Hayvan Özgürlüğü Hareketinde Şiddetsizlik Fetişizminin Bir Eleştirisi

Hayvan özgürlüğü hareketi, onlarca yıldır şiddetsizlik üzerine derin ama yeteri kadar tartışılmayan bir gerilimi içinde taşıyor. Bu gerilim, kamuoyunun gözünde çoğunlukla görünmez. Dışarıdan bakıldığında hareket, çoğu zaman insan olmayan hayvanların maruz bırakıldığı acıya karşı ortak bir etik itiraz etrafında birleşmiş tek bir blok gibi görünür. Oysa hareketin içinde, özellikle mücadele stratejileri ve etik sınırlar konusunda bir ayrışma mevcuttur. Bu ayrışmanın merkezinde ise “Şiddet nedir ve hayvan özgürlüğü mücadelesi bu kavramla nasıl bir ilişki kurmalıdır?” sorusu yer alır.
Kaynak: https://www.alfsg.org.uk

Hayvan özgürlüğü hareketi içindeki ana akım yaklaşımların önemli bir bölümü, “şiddetsizlik” ilkesini temel bir norm olarak benimser. Bu ilke, ilk bakışta etik açıdan son derece tutarlı görünüyor, sonuçta insan olmayan hayvanların maruz kaldığı şiddete karşı çıkan bir hareketin kendisi nasıl şiddet kategorisinde değerlendirilen eylemlere başvurabilir ki? Fakat bu eleştiri, daha en baştan hepimizin “şiddetin ne olduğu” konusunda uzlaştığı yanılgısını barındırıyor. Tartışmayı tam da buradan, şu kışkırtıcı sorularla başlatabiliriz: 

Hayvanları kafeslerden kurtarmak şiddet midir? Bir kürk çiftliğine veya laboratuvara yönelik sabotaj şiddet sayılır mı? Bir mülke zarar vermek ile bir canlıya zarar vermek aynı biçimde şiddet midir?

Şiddetin ne olduğuna ilişkin varsayımlarımız, her şeyden önce fazlasıyla sorgulanmayı hak ediyor çünkü tanımlar hiçbir zaman nötr değildir. Tanımların, tanımı kimin yaptığı, kime yönelttiği, hangi hukuki rejim içinde değerlendirildiği ve hangi ekonomik çıkarları koruduğu sorularıyla birlikte kurulduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle hayvan özgürlüğü hareketindeki şiddetsizlik tartışması yalnızca stratejik bir ayrışma değil, aynı zamanda “şiddet” kavramı çevresinde inşa edilmiş mülkiyet rejimleri, emek sömürüsü ve türcü hukukun sınırları üzerine yürütülen köklü bir siyasal tartışmadır. 

Hayvan Özgürlüğü Hareketi Yazısı

Bu tartışmanın izini sürmek için modern hayvan özgürleşmesi söyleminin teorik temellerini atan isimlere bakmak gerekiyor çünkü “şiddet” ve “şiddetsizlik” kavramlarının bugün taşıdığı anlam, büyük ölçüde bu teorisyenlerin bıraktığı miras tarafından belirleniyor. Elbette hayvan özgürleşmesi literatürü, yarım asrı aşkın bir süre içinde -Tom Regan’dan Carol J. Adams’a, Steve Best’ten Brian A. Dominick’e uzanan- farklı etik gelenekler, siyasal stratejiler, dönemler ve aktörler ortaya çıkardı ve çok katmanlı bir tartışma zemini sundu. Bu yazıda ise tartışmayı, belirli iki kurucu hat üzerinden izleyebilmek için Peter Singer ve Gary Francione ile sınırlayacağız.  Singer’ın faydacı çerçevesi, acıyı azaltma üzerinden kurulan ana akım meşruiyet siyasetinin güçlü bir örneğini sunarken, Francione’nin abolisyonist yaklaşımı, mülkiyet statüsünü hedef alan hak-temelli radikal hattı görünür kılıyor. Bu iki eksen bize hareket içindeki “şiddetsizlik” anlayışının hem etik hem de siyasal koordinatlarını anlamak için işlevsel bir başlangıç noktası sağlar.

Konformist Bir Kahraman Olarak Peter Singer

Peter Singer, modern hayvan özgürleşmesi hareketinin kurucu figürlerinden biri olarak kabul edilir. Hayvan Özgürleşmesi’nde (1975) ortaya koyduğu faydacı çerçeve, harekete hem geniş kitlelere seslenme imkânı hem de güçlü bir felsefi meşruiyet zemini sundu. Singer’a göre insan olmayan hayvanların acı çekme kapasitesi, ahlaki dikkatin temel ölçütüdür ve türsel farklılıklar bu ölçütü ilkesel olarak değiştirmez. Bu argüman, 1975’teki özgün bağlamında son derece etkileyiciydi ve bugün de önemini korumaktadır. Bununla birlikte, Singer’ın şiddetsizlik hakkındaki vurgusuna baktığımızda, bunun mutlak bir etik yasaktan -yani deontolojik etikten- ziyade sonuçcu bir değerlendirme olarak öne atıldığını görürüz. Başka bir deyişle, şiddetsizlik Singer’da çoğu zaman bir ilke olarak karşımıza çıkmaz fakat hareketin kamuoyu nezdindeki meşruiyetini koruma, daha geniş destek üretme ve kurumsal dönüşüm ihtimalini artırması bakımından savunulur. Bu yaklaşım ilk bakışta epey makul görünebilir, fakat bu faydacı yaklaşımın hangi siyasal bedelleri oluşturduğu sorusu çoğu zaman yeterince tartışılmaz.

Hayvan özgürlüğü hareketinin radikal kanadında öne çıkan isimlerden Steve Best (2014), “şiddetsizlik fetişizmi” kavramıyla ödemek zorunda kaldığımız bu siyasal bedellere işaret eder. Best’e göre şiddetsizliği mutlaklaştıran bu yaklaşımlar, endüstriyel hayvancılık, viviseksiyon ve kürk endüstrisi gibi kurumsallaşmış şiddet biçimlerinin kesintisiz işleyişi karşısında fiilen edilgenleşmemize neden olur. Böylece hareket, kamusal olarak “temiz” ve “makbul” görünürken, sistematik şiddetin gündelik sürekliliği büyük ölçüde işlemeye devam eder. Şiddetsizlik fetişizmi, böylece radikal bir özgürleşme projesini politikacılar ve şirketlerle müzakereye dayalı reformist bir lobi/savunuculuk hattına[1] indirger. Singer’a ve benzer biçimde şiddetsizliği savunan kesimlere yöneltilebilecek daha derin bir eleştiri ise mülkiyet ilişkisiyle ilgilidir. Acıyı azaltmayı merkeze alan eğilim, zorunlu olarak insan olmayan hayvanların mülk statüsünü sorgulayan bir siyasal eleştiriye dönüşmez. Bir başka ifadeyle söylersek, faydacı hesaplamalar, belirli koşullarda acının azaltılmasını ahlaki ilerleme olarak kaydedebilir, ancak bu, insan olmayan hayvanın bir mülk olarak konumlandırılmasını ortadan kaldırmaz. Daha iyi koşullarda tutulan bir fabrika çiftliği hayvanı, acısının azaltılması açısından bir ilerleme örneği sayılabilir fakat bu ilerleme maalesef ki özgürleşme değildir. Mülkiyet ilişkisi yerinde durduğu sürece insan olmayan hayvanlar, hukuki ve ekonomik düzlemde hâlâ araçsallaştırılabilir varlıklar olarak kalmaya devam ederler.

Peter Singer’ın çizgisinin, şiddetsizliği çoğu zaman hareketin meşruiyetini ve genişleme kapasitesini artıran bir strateji olarak gerekçelendirirken, bu yaklaşımın mülkiyet statüsünü hedef alan bir özgürleşme siyasetine bağlanmamasının büyük bir eksiklik olduğunu söyledik. Bu noktada tartışmayı, acıyı azaltmanın ötesine geçirip mülk statüsünün kendisini hedef alan hak-temelli bir hatta taşıyacağız. Gary Francione’nin abolisyonist teorisi bu hatta güzel bir örnek teşkil eder çünkü ona göre hayvan sömürüsünün temeli, onların mülk olarak var olmalarında yatmaktadır. Singer gibi refahçı reformlar bu ontolojik temeli gizlemektedir. Ne var ki aşağıda da göreceğimiz üzere Francione’de şiddetsizlik, ahlaki tutarlılığın zorunlu bir parçası olarak yeniden merkezileşir.

İdealist Romantik Hukukçu Gary Francione

Hukuk ve felsefe profesörü olan Gary Francione, abolisyonist hayvan hakları teorisiyle tanınır. Animals, Property, and the Law (1995) ve Rain Without Thunder: The Ideology of the Animal Rights Movement (1996) başta olmak üzere pek çok eserinde, hayvan refahı düzenlemelerinin insan olmayan hayvanları mülk statüsünden kurtarmadığını aksine bu sömürüyü daha kabul edilebilir, daha sürdürülebilir kılarak ömrünü uzattığını savunur. Francione, hayvanlara yalnızca tek bir temel hakkın tanınması gerektiğini öne sürer; o da “başkasının mülkü olmama hakkı”dır. Francione’ya göre hayvanların mülk statüsü, onlara yönelik her türlü sömürünün temelidir. İnsan olmayan hayvanlar mülk olduğu sürece, onları korumaya yönelik hiçbir yasal düzenleme gerçek bir özgürleşme sağlayamaz, yalnızca sömürüyü daha az itiraz edilebilir hale getirir. Daha iyi kafes standartları, daha insancıl kesim yöntemleri, daha katı refah denetimleri gibi uygulamaların hepsi mülkiyet ilişkisine dokunmadan yapılan bir çeşit kozmetik düzenlemelerdir.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi

Francione’nun mülkiyet teorisi önemli olsa da onun şiddetsizlik ilkesi, Singer’ınkinden farklı bir gerekçeyle de olsa bizi benzer bir açmaza düşürüyor. Singer için şiddetsizlik kamuya yaranmak için stratejik bir araç olarak anlaşılabilirken, Francione için şiddetsizlik, hareketin ahlaki tutarlılığını korumasının önkoşuludur zira ona göre şiddet içeren eylemler, hayvanları araçsallaştıran bir mantığı harekete taşıma riskini barındırır. Bu yüzden şiddetsizlik, Francione’da stratejik değil, etik bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar. Francione bu ilkeyi yalnızca mülk sabotajına değil, çok daha geniş bir alana uygular. Kapalı kurtarma operasyonlarını, açık kurtarma eylemlerini, sivil itaatsizliği, hatta yerel düzeydeki yasal kampanyaları bile reddeder. Onun önerdiği tek yol vegan eğitimdir.

Francione, kendi web sitesinde 2010 tarihli “On Violence” başlıklı yazısında şiddetsizliğe dair en sistematik gerekçesini ortaya koyar ve argümanının merkezine ekonomiyi yerleştirir. Ona göre hayvan sömürüsünü ayakta tutan şey kurumsal sömürgeciler değil, kamuoyunun talebidir ve kurumlar bu talebi karşılamak için sermayelerini konumlandıran araçlardır. Bu mantıkla bakıldığında, on mezbaha yıkılsa bile talep yerinde durduğu sürece onlarcası artarak yeniden inşa edilecektir. Değiştirilmesi gereken şey arz değil, talebi yaratan zihniyettir ve bu zihniyet ancak eğitim yoluyla değiştirilebilir. Francione’ya göre şiddet yalnızca etkisiz olmakla kalmaz, aynı zamanda hareketi kamuoyunda itibarsızlaştırarak ve meşruiyetsizleştirerek bu eğitim sürecini fiilen sabote eder. Bu argümanın güçlü yanlarından biri, hareketi içe kapalı bir aktivizm döngüsünden çıkarıp toplumsal dönüşüm meselesine bağlamasıdır kuşkusuz. Buna rağmen, argümanda çok temel bir sorun göze çarpıyor. Fark edileceği üzere, şiddet ile mülk sabotajı arasındaki ayrım hiç yapılmıyor ve ikisi aynıymış gibi değerlendiriliyor. Biraz daha açarsak, “On Violence”da -ve aynı sitede bulunan abolisyonizmin 6. ilkesinde- doğrudan fiziksel şiddet ile Hayvan Kurtuluş Cephesinin (Animal Liberation Front, ALF) mülke yönelik sabotajı aynı kategoride ele alınıyor. Her ikisi de -Francione’nin deyişiyle, intimidation- kamuda korku yaratma aracı olarak tanımlanıyor. Bu ayrımı görmezden gelmek, Francione’nun köklü mülkiyet eleştirisini tam da şiddet meselesine gelince rafa kaldırmak anlamına gelir. 

Hayvan Özgürlüğü Hareketi

Francione’nin şiddetsizlik ilkesi, iki önemli sorunu da beraberinde getiriyor. Birincisi, eğitim yoluyla mücadele etmek ile doğrudan müdahale arasına gereksiz bir karşıtlık yaratıyor. Oysa kriz anlarında yalnızca uzun erimli eğitime yaslanmak, acil durumda kurtarılabilir hayatları fiilen gözden çıkarmak anlamına gelebilir. İnsan-insan ilişkileri düzeyinde düşündüğümüzde, gözümüzün önünde boğulan birini kurtarmak mümkünken “önce toplumu eğitelim” demek nasıl etik bir körlükse, insan olmayan hayvanların sistematik biçimde öldürüldüğü alanlarda da yalnızca uzun vadeli talep dönüşümünü tek strateji haline getirmek benzer bir körlüğü üretir. Üstelik eğitim ile doğrudan müdahale aktivizmi sanıldığı kadar birbirini dışlayan unsurlar değildir. Kurtarma, engelleme, ifşa etme ve tanıklık gibi eylemler, tam da “eğitim” diye tarif edilen dönüşümün maddi koşullarını yaratabilir. Burada mesele, hareketin gidişatını tek bir çizgiye indirgemeden kısa vadeli aciliyeti ve uzun vadeli dönüşümü birlikte düşünebilmektir.

İkinci olarak Francione, “şiddet” kategorisini geniş tutarak canlıya dönük fiziksel zarar, korkutma amacı taşıyan eylemler (sabotaj vs.) ve korkutma amacı taşımayan müdahaleler (kurtarma, engelleme, ifşa) arasındaki farkları silikleştiriyor. Bu silikleştirme, pratikte mülkiyeti merkeze alan hukukî-meşruiyet dilini yeniden üretme riski taşıyor. Bir canlıyı kurtarmaya dönük müdahale ile mülke zarar vermeyi aynı “şiddet” başlığında değerlendirmek, Francione’nun mülkiyet statüsüne yönelttiği eleştirisi ile gerilimli bir sonuç doğuruyor. Dahası burada -açık biçimde konuşmak gerekirse- bir hukuk fetişizmi seziliyor. Sanki siyasal çatışmanın bütün ağırlığı, meşruiyetin hukukî sınırları içinde kalınarak ve kamusal algı yönetimiyle çözülebilirmiş gibidir. Oysa insan olmayan hayvanın sömürüsü yalnızca yanlış bilgiye değil, aynı zamanda çıkar ilişkilerine, alışkanlıklara, statüye, hazza ve doğrudan kâra dayanır, yani yalnızca -eğitim yoluyla- “ikna edilebilirlik” varsayımına değil, maddi güç ilişkilerine de sirayet eder. Bu yüzden, herkesin gerekli eğitimi aldığında otomatik olarak türcü karşıtı bir pozisyonla vegan olacağı fikri romantik bir Platoncu idealist yaklaşımdır.

Gerçeklik, “doğruyu bilince iyi olunacağı” kadar tek boyutlu değildir. İnsan bilerek de kötülük yapabilir, doğruyu bilip yine de çıkarını seçebilir. 

Hayvan Özgürlüğü Hareketi - Foto: Precious Animals – ©Jan Van Ijken
Precious Animals – ©Jan Van Ijken

Eğitim elbette vazgeçilmezdir ama tek yöntem haline geldiğinde, gündeliğin aciliyeti ve şiddetin maddi sürekliliği karşısında kolayca derdest edilir.

Hayvan özgürlüğü hareketi içerisinde en tutarlı diyebileceğimiz teorisyenlerden olan Steve Best, The Politics of Total Liberation adlı eserinde (2014) Francione’nun abolisyonist hareketini “sözde-abolisyonizm”[2] olarak adlandırır ve sert bir eleştiriye tabi tutar. Steve Best’e göre Francione, hayvan sömürüsünü bireysel tüketim tercihlerine indirgeyerek kapitalizmin ve devletin kurumsal mantığını tümüyle sorgulamanın dışında bırakır. Talep yaratanın arz olduğunu, arzı belirleyenin ise kurumlar, devlet teşvikleri ve sermaye olduğunu görmezden gelen bu yaklaşım, sorumluluğun tamamını bireysel tüketicinin omuzlarına yükler ve sömürü endüstrilerini ise ahlaki yükümlülükten muaf tutar. Mülkiyet ilişkisini köküne kadar eleştiren bir teori, o ilişkiyi yeniden üreten sistemi neden bu kadar nazikçe atlar? diye sorar. Best kendi sorusuna tarihsel bir analoji üzerinden yanıt vererek ilgili eserinde şu benzetmeyi yapar: “Francione, yeni abolisyonizmin Booker Taliaferro Washington’ıdır.” 19. yüzyılda Washington, siyahların beyaz topluma entegrasyonu için köklü bir meydan okuma yerine kademeli reformu ve sisteme uyumu savunmuştu fakat W.E.B. Du Bois ve abolisyonistler ise bu tutumu siyasi bir teslimiyet olarak nitelendirdi. Best’e göre Francione da benzer bir rotayı takip eder. Kapitalist sisteme meydan okumak yerine bireysel yaşam tarzı seçimleriyle onu dönüştürmeyi hayal eder. Bu yaklaşımın yarattığı hareket ise giderek daha dar, daha beyaz, daha ayrıcalıklı ve toplumsal mücadeleden kopuk bir hal alır.

Bu noktada yazının odağını aşmadan kısa bir parantez açmak gerekiyor. Francione çizgisinin eğitim ve “kamuoyu iknası” merkezli stratejisi, politikayı çoğu zaman bireysel ahlaki dönüşümün toplamı gibi kuruyor dedik ve bu da hareketin sınırlarını, başka mücadele alanlarıyla kesişim kurmak yerine onları dışarıda bırakacak şekilde çizebiliyor. Buradaki sorun, sistem karşıtı siyasetin fiilen nasıl örgütlendiğinin, hangi toplumsal güçlerle ittifak kurduğunun ve hangi çatışma hatlarında ilerlediğinin çoğu zaman görünmez hale gelmesidir. Bu sorunu örneklendirmek için Marksistler iyi bir örnek olabilir. Marksist gelenek, emek süreçleri ve sınıf mücadelesi üzerinden kapitalizmin sömürü mantığını çözümler. Devletin, piyasanın ve sermaye birikiminin kurumsal işleyişini hedef alan antikapitalist bir politik yönelim üretir. Hayvan özgürlüğü hareketi bu tür bir gelenekle temas ettiğinde, yalnızca “tüketici ahlakı” düzeyinde değil, üretim–emek–mülkiyet–devlet eksenlerinde ortak bir eleştiri ve mücadele zemini kurabilir. Ne var ki, siyasal dönüşümü neredeyse bütünüyle eğitim/ikna hattına bağlayan bir strateji, bu kesişim noktalarını “ikincil” veya “gereksiz” görme eğilimi taşır ve hareketi, daha geniş antikapitalist ve sınıf siyasetleriyle eklemlenebileceği imkanlardan mahrum bırakır. Bu nedenle daha kapsayıcı bir özgürleşme siyaseti, hayvan özgürlüğünü yalnızca bireysel tercihler üzerinden değil; emek rejimleri, sınıfsal eşitsizlikler ve kurumsal şiddetin maddi sürekliliğiyle birlikte düşünen, ittifak ve örgütlenmeyi de mücadele repertuarının asli parçası yapan bir çerçeve olarak kurulmalıdır. Bu boşluğu doldurmaya çalışan[3] ve şiddetsizlik ilkesini doğrudan reddeden en radikal girişim ise Hayvan Özgürleşme Cephesi’nden gelmiştir.

Animal Liberation Front (ALF) Üzerinden Şiddeti Yeniden Tanımlamak

Hayvan Özgürlüğü Hareketi

Girişte şiddet tanımının nötr olmadığını, mülkiyet rejimlerini ve ekonomik çıkarları koruduğunu kısaca ortaya koymuştuk. Şimdi bu soyut tartışmayı somutlaştırmak gerekiyor. Tanımların pratikte nasıl işlediğini, kimin eylemini meşrulaştırıp, kimin eylemini suç haline getirdiğini en açık biçimde ortaya koyan örnek, Animal Liberation Front (ALF)’tur. Şiddetsizliği savunan söylemler, militan doğrudan eylemi çoğu zaman bağımsız biçimde tanımlamak yerine devletin ve kurumsal dünyanın geniş, muğlak tanımlarına yaslanarak kolayca şiddet ve terör şeklinde damgalayabiliyor. Üstelik bu tartışmanın fiili hedefi, -aslında hiç kimsenin savunmadığı ama öyle sanıldığı- insanlara saldırı değil; daha çok kurtarma, sabotaj, yüzleştirme (vigil) gibi eylemlerdir. 

ALF, 1976’da İngiltere’de av sabotajı gruplarının bir uzantısı olarak bir yeraltı doğrudan eylem ağı olarak ortaya çıkar. Örgütün merkezi bir liderliği, üyelik kaydı veya hiyerarşik bir yapısı bulunmamaktadır, bunun yerine dünya çapında küçük, özerk hücreler şeklinde örgütlenir (Best ve Nocella, 2004). Bu hücre yapısı, eylemcilerin anonim kalmasını sağlayarak devletin sızma girişimlerini ve tutuklamaları zorlaştırmayı hedefler. ALF’in eylem repertuarı kabaca insan olmayan hayvanları kurtarma ve ekonomik sabotaj olarak iki temel başlıkta toplanır. Özgürleştirme eylemlerinde kürk çiftliklerine, viviseksiyon laboratuvarlarına veya fabrika çiftliklerine girilip insan olmayan hayvanlar kurtarılır. Steve Best (2014) burada kasıtlı bir terminoloji tercihinin altını çizer. ALF bu eylemleri “çalmak” değil “özgürleştirmek” olarak tanımlar çünkü insan olmayan hayvanları “mülk” olarak konumlandıran dili en başından reddetmek, hareketin teorik tutumunun bir parçasıdır. Ekonomik sabotaj ise sömürüyü kârsız ve sürdürülemez kılmayı hedefler. İşletmelere maddi zarar vermek, laboratuvar ekipmanlarını tahrip etmek veya üretim altyapısını işlevsizleştirmek gibi amaçlar taşır. ALF’in kendi anlatısındaki “şiddetsizlik” iddiası çerçevede değerlendirilir. İnsanlar yerine mülke yönelen eylemler, kendi tanımlarına göre şiddet değildir. Asıl şiddet, insan olmayan hayvanlara yapılanlardır.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi - Kaynak: https://www.alfsg.org.uk

Mülke yönelik eylemi “şiddet” olarak tanımlayan geniş ve muğlak tanımlar, Best’e göre canlı ve cansız şeklindeki kritik bir ahlaki ayrımı gözden kaçırır. Best’in bu noktayı somutlaştırmak için verdiği örnek çarpıcıdır. Ona göre bir domuzun boğazını kesmek ile bir et kamyonunun lastiklerini kesmek arasında büyük bir ahlaki fark vardır. Buna rağmen toplumsal değerler çoğu zaman aleyhimize çalışır ve yalnızca ikincisi ağır ahlaki öfke ile hukuki yaptırıma maruz kalır. Bu tersyüz etmenin arka planında kapitalist hukukun temel mantığı yatıyor: hayvanlar mülktür ve haliyle de mülke zarar verilemez. Böylece camları kırmak suç görülürken milyarlarca hayvanı kesmek ise ekonomik faaliyet haline gelir. Dahası bu yaklaşım, özgürlük eylemcilerini “terörist” olarak konumlandırarak devlet baskısına da meşruiyet zemini sağlar.

Best’e göre ALF eylemlerini değerlendirirken ilkesel ve stratejik olmak üzere iki ayrı tartışmayı birbirine karıştırmamak gerekir. İlkesel tartışma eylemlerin etik meşruiyetiyle ilgilidir ve “mülk sabotajı doğru mudur, hayvanları kurtarma eylemi ahlaki açıdan savunulabilir midir?” gibi bağlamdan bağımsız sorular çevresinde döner. Stratejik tartışma ise ağırlıkla sonuçlara odaklanır ve “bu taktikler işe yarıyor mu, harekete katkı mı sağlıyor yoksa zarar mı veriyor” bağlamı odaklı bir tartışma alanı yaratır. Bu ayrımı her iki tarafta da görebiliriz. Nasıl ki stratejik bir başarıyı öne sürerek ilkesel soruları örtbas edemezsek, ilkesel soruları stratejik kılıflara büründürerek eylemleri devre dışı bırakmak da masum değildir. ALF eylemlerinin işe yarayıp-yaramaması onların ilkesel açıdan doğru olup-olmadığını kanıtlamaz, bu sadece iki tartışma alanının birbirinden farklı yanıtlar gerektirdiğini gösterir. 

Stratejik açıdan bakıldığında ALF’in sicili kayda değerdir. Kırk yılı aşan süreçte kürk endüstrisini ekonomik olarak sekteye uğratan, üniversite laboratuvarlarını kapatan, araştırma kurumlarına geri adım attıran eylemler gerçekleştirmiştir. İngiltere’de 1996-2005 arasındaki doğrudan eylem dalgası, ülkenin kürk endüstrisini neredeyse çöküşe sürüklemiş ve Cambridge Üniversitesi’nde planlanan büyük bir araştırma merkezinin inşası durdurulmuştur. Hayvancılığı savunan bazı kuruluşlar ABD Kongresi’ne sundukları raporda bile ALF’in ekonomik sabotaj taktiğinin etkili olduğunu teyit etmiştir, yani bu değerlendirme hareketi destekleyenlerden değil, doğrudan hedef alanlardan gelmiştir. Bununla birlikte stratejik açıdan göz ardı edilemeyecek bir risk de mevcuttur. 

Kundaklama gibi yöntemler “insana zarar vermeme” ilkesini gözetse de her zaman öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir. Yangın, panik, zincirleme hasar ve can güvenliği riski, ALF’in şiddet/şiddetsizlik sınırında kalma iddiasını her seferinde yeniden tartışmalı kılar. Bununla birlikte ALF eylemlerinin göz ardı edilen başka bir etkisine daha dikkat çekmemiz gerekiyor, o da “gizlenmekte olan şiddetin görünür kılınması”dır. ALF’in kurtarma eylemlerinin en dönüştürücü sonuçlarından biri, yalnızca doğrudan kapatılan tesisler veya engellenen projeler değil, gizlenmeye çalışılan şiddeti görünür kılmasıydı. Kurtarılan insan olmayan hayvanların görüntüleri, laboratuvar koşullarının belgelenmesi, çiftliklerin içinden çekilen filmler… bunların hepsi, insan olmayan hayvanlara yönelik şiddeti soyut bir bilgi olmaktan çıkarıp somut bir tanıklık nesnesine dönüştürdü. Fotoğraf ve şiddet ilişkisi üzerine düşünen Susie Linfield’in Acımasız Aydınlık adlı eserinde işaret ettiği gibi, bu eşiği geçtikten sonra artık eski dünyanın “bilmiyordum, o halde bir sorumluluğum yok” bahanesi işlemez oldu. Belgelendikten sonra şiddeti görenler, salt izleyici konumundan tanık-fail konumuna geçtiler çünkü artık bilmek, -çoğu zaman bunlar lehimize olmasa da- bir tutum almayı zorunlu kılar. Bu, Singer ekolünün acı üzerine inşa ettiği etik çerçevenin soyut kaldığı yerde, doğrudan eylemin yarattığı belgesel gerçekliğin bizzat üstlendiği bir sorumlulaştırma işlevidir. 

Eğitim ile doğrudan eylem arasındaki tartışmaya geri dönecek olursak, bu tanık bırakma faaliyeti, doğrudan eylemin yalnızca bir engelleme veya sabotaj olmadığını, aynı zamanda Francione’nin talep ettiği toplumsal bilinç dönüşümünün maddi koşullarını yaratan bir pratik olduğunu da gösterir. 

Yine de tüm bu önemli katkılarına rağmen ALF’in meşruiyetini Türkiye bağlamına getirerek sorguladığımızda bambaşka bir tartışma bizi bekliyor. Bu noktada önemli kritik bir ayrımı öncelikle netleştirmek gerekiyor: bir eylemi yapmamak, her zaman tek bir gerekçeye dayanmaz. ALFvari eylemleri reddetmenin ilk gerekçesi Francione ve benzer çizgiyi savunanların yaptığıdır. Onlar bu eylemleri en baştan “şiddet” olarak tanımlayıp ahlaki açıdan ötekileştirerek hareketin meşruiyet zeminini korumak adına kalıcı biçimde devre dışı bırakmaya çalışırlar. İkinci gerekçe ise ilkine nazaran daha kabul edilebilirdir. Bu kişiler koşulların uygun olmamasından dolayı, eylemlerin ters tepebileceği, failleri orantısız bir devlet baskısıyla karşı karşıya bırakabileceği için geri adım atarlar. Bu iki gerekçe yüzeyde benzer sonuçlar ortaya koysa da anlayacağınız üzere birbirinden köklü biçimde ayrılır. Birincisi eylemi ilkesel olarak reddederek mülkiyet rejimiyle uyumunu normalleştirir. İkincisi ise eylemi askıya alırken onun ahlaki meşruiyetini yerinde tutar. Türkiye bağlamında geçerliliği kabul edilebilecek olan gerekçe ikincisidir. ALF’in ağırlıklı olarak faaliyet gösterdiği ülkelerle Türkiye arasında hukuki, siyasal ve örgütsel koşullar açısından farklılıklar mevcuttur. Hukuki öngörülebilirliğin son derece kırılgan olduğu, örgüt üyeliği ve terörle bağlantılı suçlamaların çok geniş yorumlanabildiği bir ortamda, çok basit bir kurtarma eylemi bile uzun yıllarla ölçülen ceza sürelerine dönüşebilir. Bu ayrımı yapmak ve eylemsizliği, mülkiyet rejimleriyle flörtleşen pasif bir konum olarak şiddetsizlik anlatısına dönüştürmemek, Türkiye bağlamında hayvan özgürlüğü hareketi için belki de en önemli teorik ve pratik meseledir. Koşulların ağırlığını kabul etmek ile eylemin ahlaki meşruiyetini askıya almak arasındaki mesafe, söylem düzeyinde korunması zor bir mesafedir. “Koşullar uygun değil” gerekçesi sürekli yenilendiğinde ve somut bir “peki ne zaman, nasıl?” sorusuyla birlikte tartışılmadığında, Francione’nin ilkesel pasifizminden farklı bir noktadan başlamış olsa da zamanla aynı pratiği yeniden üretir. Dahası bu uzun süreli pasifizasyon, koşullar iyileştiğinde bile hareketin eylem kapasitesini kalıcı olarak köreltmiş olabilir. 

Sonuç Yerine

Bu yazı boyunca şiddet ve şiddetsizlik tartışmasını tek bir cevaba indirgemek yerine bu tartışmanın hangi epistemik ve siyasal zeminler üzerinde yürütüldüğünü görünür kılmaya çalıştık. Şunu açıkça söylemek gerekiyor ki bu tartışmanın sonunda tarafsız bir yerde durmak mümkün değil, çünkü tarafsızlık iddiasının kendisi zaten bizim için bir konuma işaret etmektedir. Singer’da şiddetsizlik meselesi meşruiyet yönetiminin pragmatik aracına, Francione’de ise ahlaki saflığın idealist güvencesine dönüşüyor. Farklı gerekçelerle de olsa her ikisi de yer yer “insan olmayan hayvanların mülkiyet edinilmesi” anlayışını hedef alsalar bile mülkiyet rejimini fiilen kesintiye uğratacak eylem repertuarına mesafe koyuyorlar ve/veya bunu doğrudan dışlıyorlar. Sistem bu tutumları memnuniyetle karşılıyor.

Sistemin en etkin biçimde yönetebildiği muhalefet, kendi çizdiği sınırlar içinde dolaşan muhalefettir.

Şiddet/şiddetsizlik tartışması, özünde bir tanım siyasetidir ve bu tanımın çerçevesini büyük ölçüde kapitalist ve türcü hukuk düzeni çiziyor. Kafesleri kırmak suç sayılırken milyarlarca insan olmayan hayvanı sömürmek ekonomik faaliyet; onları kurtarmak hırsızlık, hapsetmek ise mülkiyet hakkı sayıldığında, bu sınıflandırma sistemini sorgulamadan yürütülen her taktik tartışma -farkında olunsun veya olunmasın- mevcut düzenin dilini yeniden üretir. ALF, tüm tartışmalı yanlarına rağmen bu dili pratikte reddeden nadir örgütlenmelerden birini temsil ediyor. ALF gibi örgütlerin yapıp-etmeleri bize gösteriyor ki sistem kendisine gerçekten meydan okunduğunda karşı taraftakileri terörist olarak suçlayabilecek denli rahatsız olduğunu saklayamıyor. 

Hayvan Özgürlüğü Hareketi Foto: Precious Animals – ©Jan Van Ijken
Precious Animals – ©Jan Van Ijken

Öte yandan endüstriyel hayvancılık, yalnızca türcü bir ideolojinin değil, aynı zamanda kapitalist birikim mantığının da ürünüdür. Devlet teşvikleriyle ayakta tutulan, emek sömürüsüne dayanan ve küresel ölçekte yoksullaştırıcı etkileri olan bu endüstriyle mücadele, kaçınılmaz olarak daha geniş bir siyasal ittifakı gerektirir. Emek hareketleri, iklim adaleti mücadelesi, gıda egemenliği talepleri ve sınıf politikası bunların hepsi hayvan özgürlüğü hareketiyle örtüşen siyasal alanlar barındırıyor. Hayvan özgürlüğü mücadelesini bu bağlantılardan koparıp ayrı bir etik adacığa hapsetmek, hem stratejik bir zayıflık hem de teorik bir tutarsızlıktır. Bütünleşik mücadele fikrinin güçlü yanı sömürünün birbirine eklemli biçimlerini görünür kılarak parçalı mücadeleler yerine yapısal bir kavrayış sunmasında yatmaktadır. Bu yazıda özellikle “her koşulda aynı eylemleri gerçekleştirin” gibi indirgemeci bir çağrı yapmaktan ziyade “koşulları iyi oku, riskleri gerçekçi hesapla, dayanışma ağlarını sabırla örgütle” diyoruz. Türkiye’de belirli zamanlarda doğrudan eylemlerin uygun olmadığını söylemek pekâlâ anlaşılır olabilir ama bu tür eylemleri topyekûn reddeden ahlakçı söylemlere teslim olmak demek, teorik bir tercih değil -piyasacı zihniyetin ekmeğine yağ süren bir taraftan- siyasal bir geri çekilmedir. 

Notlar:

1 – Bazı okuyucular bu noktada “peki bunun ne sakıncası var?” diye sorabilir. Sonuçta küçük de olsa somut kazanımlar elde etmek, hiçbir şey yapmamaktan iyidir. Bu itiraz anlaşılır ancak meselenin özü strateji verimliliğinden çok yapısal bir çelişkiye işaret etmektedir. Burada “reformist lobi hattı” derken kastettiğimiz, mevcut ekonomik ve siyasi yapıları dönüştürmeyi değil, bu yapılar içinde kabul gören taleplerle ilerlemeyi hedefleyen bir eylem biçimidir. Oysa hayvan endüstrisi, özü itibarıyla kâr odaklı bir piyasa mantığı üzerine kuruludur ve bu mantık, hayvanları etik bir kaygının öznesi olarak değil, üretim sürecinin girdisi olarak ele alır. Dolayısıyla hayvan özgürlüğü hareketinin insan olmayan hayvanların araçsallaştırılmayacağı yönündeki temel etik iddiası ile lobi faaliyetinin zemini arasında yapısal bir çelişki vardır. Sistemi dışarıdan sorgulayan bir hareketin, o sistemin kurallarıyla oynamayı kabul ettiği anda ne ölçüde dönüştürücü kalabileceği ciddi bir soru olarak ortada durmaktadır.

2 – Best’in bu yazı özelinde atıf verdiğimiz “yeni abolisyonizm” ve “sözde-abolisyonizm” ifadeleri, 18. ve 19. yüzyıllarda Atlantik dünyasında gelişen kölelik karşıtı abolisyonist harekete açık bir göndermedir. “Abolition”, o dönemde köleliğin koşullarını reformist bir biçimde iyileştirmekten ziyade köleliği bir kurum olarak tamamen kaldırmayı hedefleyen radikal hattın adıydı. Francione ve Best bu tarihsel anlamı hayvan sömürüsüne uyarlayarak, hayvanların “mülk” statüsünün bütünüyle kaldırılmasını savunan çizgiyi “abolisyonizm” diye adlandırır fakat Best, Francione çizgisini bu hedefi pratikte dar bir siyaset alanına indirgediğini düşündüğü için “sözde-abolisyonizm” olarak eleştirir.

3 – ALF’ın bu boşluğu ne ölçüde doldurduğu tartışmalıdır. Anarşist eğilimi ve mülkiyet ilişkilerine yönelik doğrudan eylemleri itibariyle antikapitalist bir çerçeveyle temas halinde olduğu söylenebilir ancak sistematik bir sınıf siyaseti veya geniş ittifak stratejisi geliştirip geliştirmediği ayrı bir değerlendirme konusudur. Bu yazıda ALF, söz konusu boşlukların farkında olan ve onları aşmaya yönelen bir girişim olarak ele alınmaktadır. Yine de bu, ALF’ın ideal veya eksiksiz bir model olduğu anlamına gelmez. ALF’ın kendi sınırlılıkları ve iç gerilimleri ayrı bir çalışmanın konusudur.

Kaynakça:

Abolisyonist Vegan Hareket. (2013). Militan doğrudan eylem hakkında 10 efsane.

Best, S. (2014). The politics of total liberation: Revolution for the 21st century. Palgrave Macmillan.

Best, S. (2025). Militan vegan (H. Yetiş, Çev. ve Yay. Haz.). Yeryüzü Postası. 

Best, S. ve Nocella, A. J., II. (Ed.). (2004). Terrorists or freedom fighters? Reflections on the liberation of animals. Lantern Books. 

Erkol, M. ve Bulut, B. (2024). İnsan neden vegan olur sorusuna yanıt: Abolisyonizm. HABITUS Toplumbilim Dergisi, (5), 149–172.

Francione, G. L. (1995). Animals, property, and the law. Temple University Press.

Francione, G. L. (1996). Rain without thunder: The ideology of the animal rights movement. Temple University Press.

Francione, G. L. (2010). On violence. Abolitionist Approach. 

Linfield, S. (2013). Acımasız Aydınlık: Fotoğraf ve Politik Şiddet (M. Emir Uslu, Çev.). Espas Yayınları.

Singer, P. (1975). Animal liberation. New York Review/Random House.

Singer, P. (2005). Hayvan özgürleşmesi (H. Doğan, Çev.). Ayrıntı Yayınları. 

İlginizi Çekebilir!
The Substance: Aynadaki Yabancı ve Güzelliğin Karanlık Tarafı