Frederick Bruce Thomas, 1920’lerin İstanbul’unda Pera’nın tozlu kaldırımlarında yürürken, Mississippi’deki pamuk tarlalarından çok uzaktaydı belki. Fakat aslında tam da o tarlaların ortaya çıkardığı bir özgürlük arayışının merkezindeydi. Mississippi’de başlayan bu hikaye, önce Moskova’ya sonra da İstanbul’a uzanacaktı. Thomas’ın hayatı bir yerde 20. yüzyılın başlarındaki insan hareketliliğinin de hikayesiydi.
Thomas’ın Mississippi’de Başlayan Yolculuğu

Frederick Bruce Thomas, 1871 yılında Mississippi’de Amerikan İç Savaşı’ndan sonra özgürlüğüne kavuşmayı başarmış siyah Amerikalı bir ailede doğdu. Ailesi özgürlüğe kavuşmuştu fakat o dönemin Amerika’sında özgür doğmuş olmak eşit yurttaşlık hakkına sahip olmak anlamına gelmiyordu. Yeniden Yapılanma Dönemi’nin bitmesiyle ABD’nin güney eyaletlerinde kurulan sistematik ayrımcı düzen siyahların hem ekonomik hem de toplumsal hareketlilerini diğer yurttaşlara göre sınırlandırıyordu. Eğitim, mülkiyet, siyasal alanda teslimiyet ve günlük hayatın hemen hemen her alanında bazen görünür bazen görünmez engeller bulunuyordu.
W. E. B. Du Bois dönemin dinamiklerini şu sözlerle özetliyordu:
Yirminci yüzyılın temel meselesi renk çizgisi problemidir; yani dünyanın çeşitli yerlerinde, Afrika’da ve Amerika’da, Asya ve Avrupa’da, sömürge ve bağımsız halklar arasında uzanan, ten rengi ve ırk farklılığı üzerinden örülen o aşılmaz çizgi… Bu çizgi, modern insanın zihnini ve dünyasını ikiye bölen, insanın kendine yabancılaşmasına neden olan temel kırılmadır.
Thomas’ın hayatının ilk gençlik yılları da tam olarak bu çizginin ortaya çıkardığı bir atmosferde geçiyordu. Ailesinin ekonomik açıdan nispeten varlıklı bir konumda olması onları güvenli bir ortamda tutmak için yeterli olmadı. Babasının arazi anlaşmazlığı nedeniyle öldürülmesi Thomas’ın hayatında önemli bir dönüm noktasıydı. Siyah Amerikalıların çoğu o yıllarda ABD’nin kuzey eyaletlerine göç ederken onun kararı daha farklı bir yöndeydi: Ülkeyi tamamen terk etmeyi planlamıştı. Thomas’ın ülkeden ayrılma hikayesi sadece ekonomik nedenlerle açıklanamazdı. O Amerika’da bir siyah olarak önüne çıkarıların ötesinde bir hayat kurmak istiyordu. Hem fiziksel sınırları aşacak hem kendi kişisel sınırlarını keşfedecekti.
Moskova’da Kurulan İkinci Hayat
Yeni bir hayat kurma sürecinde Thomas, Avrupa’ya ulaştıktan sonra yönünü Moskova’ya çevirdi. Bu tercih ilk başta sıra dışı bir tercih gibi görülebilir ama o dönemin koşulları düşünüldüğünde aslında o kadar da şaşırtıcı değildir. Moskova o yıllarda yeni tüketim kültürlerinin ortaya çıktığı ve eğlence sektörünün gittikçe geliştiği bir kentti.
Thomas Moskova’ya ilk gittiği yıllarda otellerde ve restoranlarda işçi olarak çalıştı ve uzun zaman geçmeden yöneticilik pozisyonlarına yükseldi. İnsan ilişkilerindeki başarısı, farklı kültürlerle ilişkileri kurabilmesi ve ticari yeteneği onu Moskova’da yükselen girişimciler arasına taşıdı. Bir süre sonra vatandaşlık aldı ve Rusya’da Fyodor Fyodorovich Thomas adıyla tanınmaya başladı.
Thomas’ın bu süreçte kazandığı şey sadece para değildi. Kendi sınırlarını görmüş ve aşabilmişti. ABD’de daha çok ten rengi üzerinden tanımlanan bir insanken Moskova’da başarılı bir girişimci olarak anılmaya başlanmıştı. Tarihçi Vladimir Alexandrov, “Thomas’ın hikâyesi modern dünyanın ani hareketliliklerine bir ayna olma niteliği taşıyor.” sözüyle Thomas’ın hayatının yaşadığı dönemi nasıl yansıttığını gösteriyor.
Devrim Sonrası Sürgün
1917 Devrimi’nden sonra Rusya’da değişen şey sadece yönetim değildi. Thomas’ın yıllarca çalışıp kurduğu ekonomik düzenin ticari zemini de yara almıştı. Kurduğu ve büyüttüğü işletmelere devlet tarafından el konuldu ve bu nedenle yıllar boyunca kurduğu ekonomik düzen kısa sürede çöktü. Thomas hayatını bir kere daha baştan kurmak zorunda kalmıştı.
İstanbul o dönemde Rusya’dan kaçan binlerce insan için güvenli bir liman haline gelmişti. Devrim nedeniyle ülkeden ayrılan aristokratlar, askerler, sanatçılar, müzisyenler ve tüccarlar şehre yeni bir kültürel hareketlilik getirmişti. Thomas da İstanbul’a yaşanan bu büyük göç dalgasında yerini almıştı. Bu göç sürecinde Moskova’daki servetini yanında getirememişti fakat yıllara dayanan deneyimi, kurduğu ilişkiler ve girişimcilik becerileri onunlaydı.
Pera’da Yeni Bir Başlangıç ve Maksim’in Doğuşu

Pera 1920’lerin ilk zamanlarında İstanbul’un en hareketli bölgeleri arasındaydı. Akşam saatlerinde Grand Rue De Pera boyunca yürüyen biri aynı sokakta Fransızca’yı, Rusça’yı Türkçe ve Yunanca’yı duyabiliyordu. Kafeler hep dolu olur, tiyatroların önünde kuyruklar oluşur ve şehirdeki gece hayatı sabaha kadar devam ederdi.
Rusların gelişi şehirde müzikten mutfağa, eğlence anlayışından günlük hayata kadar birçok alanda yeniliklerin çıkmasında etkili olmuştu. Thomas bu dönüşümü erken fark eden isimlerden biriydi ve İstanbul’un değişen ritmiyle uyumlu yeni bir mekan tasarladı. Tasarlanan bu yeni mekan Maksim Gazinosu’ydu. Avrupa tarzı müziğin, dansın ve gece hayatının giderek attığı bu dönemde kurulan Maksim Gazinosu kısa sürede dikkatleri çekmeye başladı.
Adını Paris’in ünlü Maxim’s restoranından alan bu mekân, yalnızca şık bir eğlence adresi anlamına gelmiyordu. Maksim’in en önemli özelliği, dışarıda birbirine selam bile vermeyecek insanların içeride cazın aynı notasında baş salladığı bir mekan olmasıydı. Akşamları aynı saatlerde sürgündeki bir Rus subayıyla bir Levanten tüccarın ya da yabancı bir gazetecinin aynı salonda bulunması mümkündü.
Bir masada sürgündeki Rus aristokratlar otururken, başka bir masada diplomatlar, gazeteciler, sanatçılar ya da İstanbul’un seçkin ailelerinden insanlar oturabiliyordu. İstanbul’un çok kültürlü yapısı burada en açık şekilde görünür hale geliyordu. Maksim’in başarısı tam da bu karşılaşma alanını oluşturma gücünden kaynaklanıyordu.
O günlerde bir gece Grand Rue gürültülerinden Maksim’e sığınan birinin duyduğu ilk şey piyanodan gelen o yorgun ritim ve dışarıdaki işgalin soğuk sessizliği arasındaki uçurumdu.
Oteller, tiyatrolar, sinemalar, elçilikler ve kafelerde farklı diller ve kültürler bir aradaydı. İstanbul o dönemlerde de çelişkili sahneler barındıran bir tiyatro gibiydi. Bir tarafta siyasi belirsizlikler ve ekonomik sorunlar varken diğer tarafta canlı bir kültürel hayat yaşanıyordu.
İstanbul’daki İlk Caz Yankıları

Thomas İstanbul kültür hayatına en önemli izlerden birini müzik alanında bıraktı. 1920’li yıllarda aynı zamanda cazın küresel anlamda yaygınlaşmaya başladığı yıllardı. Amerika’nın güneyinde doğan bu müzik türü kısa sürede Avrupa’ya da ulaşmış ve modern şehir hayatını simgeleyen bir unsur haline gelmişti. İstanbul da bu dolaşımın içindeydi. Maksim Gazinosu, dünyadaki yeni müzik akımlarının şehirde görünür olduğu önemli mekânlardan biri oldu. Caz o dönem için yalnızca yeni bir ses demek değildi, savaş sonrası dönemin değişen temposunu, özgürlük arayışlarını ve kentlerdeki kültürün dönüşümünü temsil ediyordu.
Thomas’ın hikayesinde en dikkat çeken ayrıntılardan biri de budur. Amerika’da ayrımcılığa maruz kalmış siyah bir girişimci, Rusya’da büyük başarılar kazanmış, sonra İstanbul’a gelmiş ve yine Amerika kökenli bir müzik kültürünün bu şehirde yayılmasında etkili olmuştur. Thomas’ın hikayesi tam da bu nedenle yalnızca bir biyografi olarak görülemez, onun hikayesi aynı zamanda kültürel sınırları aşmış bir dolaşımın örneğidir.
Maksim Gazinosu: Bir Eğlence Mekânından Daha Fazlası
Maksim Gazinosu’nu sadece bir eğlence mekanı olarak tanımlamak eksik olur. Burası, farklı toplumsal grupların birbiriyle etkileşime geçtiği, yeni ilişkiler kurduğu ve kültürel alışverişlerin gerçekleştiği bir eşikti. İşgal yıllarının İstanbul’unda kozmopolit yaşamın en görünür sahnelerinden biri konumundaydı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore romanında anlatmaya çalıştığı bu atmosfer düşünüldüğünde, Maksim’in içine doğduğu dönemin ruhu daha iyi anlaşılır. Şehir o dönemde hem siyasi olarak çalkantaydı hem de kültürel anlamda son derece hareketliydi.Bu nedenle Maksim yalnızca bir gazino değil, dönemin İstanbul’unu anlamaya yardımcı olan tarihsel mekân olarak da görülebilir.
Ardında Kalan Miras

Bu kozmopolit yaşamın ömrü o kadar da uzun sürmedi. Cumhuriyet’in ilanının ardından İstanbul’un toplumsal ve ekonomik yapısı da değişmeye başladı. Rus göçmenlerinin büyük bir kısmı Avrupa’ya gitti. İstanbul’un kültürel dengeleri dönüşürken Maksim’i doğuran koşullar da yavaş yavaş sona eriyordu. Thomas ise giderek artan ekonomik sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Maksim adı zamanla farklı şekillerde yaşamaya devam etti ancak onu kuran kişinin hikâyesi giderek hafızalardan silindi.
Thomas 1928 yılında hayata gözlerini yumduğunda ardında üç kıtaya yayılan sıra dışı bir hayat bırakmıştı. Mississippi’de başlayan yolculuğu Moskova’dan geçmiş ve İstanbul’da sona ermişti. Bugün Beyoğlu’nda onun adını bilen çok insanla karşılaşmak zor. Buna rağmen İstanbul’un kültür ve eğlence dünyasına bıraktığı iz bu mekanın ötesindedir. Onun hikayesi 20. yüzyılın başlarında insanların, müziklerin ve düşüncelerin sınırları nasıl aştığını anlatan ilginç hikayelerden biri olarak yaşanmaya devam ediyor.
Yazar: Rengin Uçkan
Kaynakça:
Alexandrov, Vladimir. The Black Russian. Grove Press, 2013.
Criss, Nur Bilge. İşgal Altında İstanbul (1918–1923). İletişim Yayınları, 1993
Du Bois, W. E. B. The Souls of Black Folk. A.C. McClurg & Co., 1903.
Hobsbawm, Eric. The Age of Empire: 1875–1914. Weidenfeld & Nicolson, 1987.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Sodom ve Gomore
Karay, Refik Halid Karay. Üç Nesil Üç Hayat
Sertel, Zekeriya Sertel. Hatırladıklarım