olarak da tüketilen bir gösteriye dönmüştü. Yaratıcı ortaklık ile yıkıcı rekabet böylece aynı kaynaktan besleniyordu. Aralarındaki gerilim bir süre boyunca Oasis’i canlı ve öngörülemez tuttu ama zamanla, birlikte çalışmalarını neredeyse imkansız hale getirdi.
Yıllardır biriken gerilim, 2009 yılında Paris yakınlarında gerçekleşen Rock en Seine festivalinde zirveye ulaştı. Sahneye çıkmadan önce kuliste patlak veren kavgada Liam, Noel’ın gitarını fırlatıp kırdı ve konser iptal edildi. Birkaç saat sonra Noel, grubun internet sitesi üzerinden yaptığı açıklamada Oasis’ten ayrıldığını duyurdu: “Liam ile bir gün daha çalışmaya devam edemezdim.” Kısa süreli ayrılıklardan sonra, grup böylelikle tek bir cümle ile dağılmış oldu.
Noel’ın Paris’teki ayrılık kararından yıllar sonra 2024 yılında gelen turne haberi ise Oasis’in hikayesinde yeni bir dönemi işaret ediyordu. Gallagher kardeşler ayrılığın üzerinden 16 yıl geçtikten sonra yeniden aynı sahneye çıkacaktı. Live ’25 turnesi biletlerinin satış döneminde bilet fiyatlarının beklenmedik biçimde yükselmesi ve ardından gelen “Don’t Look Back in Anger” belgeseli, bu buluşmanın gerçek bir uzlaşı mı yoksa planlı bir ticari proje mi olduğu sorusunu da beraberinde getirdi haliyle. Bununla birlikte grup, daha birkaç gün önce 2027 yılı için ikinci bir dünya turnesi daha açıkladı. Bu da reunion’ın tek seferlik bir olay olmadığını gösteriyor. Üstelik turnenin Knebworth’te verilecek konserlerle sona erecek olması da bilinçli bir kurgu olarak yorumlanmaya oldukça açık.

Tüm bunlar, bir araya gelişi nostalji endüstrisinin çıktılarından biri olarak değerlendirmeyi de mümkün kılıyor.
Kısaca, Gallagher kardeşlerin ne ölçüde gerçekten uzlaştığını ya da profesyonel bir ateşkes sağladığını dışarıdan bilmek mümkün değil. Aynı zamanda bu geri dönüşün ticari yönü, konserlerde yaşanan duygunun sahici olmadığı anlamına da gelmiyor. Oasis’in bugün taşıdığı değer, Gallagher kardeşlerin arasındaki çatışmadan daha başka bir anlama da sahip. Grubu ilk döneminden beri takip edenlerle daha sonradan keşfeden genç kitlenin aynı şarkıları birlikte söyleyebilmesi nesiller arası bir buluşmaya da zemin oluşturdu. Tüm bunlarla birlikte düşündüğümüzde Oasis bugün hem geçmişi yeniden üreten bir nostalji projesi hem de yeni dinleyicileriyle birlikte varlığını sürdüren kültürel bir miras olarak karşımızda duruyor. Oasis efsanesini bugün hala canlı tutan belki de bu: Grubun geçmişteki yerini korurken yeni kuşaklarla bağ kurmayı sürdürebilmesi.