Herkesin Olduğu, Kimsenin Olmak İstemediği “Gibi”

Minimal mekân kullanımı, diyalog merkezli anlatısı ve absürt realist üslubuyla dikkat çeken Gibi dizisi, mizah anlayışındaki dönüşümün öncüsü oldu. Ana akım komedi anlayışındaki slapstick ya da karikatürize tiplemelerin yerine izleyiciyi, gündelik hayatın içinden, “sıradan” ama çok katmanlı karakterlerle tanıştırdı.
Gibi Dizisi

Gibi Dizisi Ne Anlatıyor?

Gibi dizisi, Yılmaz, İlkkan ve Ersoy adlı üç arkadaşın günlük hayatta karşılaştıkları sıradan durumların absürt bir şekilde büyüyerek kontrolden çıktığı hikâyeleri konu alıyor. Her bölüm, farklı bir olay etrafında gelişiyor. Ancak bu olaylar, yerli dramalarda alışılagelen büyük olaylar değil; gündelik hayatın akışı içerisinde “önemsiz” sayılabilecek her türlü malzemeden oluşuyor.

Tanıdık Bir Yabancılık Hissi

Geçtiğimiz günlerde altıncı sezonuyla ekrana veda eden Gibi dizisi, izleyicinin damağında tat bırakan yapımlardan biri olarak yerli dizi tarihindeki yerini aldı. Pek çok izleyici bu vedayı hüzünle karşılarken, kimileri de finalin tam zamanında geldiğini savundu. İzleyici, diziden sıkılmamak ve onu hep içimizden biri “gibi” hatırlamak adına bu vedayı oldukça makul buldu. Bu tutum, Gibi’nin izleyicide yarattığı duygusal bağa da işaret ediyordu.

Dizinin her bölümünde kurulan absürt mizah ile gündelik hayatın sıradanlığı arasında kurulan o ince çizgi, seyirciye hem düşünsel bir oyun alanı sundu hem de tanıdık bir yabancılık hissi yarattı. Karakterleri ve her bölümde vuku bulan küçük absürt olayları ile Gibi, herkesin olduğu ama kimsenin olmak istemediği gibiydi.

Yerli Dizi Tarihini Dönüştüren Bir Dizi

İlginç olan da dizinin, özellikle yerli komedi başta olmak üzere dizi tarihinde yarattığı kırılmaydı. Altı sezon boyunca yalnızca absürt mizahın sınırlarını zorlamadı; aynı zamanda yerli dizi dünyasında nadir görülen bir anlatı istikrarı ve tutarlılıkla ilerledi. Karakterlerin dönüşümden ısrarla kaçınan, hatta zamanla adeta inatlaşan hâlleri ve olayların sürekli içe çöken yapısı, yapımı güncel mizahın sınırlarının çok ötesine taşıdı.

Yerli güldürü ve izleyici deneyimi açısından bu, kuşkusuz yeni bir biçim ve pratik olarak değerlendirilebilir zira izleyici, son yıllarda ana akım televizyonlarda yayınlanan Güldür Güldür (burada programı hedef almak değil, yalnızca örnek vermek amacıyla anılmaktadır) gibi tiyatro ile televizyon şovu arasında konumlanan yapımlara alışkındı. Bu formata izleyicinin aşinalığı, Bir Demet Tiyatro, Çok Güzel Hareketler Bunlar ve Komedi Türkiye gibi örneklerle oluşmuştu.

Söz konusu yapımlar, izleyicinin içinde bulunduğu kültürün norm ve değerlerini hiciv yoluyla komediye dönüştürürken; dekor, sahne, kostüm, müzik, dans, güldürü ve taşlama gibi tiyatronun temel bileşenlerini televizyon estetiğine adapte eder. Ancak bu formatın en belirleyici güdüsü, kuşkusuz kâr maksimizasyonudur. Prime time olarak tanımlanan 20.00-23.00 saat aralığında izleyiciyi ekran başına kilitlemeye odaklanan yayıncılar, güldürüyü de bu hedef doğrultusunda –ve çoğu zaman kendi ideolojik çerçeveleriyle uyumlu biçimde– araçsallaştırır. Bu bağlamda televizyonun işlevi, Cevdet Avcı’nın da vurguladığı gibi, “teknoloji çağında zayıflayan sosyal ilişkilerin” yerine “eğlence ve güzel vakit geçirme” üzerinden izleyiciyi oyalamak ve meşgul etmektir”. Dolayısıyla karakterler ve hikaye, kuralları önceden belirlenmiş formüllere dayanır. Bir formül izleyicinin ekrana bağımlı hale getirilmesi konusunda işe yaradıysa bu formül devam ettirilir. Bu sadece dramalarda değil ana akım kanallarda yayınlanan güldürüde de böyledir. 

Gibi Dizisi

Ancak Gibi, özellikle dijital platform izleyicisi için farklı bir mizah anlayışı sunarak bu alanda özgün bir yer edindi. Seyirci, gösterişsiz ve teatral olmayan bir mizah sayesinde karakterle özdeşleşmekten çok, onların sıradanlığını ve kusurunu gözlemleyerek kendi gündelik hayatına ayna tuttu. Dizinin bağırmayan ve komik olmayı amaçlamayan mizahı, onu, ana akım televizyon güldürülerinden ayıran temel çizgi oldu.

Dizinin komedisi, gösteri toplumu içinde gösteri sunmayı reddeden karakterlerden doğdu.

Gösteri Toplumunun Gösterişsiz Karakterleri: İlkkan, Yılmaz, Ersoy 

İlkkan, Yılmaz ve Ersoy’un ana akım dramalarda görünmeyen “sıkıcı”, “basit” ve “gündelik” konulara verdikleri tepkiler, sistemin dayattığı hız ve gösteri kültürünün dışında konumlandı. Peki, neydi bu gösteri kültürü ya da toplumu ve dizi nasıl bunun dışında durdu?

Çok bilinen Gösteri Toplumu eserinde Guy Debord’un belirttiği gibi, 

Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir.

Gibi Dizisi

Yani Debord’a göre, modern toplumlarda gerçek dünya, basitleştirilmiş imajlara dönüşmüştür.  Bu imajlar kendi başına gerçekliğin yerine geçer; insanlar artık doğrudan yaşantıya değil, bu imgelerin aracılığıyla kurulan dolayımlara tepki verir. Bu imgeleri dolaşıma sokan ise televizyon gibi kültürel araçlardır. Modern hatta günümüz postmodern birey, tükettiği her şey gibi kendisi de birer imajdan ibarettir. Güncel olan, moda olan, popüler olan, marka olan, statü sunan, gösterişli olan her imaja sahip olmak isteyen bireyler…

Bireyin imajlar dünyasında yaşadığını ve televizyonun bu hipnotik dünyayı sunan yegâne araçlardan biri olduğunu düşünen sadece Guy Debord değildi. Neil Postman da yıllar önce Televizyon Öldüren Eğlence kitabında aynı düşünceyi paylaşmıştı: 

Politikamız, dinimiz, haberlerimiz, sporumuz, eğitimimiz ve ticaretimiz; bunların hepsi de protesto unsurunun, hatta halkın etkisinin izine dahi rastlanılmayan gösteri dünyasının (show business) hoş uzantılarına dönüşmüştür. Diyeceğim o ki biz, bugün için, ölesiye eğlenme noktasına gelmiş olan bir topluluğuz.

Bireyin ölesiye eğlendiği, bireyci ideolojiyle mutluluğu ve kendi gelişimini daimî amaç haline getirdiği bu gösteri dünyasında, Gibi dizisinin evreni bu gösterinin dışında kaldı. Dizinin yarattığı komedi, abartılı jestler, keskin punchline’lar ya da izleyiciyi güldürmeye yönelik bilinçli stratejiler değil; karakterlerin sıradan, hatta çoğu zaman sıkıcı denebilecek gündelik hâllerinden beslendi.Yalılar, lüks araçlar, kahvaltıya şık kıyafetleriyle oturan, hiç çalışmayan ama ultra lüks yaşam tarzına sahip karakterler, öğle yemeğine Paris’e giden insanlar… Bunlar ana akım televizyon dizilerinde kişilerin belki de hiç ulaşamayacağı imajlar olarak karşımıza çıkıyordu -ve çıkmaya devam ediyor-. Oysa İlkkan, Ersoy ve Yılmaz ne kıyafetleriyle ne babalarından devraldıkları holdinglerle ne de şatafatlı evleri ve yaşam tarzlarıyla konuşulmadı. Öyle olmak isteseler bile her yeteneğin, her insanda bulunamayacağını kabul eden, “başarılı olmanın 5 temel yolu” vaazlarını elinin tersiyle iten, yerinde umutsuzluğu kabul eden üç karakterdi. Onlar günlük hayatta hepimizin yaşadığı ancak bunun ekranlara taşınmadığı küçük hayatlarıyla konuşuldu.

Dizi, “küçük insan” lafının bile hakaret olarak algılandığı bu çağda, büyük anlatıların ve büyük işlerin reddi ile sıradanlıkla yüzleşmeyi sağladı.

Büyük Anlatıların Yerle Bir Edilmesi

Dizinin bu denli komik olmasının bir diğer nedeni de karakterlerin, sıradanlıkların içerisinde kendi büyük hikayelerinden besleniyor olmalarıydı. Seks kölesi olmak, seyyar kokoreççi açma isteği, dedikodu yaparak ev halkını birbirine düşüren bir yapay zekâ teknolojisi, bir keskin nişancının işini baltalamak, kötü deneyimler sunan lüks bir restoran, ayakla yakalanan sinek… Neredeyse tüm bölümlerde toplum tarafından abartılan konuların ironi yoluyla küçültülmesi; önemsiz, sıradan detayların ise büyütülerek merkezî bir meseleye dönüşmesi dikkat çekiyor. 

Gibi Dizisi

Dizinin doğallığı da tam olarak bu çarpıtılmış denge oyunundan kaynaklanıyor. Günlük hayatta arkadaşlarla yapılan sohbetlerde geçen absürt ve gereksiz ayrıntılar, burada anlatının temel malzemesine dönüşüyor.

Örneğin, bir TV programına konuk olan Feyyaz Yiğit kendi karakteri için; “Yalnız yaşayan yaşlılar var’ dersin ve harekete geçmezsin ya, Yılmaz geçer. Öyle bir karakter…” diyor. Günlük yaşamda kulak ardı edilen ya da yalnızca konuşup geçilen konular, Gibi’de eyleme dönüşerek absürt bir hikâyenin merkezine yerleşiyor. Toplumsal duyarsızlığın gölgesinde kalan küçük meseleler, Yılmaz gibi karakterler aracılığıyla büyütülüyor ve bu da dizinin mizahının yanı sıra gerçeklikle kurduğu ironik ilişkiyi güçlendiriyor. Dolayısıyla, gündelik hayatta karşılaştığımız sıradan ve absürt detayların dizi evreninde bu kadar önem kazanması hem karakterlerin hem de hikâyelerin doğallığını besleyen en temel unsur haline geliyor. 

Diziyi Feyyaz Yiğit’le birlikte kaleme alan Aziz Kedi, senaryoların belirli bir olaydan yola çıkarak yazılmadığını; aylar boyunca yapılan sohbetlerin sistemli bir şekilde kaydedilip bu sohbetlerde geçen konuların hikâyelere dönüştürüldüğünü belirtiyor. Dolayısıyla dizinin absürt komedisi, aynı zamanda güçlü bir gerçeklik zemini üzerine oturuyor.

Benim Zevklerim Sizin Nezdinizde Makul Bir Zemine Oturmak Zorunda Değil!

Kısacası Gibi, altı sezon boyunca yalnızca absürt mizahın sınırlarını zorlamakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye’de dijital platformların yükselişiyle şekillenen yeni seyir alışkanlıklarına da denk düştü. Bölümlerin bağımsız yapısı, gündelik hayata temas eden konuları ve minimal anlatısı, izleyicinin kendi temposunda tüketebileceği esnek bir izleme deneyimi sundu. Dizinin en çarpıcı yanlarından biri ise, Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi’nin yıllara yayılan sohbetlerden yola çıkarak geliştirdiği kolektif yazım pratiğiyle, komedinin ‘kurgu’ ile ‘gerçek hayat’ arasındaki sınırını bulanıklaştırmasıydı. Arkasında bıraktığı şey ise yalnızca unutulmaz replikler değil; gündeliğin sıradanlığında saklı olan, görünmez ama komik olanı fark etmeye dair kolektif bir bakış biçimi oldu.

Her şeyin, herkes tarafından onaylandığı takdirde anlamlı ve saygın bulunduğu bir gösteri toplumunda Yılmaz’ın “Benim zevklerim sizin nezdinizde makul bir zemine oturmak zorunda değil!” repliği, insana özgünlüklerin ve farklılıkların önemini tekrar hatırlattı.

Gibi Dizisi

Kaynaklar:

Cevdet Avcı, 2020, Bir Televizyon Eğlencesi Mizah Teorileri Açısından Güldür Güldür Show. Uluslararası Halkbilimi Araştırmaları Dergisi, 3(4), 39-55.

Neil Postman, 2010, Televizyon Öldüren Eğlence: Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları.

Guy Debord, 996, Gösteri Toplumu, Çev. Ayşen Ekmekçi- Okşan Taşkent, Ayrıntı Yayınları.

Röportaj, Youtube, GİBİ Ekibi – Candaş Tolga Işık ile Az Önce Konuştum

İlginizi Çekebilir!
Kalabalığın Narsisizmi: Kimlik, Uyumluluk ve Siyasetin Sonu