İki Kadın, Bir Şehir ve Sömürü: Zerre ve Nefesim Kesilene Kadar Filmleri

Sinemanın büyüsü, bazen hayatta rastlamaktan kaçındığımız sessizlikleri gözümüze sokarak işler. Zerre ve Nefesim Kesilene Kadar, tam da bu sessizliklerden besleniyor. İki film de bize bağırmıyor; tam tersine, fısıldayarak can acıtıyor. Kentsel yoksulluğun, kadın emeğinin, toplumsal cinsiyetin kesiştiği yerde duran bu iki film, Türkiye sinemasında nadir görülen bir duyarlılıkla, kadının görünmeyen çırpınışlarını perdeye taşıyor.

Zerre (2012) ve Nefesim Kesilene Kadar (2015), Türk sinemasının son dönemde kadın emeğine, sınıfa ve görünmeyen şiddet biçimlerine dair en çarpıcı anlatılarını sunan iki film. Erdem Tepegöz’ün yönettiği Zerre, İstanbul’un kenar mahallelerinde küçük kızı ve annesiyle yaşam mücadelesi veren Zeynep’in hikâyesini anlatırken; Emine Emel Balcı’nın Nefesim Kesilene Kadar filminde, ailesizliğin içinde büyüyen ve atölye koridorlarında nefes almaya çalışan Serap’la karşılaşıyor izleyici.

Her iki kadın karakter de farklı yaşlarda, farklı koşullarda, ama aynı görünmezliğin içinde var olmaya çalışıyorlar.

Zeynep’in suskunluğu ile Serap’ın direngenliği arasında örülen bu iki hikâye, izleyicisini sadece bir filme değil, modern kentin gölgesinde kalan kadınlara bakmaya çağırıyor.

Modern Dünyanın Ataerkil “Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” Mottosu

Yönetmen Erdem Tepegöz Zerre filminde sorunsallaştırdığı emek meselesi için şu cümleleri kuruyor: 

Ayrıca bu gibi ezilen sınıflar, emekçilerin hakları, hakkedişler, ücret sistemi, iş-işçi-işveren dengesizliği gibi konuların aslında milattan öncelere kadar dayanan ne hükümet ne devlet ne ideoloji ve her türlü sistemden bağımsız olduğu; yüzyıllardır insanlığın benzer sorunlarla boğuştuğunu ve halen bir çözüm bulunamadığını fark edebiliyoruz.

Zerre Filmi Afiş

Gerçekten de emek ve sömürü gibi konular modernleşmeden bu yana dünyanın pek çok yerinde süregelen ancak çözümlenemeyen konular. Ancak aynayı başka bir yöne çevirdiğimizde özellikle kadın emeğinin çok daha fazla istismar edildiğini görüyoruz. Dahası kadının emek verdiği alanda bedeninin ve duygularının da istismar edildiğini görüyoruz. Sinema sektöründen, hizmet sektörüne; mavi yakalılardan, beyaz yakalılara pek çok kadının hak ettiği emeği alamaması, çağdaş dünyanın kadını dışlayan evrensel bir sorunu hala. 

Modern dünyanın, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” üzerine kurulduğu söyleniyor ancak görüyoruz ki bu “eşitlikte” kadının yeri yok. Her ne kadar kadınlar Türkiye’nin modernleşme yolunda iş yaşamına atılarak kamusal alanda daha görünür olmaya başlamış olsalar da şartları, konumları, maaşları, maruz kaldıkları ilişkiler tabii ki eşitlikten geçmiyordu ve geçmiyor. Çünkü Türkiye’de modernleşme, geleneğin gölgesi altında gelişti. Gelenek, ataerkil olanı yüceltiyordu (ki dünyada da aşılmış bir sorun değil); modernleşme, patriarkal ilişkilerin güdümünde var olmaya devam etti. Kısacası, modernleşmeyi geç ve hızlı yaşayan Türkiye gibi toplumlarda, bir arada yürüyen Batılı ve Doğulu değerler bireyin iki farklı kültürel pratik arasında kalmasına yol açtı. Meral Özçınar Eşli’nin de ifade ettiği gibi; 

Her iki kültüre de ait olamamak ve bu ikili ilişkinin getirdiği çıkmazlar, toplumsal formasyonun her boyutuna yansıdı.

Zerre ve Nefesim Kesilene Kadar filmleri, kentlerin dış çeperlerinde bir kadın oldukları için iki kez dışlanan, iki kez sömürülen, iki kez var olmaya çalışan iki çalışan kadının mücadelesini doğal ve gözlemci bir sinematografiyle resmettikleri için çok değerli iki film.

Kentin Kirli Sokaklarında Birer Hayalet

İstanbul burada bir “şehir” değil, bir duygu durumu. Parıltılı merkezinden değil, tozlu kenarlarından konuşuyor bu filmler. Zeynep (Zerre) ve Serap (Nefesim Kesilene Kadar), şehrin varoşlarında yaşarken, aslında şehir tarafından çoktan unutulmuş karakterler. Onlar için İstanbul, “fırsatlar kenti” değil; hayatta kalmak için mücadele verilen beton bir cezaevi.

Nefesim Kesilene Kadar

Hem Zerre hem de Nefesim Kesilene Kadar filmleri, bu anlamda İstanbul’un ya da çevresindeki büyük şehirlerin periferisinde, banliyölerinde ve sanayi bölgelerinde geçen gerçekçi yaşamları temsil ediyor. Mekân seçimleri ve betimlemeleri belgesel gerçekçiliğe oldukça yakın duruyor. Bu mekanlar bizlere uzak ve yabancı gelebilir ancak özellikle yoksullukla mücadele eden kadınların ve kayıt dışı çalışan işçilerin gündelik hayatlarında sık sık karşılaştıkları yerler. Filmlerde gördüğümüz karanlık merdiven boşlukları, havasız atölyeler, kirli ev içleri, bakımsız mahalleler – tümü Türkiye’de birçok kadının gündelik hayatının birebir karşılığı. Kentin kirli sokaklarında yaşamaya çalışan iki kadın, iş yerlerinde de hem iş insan ilişkileri hem de fiziksel bir mekân olarak bu kirlilikten kurtulamıyor.

Nefes Alıp Veren Bir Kamera

Zerre, neredeyse belgesel gibi bir sadelikle ilerliyor. Kamera Zeynep’in ensesinde, bakışlarında, yürüyüşlerinde. Şehir sesleri fonda bir uğultu gibi. Yalın diyaloglar, boşlukla dolu planlar, gri tonlar… Erdem Tepegöz, hayatın gerçekliğine estetik eklemeye çalışmıyor; aksine, gerçekliği bütün çiğliğiyle bırakıyor izleyiciye.

Emine Emel Balcı ise Nefesim Kesilene Kadar’da karakteri kadar soluksuz bir atmosfer yaratıyor. Kamera sürekli hareket hâlinde, neredeyse huzursuz. Serap’ın oradan oraya savrulan varlığı, film boyunca mekânsal bir köksüzlük hissi veriyor. Kalıcı olmayan hiçbir yerin içinde, bir umut kalıntısı arıyor gibidir adeta.

Ne Kurtarıcı Var Ne Kaçış

İki film de kurtuluş fikrini bilinçli biçimde reddediyor. Bu hikâyelerde ne bir mucize oluyor ne de bir “iyileşme”. Zeynep, yaşadığı ekonomik çaresizlik içinde, bir çıkış bulmak şöyle dursun, daha da içine çekildiği bir sistemin dişlileri arasında eziliyor. Belediye işi umudu olsa da ulaşmak için önce ‘tanıdık’ gerekiyor. Daha iyi bir iş buluyor ama bedel ödemesi bekleniyor. 

Serap içinse umut çok daha kişisel bir hayal kırıklığıyla yıkılıyor: babası. Film boyunca baba figürü, onun hayattaki tek sabit duygusal bağıdır. Ne kadar uzakta olsa da ilgisiz ve sevgisiz de olsa, Serap bir kurtuluşu onunla ilişkilendiriyor. Onunla aynı evde yaşamak, gerçek bir aile hissini yeniden kurmak istiyor. Ama bu umut da zamanla sönüyor.

Nefesim Kesilene Kadar

Sonuç Yerine: Gözümüzü Kaçırdığımız Kadınlar

Zerre ve Nefesim Kesilene Kadar, izleyicisini kolay kolay rahat bırakmayan filmler. Çünkü bu hikâyeler uzak değil; fazlasıyla yakın. Onları sokakta görebilir, iş yerinde rastlayabilir, belki aynı apartmanda yaşıyor olabiliriz. Bu filmler, sinemanın gücünü kullanarak, görmediğimiz kadınları kadraja alıyor.

Kameranın peşine takılıp Zeynep’in adımlarını ya da Serap’ın nefesini izlediğimizde, sadece onların değil, sistemin sıkışmışlığı, sömürüsü, kadın emeğinin görünmezliği var oluyor. Kapitalist modernliğin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve kent yaşamının yarattığı görünmez baskılar sahneleniyor.  Zeynep ve Serap karakterleriyle, temiz havanın, temiz suyun, temiz bir odanın, temiz bir iş yerinin ve hatta temiz bir bakışın bile olmadığı kirli bir dünyayla tanışıyoruz.

Referans:

Meral Özçınar Eşli (2012), Arada Kalmak, İstanbul: Su Yayınları.

İlginizi Çekebilir!
Auteurün Ölümü: Yayın Platformları Sinemayı Nasıl Öngörülebilir Hale Getirdi?