Sanat tarihinde kadın bedeni sadece estetik bir arzu nesnesi olmaktan çıkıp erkek bakışının (male gaze) derin bilinçdışı korkularını yansıtan bir dehşet figürüne nasıl ve neden dönüşür? Medusa’nın zehirli yılanlardan oluşan saçlarından “Vagina Dentata” (dişli vajina) mitine, Caravaggio’nun kan donduran fırça darbelerinden Louise Bourgeois’nın devasa ve tekinsiz örümcek heykellerine kadar uzanan bu hat, aslında ataerkil iktidarın kendi kırılganlığını ve kastrasyon (hadım edilme) kaygısını kadın bedeni üzerinden nasıl dışavurduğunun haritasıdır. Freud ve Kristeva’nın psikanalitik kuramlarının izinde, kadının ne zaman “anne/sevgili” rolünden çıkıp “yutan/yok eden” bir figüre dönüştürüldüğünü anlamak yalnızca sanatı değil, uygarlığın kadınlık karşısındaki evrensel korkusunu okumak demektir.
Psikanalitik Temeller: “Abject” ve Yutan Anne

Kadının sanatta ve görsel kültürde bir canavar olarak kodlanmasının kökenlerini anlamak için psikanalizin dehlizlerine inmemiz gerekir. Julia Kristeva, “abject” (iğrenç/atık/dışlanan) kavramını ortaya atar. Kristeva’ya göre abject, ne tam olarak bir özne ne de bir nesnedir; sınırlarımızı tehdit eden, bizi kendi biyolojik kökenlerimizin, ölümün ve bedensel sıvıların tekinsizliğiyle yüzleştiren her şeydir. Kristeva, abject’in en temel kaynağının “anne bedeni” olduğunu öne sürer. Birey, kendi özerk özneliğini kurabilmek için anneyi, maternal bedeni şiddetle reddetmek, ondan iğrenmek ve onu kendinden uzaklaştırmak zorundadır. Anne bedeni hem yaşamın kaynağıdır hem de bireyi tekrar kendi içine yutma, sınırlarını yok etme potansiyeli taşıyan bir kara delik gibi algılanır. Kristeva bu durumu şu şekilde ifade eder:
İğrençliğin içinde mümkünün, katlanılabilirin ve düşünülebilirin ötesine fırlatılmış, tekinsiz bir dışarıdan ya da içeriden geliyormuş gibi hissettiren bir tehdide karşı varlığın o şiddetli ve karanlık isyanlarından biri belirir.
Bu isyan bireyin anneyle, dolayısıyla “dişil” olanla arasına koymak zorunda hissettiği o şiddetli mesafenin ta kendisidir.

Barbara Creed, Kristeva’nın atıklık (abjection) teorisini ve Freud’un kuramlarını bir adım öteye taşıyarak korku sineması ve görsel sanatlar üzerinden canavar-kadın figürünü inceler. Klasik Freudyen psikanaliz, kadının “hadım edilmiş” (castrated) bir varlık olduğu için erkekte korku uyandırdığını, erkeğin kadına baktığında kendi penisini kaybetme korkusu yaşadığını iddia eder. Oysa Creed, bu ataerkil efsaneye büyük bir darbe indirir. Creed’in tezi, kadının kurban veya eksik bir varlık olduğu için değil de bizzat aktif bir canavar olduğu için korkutucu olduğudur; üstelik bu canavarlık hadım edilmişliğinden değil, hadım edici (castrator) olmasından kaynaklanır. Creed eserinde şöyle der:
Filmde korkunç-dişiliğin en belirgin yüzünü, hadım edici olarak kadın oluşturur…
Vagina Dentata (dişli vajina) efsanesi tam da bu korkunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Rahim erkeği yutacak, yok edecek, fallik gücünü parçalayacak bir mağara, bir tuzak olarak imgelenir. Bu bağlamda kadın, üreme ve annelik işlevleriyle ilişkilendirildiği an erkek merkezli sanat tarafından hızla bir dehşet figürüne çevrilebilir.
Erkek Bakışı ve İktidarın Görsel Temsili
Sanat tarihi, steril ve tarafsız bir estetik arşivi değil, aksine iktidar ilişkilerinin ve toplumsal cinsiyet politikalarının görselleştirildiği devasa bir ideolojik aygıttır. Linda Nochlin’in feminist sanat tarihinin temellerini atan o meşhur sorusu – “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Çıkmadı?” – sanat üretiminin ardındaki yapısal eşitsizlikleri ifşa eder. Kadınların sanat akademilerine alınmadığı, çıplak model çizmelerinin yasaklandığı bir tarihsel düzlemde kadın ancak erkeğin fırçasının ucundaki pasif bir nesne olabilmiştir. Nochlin bu yokluğun kadınların yeteneksizliğinden değil, toplumsal yapılardan kaynaklandığını belirtir. Ona göre asıl mesele, sanatı üreten kurumların erkek egemen yapısıdır. Sanat dünyasında doğru soruları sorsak ya da yanlış sorulardan vazgeçsek aslında kadının doğuştan gelen bir eksikliği olmadığını, sorunun bu kurumların erkek bakışına göre dizayn edilmesi olduğunu anlarız.
Bu yapısal eleştiriyi görsel analizle birleştiren Griselda Pollock, modernitenin ve sanat tarihinin “erkek bakışı” (male gaze) tarafından nasıl inşa edildiğini inceler. Pollock’a göre görsel kültürde kadın bedeni, erkeğin izleyici (voyeur), kadının ise izlenen (spectacle) olduğu hiyerarşik bir gösterge sisteminin içine hapsedilmiştir. Kadın bedeni, bu pasif “izlenmelik” halinden çıkıp aktif bir güç, bir öfke veya bağımsız bir fail olma emaresi gösterdiğinde bu erkek bakışı tarafından hemen demonize edilir ve bir “canavara” indirgenir.
Mary Beard ise kadının kamusal alanda sesini yükseltmesinin antik çağlardan beri nasıl canavarlıkla eş tutulduğunu, konuşan kadının nasıl susturulduğunu anlatır. Beard’e göre Batı kültürü, kadınların sesini kısmak ve onları iktidar alanının dışına itmek için köklü bir geçmişe sahiptir. Beard’ın gösterdiği üzere Homeros’un Odysseia’sına kadar uzanan bir geçmişte, kadınların yurttaşlık yaşamında liderlik rollerinden men edildiği görülür; kamusal alanda konuşma, tarihsel olarak doğası gereği erkeğe özgü tanımlanmıştır. Sesini çıkaran kadın cadıdır, androjendir, canavardır, tıpkı Medusa gibi.
Medusa’nın Kesik Başı ve Doğanın Dehşeti

Antik Yunan mitolojisinde Medusa, Athena’nın lanetiyle güzelliği elinden alınan, saçları zehirli yılanlara dönüşen ve gözlerine bakan her erkeği anında taşa çeviren korkunç bir Gorgon’dur. Psikanalitik açıdan Medusa, az önce bahsettiğimiz “Vagina Dentata”nın doğrudan yüze yansımış bir versiyonudur. Freud, koparılmış baş ve yılan saçlar imgesini annenin genital bölgesiyle karşılaşan çocuğun yaşadığı kastrasyon kaygısının bir yansıması olarak okur, yılanlar ise kaybedilmiş fallusun yerini alan korkutucu ikamelerdir.
Camille Paglia, doğanın ve kadınlığın o karanlık, kaotik ve “chthonic” (yeraltına ait) gücüne dikkat çeker. Paglia’ya göre sanat; form ile kaos, medeniyet ile şeytani (daemonic) doğa arasında pagan bir savaş alanıdır ve kadın bedeni, bu doğanın dehşetinin ve güzelliğinin birincil sahnesidir. Medusa; kontrol edilemeyen, evcilleştirilemeyen ve yutan doğanın ta kendisidir.
Bu korkunun sanat tarihindeki en anıtsal yansımalarından biri şüphesiz Caravaggio’nun Uffizi Galerisinde sergilenen ünlü Medusa (1597) eseridir. Dairesel dışbükey bir ahşap kalkan üzerine resmedilen Medusa, Perseus’un kılıç darbesiyle başının gövdesinden ayrıldığı o ilk ölümcül saniyede tasvir edilmiştir. Gözleri fal taşı gibi açılmış, ağzı sessiz bir çığlık atacak şekilde kasılmış ve boynundan fışkıran kanlar dehşeti taçlandırmıştır. İşin ilginç yanı, Caravaggio’nun dehası Medusa’yı sadece korkunç bir canavar olarak değil de aynı zamanda kendi yansımasını (Perseus’un ayna görevi gören kalkanında) görüp dehşete düşen bir varlık olarak resmetmesindedir. Sanat tarihinde erkek iktidarı, Medusa’nın başını keserek (onu sembolik olarak hadım ederek) onun gücüne el koymuş ve onu kalkanın üzerine bir amblem olarak yerleştirmiştir. Caravaggio’nun Medusa’sı, aslında ataerkil kültürün kadın gücünü nasıl “kesip” silahsızlandırdığının ve onu uysal bir sergi nesnesine dönüştürdüğünün görsel kanıtıdır.
Şiddeti Geri Almak: Gentileschi’nin Kılıcı ve Bourgeois’nın Örümcekleri
Eğer Caravaggio, erkek bakışının bilinçdışı korkularını Medusa’nın kesik başıyla görselleştiriyorsa, kadın sanatçılar bu “korkunç dişiliği,” bu yutan ve yok eden gücü nasıl ele almışlardır? Tarihin onlara giydirdiği bu “canavar” kimliğinden kaçmışlar mıdır, yoksa onu kucaklayarak kendi iktidar alanlarına mı dönüştürmüşlerdir?

Artemisia Gentileschi’nin Judith Slaying Holofernes (1612-1613) tablosu bu sorunun en kanlı ve en güçlü yanıtıdır. Barok dönemin en önemli kadın sanatçısı Artemisia, genç yaşta hocası Agostino Tassi’nin tecavüzüne uğramış ve aşağılayıcı bir mahkeme süreci yaşamıştır. Tablosunda Asurlu General Holofernes’in başını kesen Yahudi kahraman Judith’i resmeder. Ancak Caravaggio’nun ya da diğer erkek ressamların iğrenerek, narin ve çekingen bir şekilde kılıç tutan Judith tasvirlerinin aksine Artemisia’nın Judith’i kolları sıvanmış, kaşları çatılmış, tüm bedeninin ağırlığını kılıca vererek Holofernes’in boynunu acımasızca testerelerken kanın fışkırmasına aldırış etmeyen son derece aktif ve öfkeli bir kadındır. Erkeklerin bilinçaltındaki en büyük korku olan “hadım edici kadın” (castrator), bu tabloda bizzat kadın bir sanatçı tarafından bir intikam ve kahramanlık eylemi olarak gerçeğe dönüştürülmüştür. Artemisia, “korkunç dişiliği” erkek bakışının bir kaygısı olmaktan çıkarıp kadının eylemliliğine dönüştürür.
Modern sanata geldiğimizde ise Louise Bourgeois’nın yapıtlarında bu “yutan anne” ve canavar-kadın imgelerinin nasıl şefkatle yeniden tanımlandığına şahit oluruz. Bourgeois’nın Maman (1999) adlı devasa çelik örümcek heykelleri, sanat tarihindeki “Vagina Dentata” ve zehirli/yutan kadın arketipinin en devasa yansımalarından biridir. Psikanalizde örümcek; kurbanını ağına düşüren, fallik bacaklara sahip ve yutan, tehlikeli anne ile özdeşleştirilir. Ancak Bourgeois, izleyicinin üzerine kâbus gibi çöken bu tekinsiz canavarı alır ve onu onarıcı bir anıt haline getirir. Heykelin bacakları arasında durduğunuzda kendinizi yutulmak üzere olan çaresiz bir böcek gibi (abject) hissedersiniz ama yukarı baktığınızda örümceğin karnında mermerden yumurtalar taşıdığını görürsünüz. Bourgeois için örümcek; iplikleri ören, ağları tamir eden, kendi annesi gibi koruyucu bir dokumacıdır. Canavar kucaklanmış, “korkunç dişiliğin” o yıkıcı doğası yaratıcı ve koruyucu bir maternal güce tahvil edilmiştir.
Sonlandırırken…

Medusa’nın kesik başından “Vagina Dentata”nın karanlık mitoslarına, Gentileschi’nin kan fışkıran kılıcından Bourgeois’nın tekinsiz örümcek bacaklarına uzanan bu görsel ve psikanalitik tarih, bize kadının sanat tarihinde sadece bir ilham perisi olmadığını çarpıcı bir şekilde gösterir. Barbara Creed, Julia Kristeva ve Camille Paglia’nın kuramlarının aydınlattığı üzere kadın bir canavar olarak tasvir edildiğinde bu her zaman onun doğurganlığı, anneliği veya yıkıcı görülen cinselliğiyle ilişkilidir. Erkek merkezli sanat tarihi ve kamusal siyaset; kadının anlaşılmaz, sınırları aşan ve boyun eğmeyen varlığını bir “canavara” çevirerek onu ehlileştirmeye, başını keserek kalkanına asmaya çalışmıştır.
Ancak sanat tarihinin derinliklerine baktığımızda görürüz ki kadınlar artık bu canavar kimliğinden korkmamakta; aksine bu dehşeti bir silah, bir iktidar ve özgürleşme alanı olarak yeniden sahiplenmektedirler. Sanat, kadın bedeninin sadece seyredildiği değil de aynı zamanda tüm tekinsizliği, öfkesi ve yaratım gücüyle bakışı erkeğe geri iade ettiği bir aynaya dönüşmüştür. Tıpkı Medusa’nın aynada kendi gözleriyle karşılaşması gibi sanat tarihi de artık kendi yarattığı korkunç dişilikle yüzleşmek zorundadır.
Kapak Fotoğrafı: Head of Medusa – Peter Paul Rubens