Şakir Paşa Köşkü’nün Çocukları
Büyükada’daki Şakir Paşa Köşkü’nde 6 Aralık 1901 tarihinde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Bu kız çocuğu ilerleyen yıllarda Türkiye’nin ve hatta dünyanın tanıdığı bir ressam olan Fahrelnissa Zeid olacaktır. Oldukça kalabalık bir ailede dünyaya gelen ve nüfus kütüğüne Fahrünnisa Emine olarak kaydedilen sanatçının babası Şakir Paşa altı dil bilen, asker kişiliğinin yanı sıra sanata büyük ilgi duyan entelektüel bir kişiliğe sahiptir. Çocuklarının eğitimi konusunda da bu anlamda büyük bir katkı sunmuştur. Onları Batı tarzı bir eğitimle yetiştirmekle beraber doğdukları toprakların gelenekleriyle de harmanlamıştır.

Soyut resim yapmamın birkaç nedeni oldu. 1938’de Bağdat’a ilk gidişimde kaldığım sarayımsı evin penceresinden sabahın erken saatlerinde, başlarında taşıdıkları yoğurt kaseleriyle pazara giden kadınların çok hızlı geçişlerini gördüm. Çocukluğumda da pencereden baktığımda insanları kafesin arkasından görürdüm. Daha doğrusu gördüklerim kişiler değil, onların renkleriydi. Bu yüzden resimlerimde renkleri siyah çizgilerle böldüm.
Fahrelnissa Zeid
Şakir Paşa ilk eşini kaybettikten sonra ikinci evliliğini Sare Hanım’la gerçekleştirir. Bu evlilikten doğan altı çocuk küçük yaşlarından itibaren sanatla iç içe olmuş ve köşke gelen çeşitli hocalardan dil dersleriyle birlikte keman, resim ve piyano eğitimi almışlardır. Bu sayede çocuklar ve hatta onlardan doğacak olanlar da ilerleyen yıllarda sanatın pek çok dalında parmakla gösterilen kişilere dönüşeceklerdir. Fahrünnisa’nın ağabeyi Türk edebiyatının önemli kalemlerinden Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), kız kardeşi gravür sanatı denilince akla gelen ilk isimlerden olan Aliye Berger, yeğeni Füreya Koral ise Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olacak ve bu aile, her biri ayrı karakterleriyle sanat tarihine imzasını atacaktır.

Sarsılan Dengeler ve İlk Evlilik
Henüz çocuk sayılabilecek yaşlarda kalemini kâğıt üzerinde resimle konuşturan Fahrünnisa’nın Damde de Sion’daki eğitim hayatı savaşın etkisiyle yarıda kesilmek zorunda kalır çünkü Osmanlı İmparatorluğu Fransa karşısında yer alır. Okulu kapatılınca eğitimini Pansion Braggiotti’de tamamlar. Oxford’daki eğitimini yarıda bırakarak Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi alan ağabeyi Cevat Şakir’in Fahrünnisa’yı yönlendirmesiyle resme ilgisi gün geçtikçe artmaya başlar. 1919 yılına gelindiğinde ise kendi isteğiyle Sanâyi-i Nefîse Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi)’ne gider.
Savaşın etkisi ülkede her alanda hissedilirken aile kendi içinde de savaştan çıkmışçasına yorgundur. 1914 yılında ağabey Cevat Şakir’in babalarını öldürmesi ile başlayan trajik durum ve ardından yaşanılan kriz süreci ailede dengelerin sarsılmasına neden olur. Cevat Şakir’in sürgün hayatı başlarken diğerleri içinse hayat bir şekilde devam etmek zorundadır. İstanbul İngiliz ve İtalyanların işgali altındadır. Aile üyelerinden olan büyük damat Emin Koral cephede, diğer damat ise Malta’da sürgündedir.
Oldukça alımlı ve güzel olan Fahrünnisa için talipler gelirken anne Sare Hanım bir seçim yapar. Seçilen kişi Fecr-i Ati grubu ve Servet-i Fünûn yazarlarından olan ama aynı zamanda Osmanlı tütün monopolüne sahip Fransız kökenli Tütün Reji şirketinin müdürü olan İzzet Melih Devrim olur. Sare Hanım’ın bu seçimi uygun bulmasının sebebi açıktır; yeni gelen damat hem iyi bir eğitim almış ve geliri yerinde birisidir hem de ailenin başında duracaktır. Bu evlilik bir yandan İzzet Melih’in çapkınlıkları gölgesinde devam ederken diğer yandan da İzzet Melih’in annesi ve kız kardeşi ile ilk evliliğinden olan kızı Remide etrafında şekillenmeye başlar.
Farklı Bir Anne: “Sanatla Var Olun!”

14 yıl boyunca sürecek olan Devrim çiftinin evliliğinden üç çocuk dünyaya gelir. Devrim çiftinin ilk çocukları Faruk, kızıl hastalığı olarak bilinen bir enfeksiyon sonucu iki buçuk yaşında vefat eder. Fahrünnisa yıllar sonra yaşadığı bu dönemi şöyle aktarır.
Kendimi bütün dalları balta ile kesilmiş bir ağaç gibi hissediyordum. Duyduğum ıstırap öylesine şiddetliydi ki, o zamana kadar ve ondan sonra çektiğim bütün acılar onun yanında hiç kaldı. Yaşam boyu acıya bağışıklık kazanmıştım.
Fakat yaşam ona iki çocuk daha verir. Ailenin genlerine işlemiş olan sanatçı ruh bu evlilikten doğacak olan çocuklara da geçer. Bu sebeple ilerleyen yıllarda annesiyle gizli bir rekabeti beraberinden getirecek olsa da oğlu Nejad Melih Devrim’i ressam ve kızı Şirin Devrim’i de tiyatro sanatçısı ve yazar olarak tanırız.
Fahrünnisa farklı bir annedir. Onun için maddi kaygılar yoktur. Bunların yerine sanatla varlık gösterileceğine inanır. Çocuklarının da maddi değerleri bir kenara bırakarak sanatla var olmalarını ister. Fahrünnisa’yı deniz manzaralı ve gösterişli evinde ağırlayan kızı Şirin Devrim, annesinin bu yaklaşımını “…Ben seni bunun için mi yetiştirdim?” diye onu azarladığından bahsederek açıklar ve ekler; “…Ağabeyim de ben de annemize kendimizi beğendirebilmek için sanatla uğraştık…”
Oğlu Nejad Devrim ile aralarında resim konusunda hep bir rekabet olur. İlerleyen yıllarda annesinin Paris Ekolü içerisinde yer alması için onu sanat çevreleriyle tanıştıran oğluyla yaşadığı bu çekişmeli süreç karşılıklı olarak çalışmaların küçümsenmesine kadar varır. Eleştirilerin son durağı ise birbirlerinin ressamlığını yok saymaları olur.
Ben kendim de her resim yaptığımda bütün canlılarla, yani varoluşun sessiz çeşitliliğinin toplamı olan evrenle bir çeşit yek vücut olma haline girdiğimi fark ederim. O zaman kendim olmaktan çıkar, kaya ve lav püskürten bir volkan gibi, o resimleri püskürten benlikten arınmış bir yaratma sürecinin parçası olurum…”
Fahrünnisa Zeid, İstanbul Kadın Müzesi
Fahrünnisa ve İzzet Melih Devrim: Davetlerin Aranılan Çifti
Sanatçının kendine has, tuvalinden taşan aykırı çizgileri kişiliğinin birer yansıması olarak kabul edilir çünkü o alışılagelmiş şeylerden, sıradanlıktan çok uzaktır. Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ne başladığında da bu yönü kendini gösterir. Akademide yaptırılan yağlı boya çalışmalarından ve bu gelenekten hoşlanmaz. Kendi isteği ile kaydolduğu gibi yine kendi arzusuyla akademiyi bırakır.
İzzet Melih ile olan evliliğinin ona sunduğu renkli ve sosyal yaşam tarzını sonuna kadar kullanmasını ve bunu kendi lehine çevirmesini ustaca becerir. Her sene eşi ile gittiği Paris’te savaş sonrası Avrupa’da sanatın yükselen sesine kulak verir. Fahrünnisa artık Avrupa’nın entelektüel, sanat dolu çevrelerinde “Fahrelnissa” olarak davetlerin aranılan ismi olmaya başlar. 1927 yılında ise Académie Ranson’un Stalbach Atölyesi’ne kaydolur. İçinden gelen aykırı desenlere yön verebileceği bir özgürlük alanı bulan Fahrünnisa burada soyut sanatın çeperlerini zorlamaya başlar. Paris’te geçen bir senenin ardından İstanbul’a döndüğünde Paris’teki hocası Bissiére’nin sanatı üzerindeki etkilerini Namık İsmail Atölyesi’nde tuvaline yansıtmaya başlar.
Sınır Tanımayan Bir “Doğu” Prensesi

İzzet Melih Devrim ile geçen 14 yılın ardından evliliğini sonlandıran sanatçı 1934 yılında Prens Emir Zeid ile evlenir. Ürdün Kralı Abdullah ile Irak Kralı I. Faysal’ın küçük kardeşi Prens Emir Zeid Ankara Büyükelçisi olarak görev yapmaktadır ve Fahrünnisa artık bir prensestir. Bundan sonra tablolarındaki imzası ise ismini Arapça’ya uyarladığı “Fahr-El Nissa Zeid” olacaktır.
Ankara’daki görevinin ardından Berlin ve Londra’da ülkesini temsil eden Prens Zeid’e Fahrelnissa da eşlik eder. Bu evlilikten dünyaya gelen oğulları Raad Bin Zeid de Berlin’de dünyaya gelir. Bir yandan sefirelik görevini yerine getirirken Avrupa’nın başkentlerinde sanatını beslemeye devam eder. Prens ise ona ve onun aykırı kişiliğine hoşgörüyle yaklaşıp sanatına her zaman destek olur. El üstünde tutulduğu bir yaşam süren Fahrelnissa Avrupa’da gün geçtikçe tanınan bir isim haline gelir. Adolf Hitler’in konuğu olarak Reich Şansölyeliği’nde çay içme davetlerine katılırken Hitler ile sanat üzerine konuşmalar yapar.
O, veren, verici bir kadındı. Güneş verirdi, takılarını verirdi, ruhunu verirdi.
Dına Vıerny
1938 yılında Hitler Almanya’sının Avusturya’yı ilhakı ile Kral naibi olan Prens Emir Zeid’in görevi yarıda kesilip Bağdat’a çağrılır. Eşiyle birlikte Bağdat’a yerleşen sanatçı için 10 yıl sürecek olan büyük bir depresyon süreci de böylece başlamış olur. Hiç bilmediği bir ülkede bambaşka kültürler ve inançlarla karşılaşan sanatçı burada pek çok medeniyetin izini sürer ve eserlerinde Batı’nın esintilerini Doğu’nun rüzgârıyla buluşturmaya başlar.
Hastalığının farkında olan Fahrelnissa Paris’e giderek tedavisine başlar. İyileştiğine olan inançla İstanbul’a dönse de kısa bir süre sonra depresyon süreci yeniden başlar. Bu sebeple bu kez Budapeşte’de bir sanatoryuma kendisini kapatarak burada kiraladığı bir dairede çalışmalarını sürdürür. İntihara teşebbüs ettiği bir dönemi geride bırakan sanatçı 1940 yılında yeniden İstanbul’a dönmeye karar verirken Budapeşte’de yaptığı tabloların çoğunun bu yolculuk sırasında çalınacağından habersizdir.
Fahrelnissa’nın yaşadığı tüm bu sancılı süreç eserlerine de yansımaya başlar ve desenlerindeki vurguyu artırır. Sınır tanımaz karakteri tuvallerinde de kendisini gösterir. 6 metreye kadar varan tuvallerinde soyut semboller adeta sonsuzluğa kapı aralar. Farklı ve özgün bir sanat anlayışıyla fırçalarındaki keskin darbeler, renklerin dinamizmiyle sarsılır. Onun resimlerinde sınır tanımayan bir başkaldırı vardır ve o tuval ile baş başa kaldığında bunu kazanılması gereken bir savaş olarak tanımlar.
En Etkin Yıllar
Fahrelnissa Zeid kader çizgisini sanatıyla mayalamış, Doğu ve Batı kültürlerini renk paletinde ustaca harmanlamış çılgın bir kadın…
Sanatının en etkin olduğu dönemler olan 1940 ile 1970 yılları arasında sayısız sergi açar. İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra üvey kızı Remide Hanım ve dönemin önde gelen sanat eleştirmenlerinden olan eşi Fikret Adil, Fahrelnissa’yı Büyükdere’de bulunan Şerifler Köşkü’nde ziyarete gider. Onun resimlerini ilk kez gören Fikret Adil oldukça etkilenir ve Fahrelnissa’yı D Grubu ile bir araya getirir. Böylece Fikret Adil, Fahrelnissa’nın İstanbul’daki profesyonel sanat ortamına girmesine kapı aralar.

Türkiye’de otuzun üzerinde sergi açacak olan Zeid, ilk kişisel sergisini 1945 yılında Maçka’da bulunan Ralli Apartmanı’ndaki dairesinde açar. Tüm eşyaların bir depoya kaldırıldığı bu dairede 172 eserini sergilerken bir yandan da kendinden emin duruşuyla çılgınlığını da sergilemiş olur. Fikret Adil’in “Evde sergi olmaz, kimse gelmez!” demesine karşılık “Eğer yapıtlarım iyiyse herkes gelir ve ben resme devam ederim. İyi değilse de en azından durumu anlar ve bu işe son veririm.” diyen Fahrelnissa bu düellonun kazanan tarafı olur. Dairedeki bu sergiye ilgi gün geçtikçe artar, öğrencilerden dönemin entelektüel çevresine kadar herkes akın akın sergiyi gelmeye başlar. Her gün 100’e yakın ziyaretçinin geldiği sergi için basılan davet katalogları tükenip yeniden basılır.
O aynı zamanda Doğu’nun ruhunu, bizim Batı’nın dinamizm gücünü mükemmel bir alaşımla karıştırıyor.
Andre Parınaud
Kariyerinde yeni bir döneme başlayarak uluslararası sanat arenasına adım atan sanatçı savaş sonrası Avrupa’sında Londra, Paris, Amsterdam, Bristol ve New York’ta sergiler açmaya başlar. Londra’daki ilk sergisinin açılışını İngiltere Başbakanı’nın eşi yaparken İngiltere Kraliçesi Elizabeth sergiyi onurlandırır. O artık sadece bir prens eşi değil aynı zamanda önemli isimlerin yakından takip ettiği tanınmış bir sanatçı ve de Paris Ekolü’nün de bir prensesidir.

Devrimle Gelen Kayıplar
Takvimler 1958 yılını gösterdiğinde ise savaşın etkileri Fahrelnissa’nın yaşamını bir kez daha şekillendirir. Irak’ta gerçekleşen 14 Temmuz Devrimi sonrasında Kral ve tüm yakın akrabaları öldürülürken, o sırada Ishia Adası’nda tatilde olan Zeid çifti ve oğulları Raad şans eseri kurtulur. Bağdat’ta yeni kurulan hükümet Londra’da görev alan Prens’in görevine son verince Fahrelnissa ve eşi elçilik binasından ayrılarak başka bir daireye taşınır. Sanatçı bu dönemi şöyle aktarır.
Kocam kayıp bir insana dönüştü, ülkesiz, ailesiz, işsiz ve dostsuz bir insan oldu. Küçük bir daireye yerleştik ve artık emrimizde çalışan hizmetçiler kalmamıştı. Artık sanatı bırakmaya ve mutfak, ev, bulaşıklar ile ilgilenmeye karar verdim ve yemek yapmaya başladım. En önemli amacım da kocamla ilgilenmekti.

Durum her ne kadar zor olsa da Fahrelnissa içinde fırtınalar koparan sanat rüzgarına bu kez pişirdiği tavuk ve hindilerin kemiklerini boyayarak kapılır. Çift bir süre sonra Paris’e yerleşme kararı alır. Sanatçının bu dönemde yaşadığı güvensizlik hissi eserlerine de yansımaya başlar ve gizemli, mistik bir dünyanın içerisindeki siyah çizgilerle bezenmiş belirsiz imgeler tuvallerine yerleşir.
Portreler, Amman ve Ölüm

Fahrelnissa 1970 yılında eşinin vefatı sonrası bir süre daha Paris’te yaşar. 1975 yılında ise Ürdün’de bulunan oğlunun yanına giderek Amman’a yerleşir ve ölümüne kadar burada yaşamını sürdürür. Eşinin vefatıyla yas tutup çekilmek yerine sanatıyla yaşamına devam etmeyi seçer. Zeid, Amman’a modern sanatı getiren ilk kadın ressam olur. Burada daha çok portre çalışmalarına yoğunluk verir. Portrelerinde yer alan kişileri hem ruhsal yönleriyle hem de toplumsal kimlikleriyle tuvaline yansıtır. Genellikle de yakın çevresindeki kişileri modeli olarak seçer. Burada kendi adını taşıyan (The Fahrelnissa Zeid Royal Institute of Fine Arts) bir sanat enstitüsü kurarak pek çok öğrenci yetiştirir ve sergiler açmaya devam eder.
Bence portre ve soyutlama arasında çok büyük bir fark yok. Bir insan en az yüz tane insan figürü çizebilir ve hiçbiri birbirine benzemez. Çünkü bu bir fotoğraf değil, bütün içsel geçişleriyle bir insanın ruhu, onun geçmişi ve o anda benim gözümün önüne gelen tüm medeniyetler.
Fahrelnissa Zeid
Fahrelnissa Zeid’in eserlerine bakıldığında yaşamı boyunca geçirdiği evreleri sanatına yansıttığı görülür. İlk başlarda minyatür kurguya uyan figürlü kompozisyonların kadınıyken, ilerleyen dönemlerde soyut kompozisyonlarında renklerin enerjisini kaleydoskoptan bakarcasına coşkulu ve sınır tanımayan bir biçimde sunar. Eşini kaybettikten sonra ise özellikle darbe sonrası yaşadığı korku, endişe ve yalnızlık süreci sanatçının ruhunda güvensizlik hissini tetiklemeye başlar. Bu sebeple yakın çevresindeki sevdiği kişilerin psikolojilerini yansıtmaya çalıştığı tablolara ağırlık verir. Tezatlıkların kadını olan Fahrelnissa’nın dışarıdan bakıldığında son derece renkli görülen yaşamı gibi tabloları da renklerle dans eder ama yakından bakılınca yaşanılan dramların izleri tek tek kendisini belli eder. Eserlerinde kendine has üslubuyla imzasını fırçasında taşıyan sanatçı 5 Eylül 1991 yılında vefat eder. Öldüğünde Ürdün Kralı tarafından ulusal yas ilan edilir ve devlet töreniyle uğurlanır.
Evrensel Bir Çılgın

Sanatçının eserleri tartışılırken ortaya çıkan iki farklı görüş bulunur. Bunlardan biri oryantalist bir bakış açısıyla değerlendirilip onun İslam-Arap medeniyetlerinden etkilendiğini belirtir. Özellikle Fransız literatüründeki kaynaklarda bu bakış açısı oldukça yaygın olarak görülür. Oysa Fahrelnissa’nın sanatını indirgemeci bir yaklaşımla tek tipte anlatmak olanaksızdır. Diğer taraftan İngiliz resepsiyonu daha özgür bir bakış açısıyla değerlendirmede bulunur. Fransız sanat ortamının ötekileştirici yaklaşımını sanatçı yaşadığı dönemde aşamasa da 2017 yılında Tate Modern’de gerçekleştirilen retrospektif sergisi ve özellikle “Cehennemim” adlı tablosu onun dünya sanatçısı olduğunun altını kalın harflerle çizmeyi başarır.
Bilinçli bir şekilde özellikle Türk geleneğine bağlı bir sanatçı olmadım asla. Tabii o geleneğin içinden yetiştim […] fakat kendimi bildim bileli, birçok Amerikalı, Fransız veya İngiliz arkadaşım, meslektaşım kadar genel anlamda ‘soyut’ okula ait bir sanatçı oldum.
Fahrelnissa Zeid

Aykırılığı, sıradan olmayana meyli, kendinden emin duruşu ve çok renkli kişiliği ile bu hayattan geçen Fahrelnissa Zeid bugün kraliyet mezarlığında eşi Emir Zeid’in yanında sonsuz uykusuna dalmış olsa da onun eserleri hala daha dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelerde ve özel koleksiyonlarda sergilenmeye devam ediyor.
Kapak Fotoğrafı: ©Samuel Cole/Tate Modern