Karl Marx, Otomat Kasiyerleri Görseydi Ne Derdi?

Marx, tüm gününü bir kahve zincirinin yapay aydınlatması altında yanık çekirdek kokusuyla geçirirken aynı anda gülümsemek zorunda olan "prekarya" baristaları görmemişti. Ancak 19. yüzyılın ortasında, "demir leblebisi" olan Kapital'in ilk cildinde, İngiliz fabrika işçilerinin durumunu tasvir ederken bugünün hizmet sektörü çalışanlarının da kaderini özetleyebilecek kadar öngörülüydü.
Karl Marx ve Otomat Kasiyer - ©Midjourney ile üretilmiştir.

Tekrar ve tekrar, durmadan aynı mekanik işi yapmanın doğurduğu sonu gelmez acının kahır yüklü tekdüzeliği Sisyphos’un işine benzer.

Karl Marx

Fabrika bandındaki işçi ile latté hazırlayan barista arasındaki tarihsel mesafe, bu mekanik acının tekdüzeliği karşısında anlamını yitirir gibi görünüyor. Bu acımasız mekaniğin analizini alışılagelmiş ekonomi-politik çerçevelerin dışına çıkarma cüretini ise Fransız filozof Jean-François Lyotard gösterecekti. Lyotard, 1974 yılında yayımladığı “Libidinal Ekonomi” adlı kışkırtıcı eserine, “Marx Adlı Arzu” başlıklı bir bölüm ekleyerek Marx’a dair benzersiz ve tehlikeli bir okuma önerisi sunuyordu. Bu öneri, ne Louis Althusser’in metinlerdeki boşlukları ve kaymaları arayan titiz “semptomatik okumasına” ne de Hegelci Batı Marksizminin “genç Marx” üzerinden kurduğu hümanist anlatılara sığdırılabilirdi. Lyotard’ın bu müdahalesi bize Karl Marx’ın ekonomi-politik incelemesinin yalnızca bir siyaset bilimi örneği olarak değil bir tür epidemiyoloji yani salgın bilimi pratiği olarak da anlaşılması gerektiğini gösteriyordu.

Karl Marx ve Otomat Kasiyer

Bu yoruma göre British Museum’un sessiz okuma salonunu onun düşüncelerinin doğduğu bir kuluçka merkezi olarak görmemiz gerekiyordu. Daha da ileri giderek, orayı yeni ve oldukça bulaşıcı bir zihinsel patojenin, diyalektik ateşin ilk kez izole edildiği bir karantina bölgesi olarak kabul etmeliydik. Yirminci yüzyılın tamamı bu tekil hastanın masasında sessizce filizlenen bu kavramsal virüsün yol açtığı ateşli hezeyanlar ve sistemik spazmlarla, yani devrimler, karşı-devrimler ve totaliter rejimlerle geçti. Bu metafora göre Marx bir filozof ya da ekonomistten çok kendi zihninin laboratuvarında tarihin kendisini bir hastalık olarak yeniden tasarlayan bir hastaydı. Onun metinleri bu hastalığın soğukkanlı bir analizi olmaktan çok o hastalığın doğrudan semptomlarıydı. Geleceğe dair yaklaşmakta olan büyük bir nöbetin ayrıntılı bir prodromuydu.

Kapital’in sayfaları arasında bu ateşli hastanın planlarını görürüz. Artık asla inşa edilmeyecek olan o rasyonel, acımasız ve geometrik “yeni toplum”un planlarını. Bu, işçi bloklarının yekpare beton yüzeylerinin “üretim güçleri” adına dikilmiş devasa anıtların gölgesinde kalan, ürkütücü derecede boş meydanların hâkim olduğu bir toplum tahayyülüydü. Her şeyin kolektif iradenin öngörülebilir ve mekanik ritmine göre işlediği otistik bir düzen tasavvuruydu. Mark Fisher’ın yıllar sonra “iptal edilmiş gelecek” olarak adlandıracağı şeyin belki de en saf hali: Planları detaylıca çizilmiş, temelleri atılmış ama asla tamamlanamamış bir ütopya.

Karl Marx ve Otomat Kasiyer

Bu hayalet şehirde yaşaması amaçlanan “proletarya” ise aslında sosyolojik bir toplumsal sınıftan ziyade adeta yeni bir nörolojik prototipti. Yabancılaşmanın yarattığı psişik baş dönmesinden ve bireysel arzunun karmaşasından tamamen arındırılmış, bilinci üretim ilişkilerinin şeffaf ve pürüzsüz mantığıyla yeniden programlanmış bir varlık. Marx’ın devrimi bu kentin anahtar teslim töreni olacaktı. Yani tarihin son ve en büyük sosyal mühendislik projesinin açılışı.

Bugün ise bu büyük tarihsel projelerin çöküşünden on yıllar sonra Türkiye’deki süpermarketlerde giderek yaygınlaşan otomat kasalar sosyal medyada beklenmedik bir teorik yoğunlukta tartışmalar yaratıyor. Tartışmanın bir tarafında, bu otomat sistemini gündelik hayatın sıradan bir kolaylığı olarak görenler varken diğer tarafında ise onu kapitalist üretim biçiminin en temel dinamiklerini ve içsel çelişkilerini barındıran somut birer örnek olarak görenler yer alıyor.

Marx’ın “Makineler Üzerine Fragmanlar” olarak bilinen ve daha sonraları hem Gilles Deleuze hem de Antonio Negri tarafından devrimci bir politika için temel alınacak olan metinler toplamı bugün üç harfli marketlerdeki otomat kasiyerlerin ardında yatan tarihsel dönüşümü anlamak için kusursuz bir anahtar sunuyor.

Karl Marx ve Otomat Kasiyer - ©Midjourney ile üretilmiştir.

Marx’a göre büyük sanayi ve makineleşme ile birlikte üretim sürecindeki temel ilişki geri dönülmez bir şekilde tersine döner. Kapitalizm öncesi dönemde zanaatkârın kullandığı alet işçinin becerisinin ve bedeninin bir uzantısıyken, makineleşmeyle birlikte işçi, otonomlaşan makine sisteminin bir uzantısı, bir parçası haline gelir. Otomat kasa örneği bu tersine dönüşü mükemmel bir şekilde resmeder. Eskiden kasiyer asık suratıyla da olsa sürecin merkezindeydi. Ürünleri elinden geçirir, fiyatları girer, para üstü verir ve emeğiyle süreci aktif olarak yönetirdi. Bugünün otomat kasasında ise bu emeğin önemli bir kısmını çoğu zaman müşteri hiçbir karşılık almadan bizzat üstleniyor.

Eski kasiyerin yerini ise sistemin yanında duran ve bir sorun çıktığında çağrılan bir yardımcı eleman alır. Bu elemanın yeni görevi Marx’ın tam da tarif ettiği roldür. “Nezaret etmek, aksamalara engel olmak”. Makine hata verdiğinde müdahale eden, barkod okunamadığında yardımcı olan bu çalışan artık üretimin aktif faili değildi. Otonom bir sistemin sorunsuz işlemesini denetleyen bir bekçi veya gözetmen haline gelmişti. Emek, sürecin merkezinden çeperine itilmiştir. Emek aracı, yani makine, bir otomat haline gelerek emek sürecinde işçinin karşısına sermaye olarak çıkar ve canlı emeğe hükmeden, onu yutan bir “ölü emek” haline gelir.

Teknoloji ne bir tanrıdır ne de bir şeytan. Ona ne koşulsuz evet diyebiliriz ne de onu bütünüyle inkâr edebiliriz. Teknoloji aynı anda hem yabancılaştırıcıdır hem de ufuk açıcıdır. Bugün ve gelecekte önümüzde duran görev teknolojiye karşı ne körü körüne itaatkâr ne de düşüncesiz bir isyankâr tavır almak, bunun yerine teknolojiyle dostça bir ilişki kurmaktır. Peki o basit görünen otomat kasa nedir? Marx’a göre makine sistemi içine gömülmüş bilimsel bilgidir. Toplumun tarih boyunca biriktirdiği tüm bilgi, tecrübe ve bilim, sabit sermaye (makineler, fabrikalar) formunda nesneleşir. Marx, bu nesneleşmiş toplumsal bilgiyi “genel zekâ” olarak adlandırır. Otomat kasa bu genel zekânın somut ve gündelik bir örneğidir. O metal kutunun içinde sadece devreler değil barkod okuma teknolojisi, veritabanına bağlı ağırlık sensörleri, küresel dijital ödeme ağları ve karmaşık stok yönetim yazılımları bulunur. Bunların hiçbiri tek bir kişinin eseri olamaz elbette, yüzlerce yıllık bilimsel birikimin ve kolektif zekânın ürünüdür bahsi geçen. Süpermarket, kasiyerin canlı emeğini saatlik ücretle satın almak yerine toplumun bu birikimli zekâsını bir makine formunda satın alarak üretime dahil eder.

Karl Marx ve Otomat Kasiyer

Artık zenginliğin asıl kaynağı doğrudan harcanan bireysel emekle değildir. Aksine makine sistemine yerleştirilmiş bu toplumsal bilgidir. İşte tam bu nokta kapitalizmin en temel ve çözümsüz çelişkisini doğurur. Kapitalizmin tüm mantığı değerin “emek zamanı” ile ölçülmesi üzerine kuruludur. Kâr yani “artı-değer” ise işçinin ücreti ödenmemiş artık-emek zamanından, yani sömürünün kendisinden elde edilir. Süpermarketin otomat kasaya yatırım yapmasının tek bir amacı vardır: Kasiyerlere ödediği maaşları yani emek maliyetini düşürerek kârını artırmak.

Ancak otomasyonun bütün amacı üretimi mümkün olan en az emek zamanıyla gerçekleştirmektir. Kapitalizm burada kendi kendini yiyen bir yılan gibi davranır. Bir yandan zenginliği emek zamanıyla ölçerken diğer yandan kâr hırsıyla bu ölçütün kendisini ortadan kaldırmak için elinden geleni yapar. Sistem, kârın tek kaynağı olan canlı emeği (bu durumda elbette kasiyeri) üretimden kovarak uzun vadede kendi dayandığı temeli dinamitlemiş olur. 

Üretim o kadar verimli hale gelir ki emek zamanı ölçütü anlamsızlaşır. 

Karl Marx ve Otomat Kasiyer

Toplum devasa bir zenginlik yaratma kapasitesine ulaşır ulaşmasına ancak sistem bu zenginliği “kâr” olarak realize edemez, çünkü kârın kaynağı olan emek sömürüsü ironik bir şekilde ortadan kalkmıştır.

Karl Marx, geleceği görmemişti. O sadece bir sistemin içsel hareket yasalarını analiz ediyordu. Bugün bir süpermarkette, aldığımız ürünleri kendimiz okutup öderken tanık olduğumuz şeyi gündelik bir kolaylık olarak görmemeliyiz. Marx’ın Grundrisse’de analiz ettiği o büyük tarihsel dönüşümün gündelik hayata sızmış somut ve canlı bir örneği olarak görmeliyiz. Bu örneği yakın zamanda hem bir ekonomist hem de bir kültür kuramcısı müthiş kitaplarla işlediler. Thomas Piketty’nin Capital’i ve Mark Fisher’ın Kapitalist Gerçekçiliği kovulan kasiyerler, vücudu çürüyen fabrika işçileri ve ayaklarına kara sular inen baristalar için bir ağrı kesici işlevi görebilir.

İlginizi Çekebilir!
Tuşa Bas, Geri Sar: Kaset Kültürü ve Müzik Alışkanlıklarının Evrimi