Literatürde, Winterson’ın özgün tarzını ifade etmek için kullanılan “Wintersonvari” teriminin bulunması şaşırtıcı değil. Wintersonvari anlatım; masal, mit, anı, bilimkurgu ve gotik gibi farklı anlatıları bir araya getiren; zor temaları işlerken bile metne bir sıcaklık ve kendine özgü bir neşe katabilen; gerçek yaşam deneyimlerini alegoriler, metaforlar ve masalsı bölümler aracılığıyla yeniden biçimlendiren bir yaratıcı üslubu ifade ediyor.
1959 doğumlu yazarın bugüne dek aldığı ödüller arasında John Llewellyn Rhys Ödülü, E.M Forster Ödülü, Whitbread Ödülü, Cannes Film Festivali Gümüş Ödülü ve 2006 Britanya Kraliyet Onur Nişanı yer alıyor. Winterson günümüzde Manchester Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık profesörü olarak görev yapıyor.
Bu yazıda Winterson’ın Noel Günleri, Tek Meyve Portakal Değildir ve Frankissstein (Bir Aşk Hikayesi), eserlerine bir bakış sunacağız. Çalışmamızda, seçilmiş üç eser üzerinden yazarın edebi evrenine ve hikaye anlatıcılığına dair bir portre çizmeyi amaçlıyoruz.
Geçmişi Yeniden Yazmak: Tek Meyve Portakal Değildir
Kurgunun belirginliğe, bir çapaya ihtiyacı vardır. Ama aynı zamanda bunları da aşmalıdır.
Jeanette Wınterson – Tek Meyve Portakal Değildir (s. 18)

Hikaye yazmak bir ifade biçimi olmanın yanı sıra, kişinin kimliğini de yeniden keşfetmenin bir yolu olabilir mi? Winterson romanın girişinde şöyle yazar, “Portakal otobiyografik bir roman mı? Hayır, hiç değil ve evet, tabii ki öyle.” (19) Çünkü Winterson için bir otobiyografi yazmak, yaşamının olaylarını kaydetmekten çok, onları yeniden anlamlandırmak ve kaçınılan duygularla yüzleşmenin bir yoludur.
1985 yılında En İyi İlk Roman dalında Whitbread Ödülü alan Tek Meyve Portakal Değildir, yazarın yayınlanan ilk eseridir. Portakal, yazarın kendisini evlat edinen evanjelik ailenin yanında büyüme deneyimlerinden yola çıkan ve büyük ölçüde otobiyografik ilerleyen bir romandır. Yazarın “Wintersonvari” üslubunu, yapı ve dil denemelerini başlatan, insan hallerini anlatmanın yeni ve taze yollarını bulan bir anlatıdır. Romanın baş kahramanı olan Jeanette, yazarın kurgu ve kurgu dışı arasında bir versiyonudur. Okur, Jeanette’in küçük bir çocuğundan genç bir kadına dönüşümünü takip eder, dolayısıyla roman bir büyüme romanı olarak da değerlendirebilir. Hikaye ilerledikçe hem cinsel kimliği ve evanjelizme dair kuşkularıyla hem de kendisini evlat edinen ve bir misyoner olarak yetiştirmek isteyen annesiyle mücadele eder. Jeanette büyüdükçe dünyanın siyah ve beyazdan ibaret olmadığını görmeye başlar ve bu karmaşık ve kurallarla dolu dünyayı prenslerin, şövalyelerin ve büyücülerin olduğu hikayelerle yeniden düşünür.
Winterson, henüz yirmili yaşlarının başında yazdığı bu eseri, hayatta kalabilmek için yazdığını söylemiştir. Burada ‘hayatta kalmak’, yazarak hayatı yeniden anlamlandırmanın bir sembolü olarak okunmalıdır. Romanın büyük kısmı yazarın çocukluğunun gerçek deneyimlerini takip ederken; masallar, alegorilerden ve metaforlardan oluşan bölümlerde anlam daha katmanlı ve yorum çeşitliliğine açıktır. Bu hikayeler ne kadar fantastik ve masalsı görünse de, her biri Jeanette’in baskıcı bir çevrede karşılaştığı sınavların sembolik karşılıklarıdır. Bu anlatıların iç içe kullanımı, yazarın gerçek deneyimlerini farklı bir alana taşımasına ve onları hayal gücüyle yeniden kurmasına imkan tanır. Romanın bu yapısı, hikaye anlatıcılığının hayattaki iyileştirici ve dönüştürücü yönüne dair anlamlı bir hatırlatma niteliği taşır.
Masalların Günlük Hayatla Diyaloğu: Noel Günleri
Sahip olduğumuz tek şey her günken neden her gün acele etmeyi öğrenmiştik?
Jeanette Wınterson – Noel Günleri (s. 33)
Noel Günleri, duyguların bilgiyle, masalların gündelik yaşamın olağan akışıyla iç içe geçtiği, türler arası bir anlatım sunuyor. On iki hikaye ve on iki yemek tarifinden oluşan kitap, hem mevsimsel ritüellere hem de modern çağda unutulan, ihmal edilen duygu ve ilişkilere dönmenin yollarını arıyor. Winterson’ın öykülere incelikle yerleştirdiği sorular, okuru modern hayatın ritmine dair düşünmeye davet ediyor. Açılış öyküsü “Noel Ruhu” şöyle soruyor,
Neden asıl şeyler, mühim şeyler, neredeyse eften püften şeylerin altında kolayca kayboluyor?
“O’Brien’ın İlk Noeli” hikayesinde ise şu satır karşımıza çıkıyor:
İnsanların hayatlarından ambalaj kâğıtlarını çıkarıldığında geriye kalan hiçbir şeydi. Kendilerini iyi paketliyorlardı ama kutuda ne vardı acaba?

Noel Günleri, Noel’in kültürel anlamını ve tarihi kökenlerini anlatan bir denemeyle açılıyor. Winterson, bu bayramın tarih boyunca her yerden -paganlardan, Romalılardan, Keltlerden ve daha birçoğundan – çeşitli ritüellerle ve figürlerle şekillendiğini anlatıyor. Bu girişten sonra kitap, Winterson’ın yazdığı öykü ve yemek tarifleriyle devam ediyor. Tıpkı Noel’in ödünç aldığı ritüeller gibi Winterson da eserde çeşitli edebi türleri birbiriyle harmanladığı bir anlatı kuruyor. Bu yaklaşım, okura da dünyaya birden fazla anlatı biçimi yardımıyla bakmayı hatırlatıyor. Seçkide gotik öyküler, fabl tadındaki çocuk hikayeleri, yetişkinlere “kentsel” peri masalları var; Roald Dahl’dan Charles Dickens’a uzanan göndermeler bu çeşitliliğin içinde kendine yer buluyor.
Kitabın kalbinde Winterson’ın zaman ve hafıza üzerine düşünceleri yer alıyor. Yazar, hayattaki yolumuzun “düz bir çizgiden ibaret olmadığını” söylüyor. Bu yüzden yeniden denemeyi, yeniden yenilmeyi, bu defa “daha iyi yenilmeyi” öğütlüyor okurlarına. Yeni yıla girerken, geride kalan yılda değerli gördüğümüz küçük bir şey olduysa, o şeyin çok değerli olduğunu, yeni bir yılın ise yeni şanslar yaratmak için iyi bir zaman olduğunu hatırlatıyor. Winterson, zamanı düz bir ok olarak değil, “bir bumerang” olarak düşünüyor. Okuru da hafızayı bir arşiv odası veya bir depolama alanı olarak değil, yaratıcı bir eylem olarak düşünmeye çağırıyor. Kitaptaki yemek tarifleri de bu yaratıcı davetin bir parçası. Tarifler, yalnızca yemek malzemelerinden ve talimatlardan ibaret değil. Winterson bu bölümlerde, verdiği tariflerin onda çağrıştırdığı insanlardan, dönemlerden, mekanlardan söz ediyor. Bu bölümlerden Çin Mantısı tarifiyle sunulan Shakespeare and the Company kitapçısının “Başkalarının okuyacağı bir sayfaya kelimeler koyduğumuz bir ev” olarak anlatıldığı bölüm özellikle unutulmaz (167).

Anılar, Winterson’ın ifadesiyle, “bize karşı kullanılan bir silah ya da taşımamız gereken bir yük olmak zorunda değil.” Tam tersine, anılar değişim için birer araç. Winterson, geçmiş anılarımız bize geri döndüğünde, yenilgiye uğramış hissetmek yerine onlarla uzlaşmanın ve her birini yeniden anlamlandırmanın o yıkıcı döngüyü kırabilecek bir eylem olduğunu anlatıyor.
Noel Günleri, Winterson’ın anlatıda mesafe ve yakınlık kurma biçimini çok iyi gösteren bir kitap. Hikayeler ne tamamen masalsı ne tamamen gerçekçi; yemek tarifleri ne tamamen pratik ne de tamamen edebi. Öyküler, barındırdığı birçok sihirli öğeye rağmen, sadelikten besleniyor ve hayatın kırılgan taraflarına dokunmaktan çekinmiyor. Noel Günleri, aceleci bir dünyada yavaşlayıp mühim olanı hatırlamayı ve yapmaya değer her şeyin bilinçli bir çabayla başladığını hatırlatıyor. Jeanette Winterson, her türün yaratıcı olanaklarını ustalıkla ve en güzeli de kendini çok ciddiye almadan kullanıyor.
Bir Romanı Yeniden Kurmak: Fran – kiss – stein (Bir Aşk Hikayesi)
İnsanoğlu gerçekliğe fazla dayanamaz. İşte bu yüzden hikayeler uyduruyoruz, dedim.
Ya uydurduğumuz hikayeler kendimizsek?
Jeanette Wınterson – Frankısssteın (s. 57)

Fran-kiss-stein (Bir Aşk Hikayesi), Winterson’ın hikaye anlatıcılığındaki yeniden kurma anlayışının en güçlü örneklerinden biri. Bu roman, hem Mary Shelley’nin Frankenstein’ına bir saygı duruşu hem de bu klasik metnin düşünsel arka planına yaratıcı bir kurgu niteliği taşıyor.
Mary Shelley’nin henüz on dokuz yaşındayken yazdığı Frankenstein, hem gotik anlatının hem de bilim kurgu türünün öncüsü kabul edilen bir klasik; Guillermo del Toro’nun son uyarlamasıyla birlikte yeniden ve güçlü bir tanınırlık kazandı. Peki bu olağanüstü hikaye nasıl düşünceler ve duygularla yazıldı? Mary Shelley karakterlerini nasıl tasarladı? Winterson, Fran-kiss-stein kitabında -kısmen- bu soruların peşinde. Kısmen, çünkü roman iki farklı zamanda geçiyor. Biri Brexit dönemi İngiltere’sinde, Ry Shelley adlı bir bilim insanının katıldığı yapay zeka seminerinde; diğeri ise Mary Shelley’nin Frankenstein’ı yazdığı 1816’nın fırtınalı İsviçre yazında. İki bölümde de öne çıkan felsefi sorgulamalar var, “insanı insan yapan nedir?” sorusu iki bölümün köprüsü olan sorulardan. Winterson, olay örgüsünü kurarken yalnızca zamanlar arasında değil türler arasında da geçiş yapıyor: roman tarihi kurgu ve distopyayı harmanlıyor; aynı zamanda bilim etiği, yapay zeka ve beden politikaları gibi başlıkları kendine özgü mizahı ve ironisiyle kaleme alıyor.
1816 yazında geçen bölümde okur; Mary Shelley, Percy Shelley, Lord Byron ve John Polidori’nin Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’de geçirdikleri yaz günlerine dönüyor. Winterson, Mary Shelley’i hikayenin anlatıcısı yaparak olayları onun gözünden aktarıyor. Böylece edebiyat tarihinde çoğu zaman romantize edilmiş bu erkek figürler, Winterson’ın kalemiyle kırılganlıkları, çelişkileri ve kusurları ile görünür oluyor. Winterson’ın otobiyografik romanı Tek Meyve Portakal Değildir’den Lord Byron’ın şiirlerini sevdiğini bilinse de, Fran-kiss-stein’da Byron’ın cinsiyetçi çıkışlarını ironik bir mesafeyle ele alması dikkat çekici nüanslardan biri. Fırtına sebebiyle günlerce göl evine mahkum kalan bu grup, zaman geçirmek için Byron’ın ortaya attığı “Kim en iyi korku hikayesini yazabilir?” fikriyle harekete geçiyor. Bu yarışma Mary Shelley’nin zihninde çok daha derinlikli soru çarklarını çeviriyor ve Frankenstein’ın ilk kıvılcımları beliriyor:

İnsanı biyolojik geri kalanından ayırt eden nedir, bizleri makinalardan ayırt eden nedir? Bu sorulara ben de cevap aramaktayım yazdığım hikayeyle ilgili olarak.
Fran-kiss-stein’ın özelliklerinden biri, Mary Shelley’nin yaşam öyküsünü yeniden anlatmak yerine, bu yaşamın içinden doğan düşünce dünyasına ışık tutmayı tercih etmesi. Winterson, Shelley’nin çağındaki bilimsel ve etik tartışmalarla kendi yaratıcı sezgisini nasıl bir araya getirdiğini gösteriyor. Victor Frankenstein’ı yaratırken Shelley’nin aklından geçenleri aktaran monologlardan biri özellikle dikkat çekici:
Kahramanımın adını (kahraman mı olacak?) Victor koyacağım, çünkü hayata ve ölüme karşı zafer kazanmak peşinde… Şekillendirdiği yaratık on erkekten daha güçlü olacak. İnsandan daha fazla bir şey olacak. Ama insan olmayacak. Yine de acı çekecek. İnanıyorum ki, acı çekmek bir ruha sahip olduğumuzun işaretidir.

Shelley’nin biyografisini, feminist düşüncenin kurucularından olan annesi Mary Wollstonecraft’ın ölümünü, babası William Goodwin ve düşünsel çevresini, küçük yaşta Coleridge’in The Rime of the Ancient Mariner şiiriyle tanışmasını bir referans kitabından okumak mümkün. Ancak Jeanette Winterson, Shelley’nin deneyimlerinden öte, bu deneyimlerin ona ne düşündürdüğünü, dünyayı nasıl gözlemlediğini, Hobbes, Shakespeare ve Ovidius gibi isimlerin Shelley’de nasıl bir edebi ve felsefi etkilenim yarattığını, Shelley’nin karakterlerini hangi yol haritalarıyla kurduğunu gösteriyor. Böylece roman, bir yaşamı anlatmaktan çok, yaratıcı düşüncenin nasıl filizlendiğini tartışıyor. Fran-kiss-stein, Frankenstein’ın yaratım sürecini farklı bir perspektiften okumak isteyenlere, hem de çağdaş anlatının olanaklarına ilgi duyanlara merak uyandırıcı bir kış okuması.
Kaynakça:
Winterson, Jeanette. Fran – kiss – stein, Bir Aşk Hikayesi. Çeviri: Pınar Kür. Kafka Kitap. 2021.
Winterson, Jeanette. Noel Günleri. Çeviri: Peren Gülmez. Kafka Kitap. 2021.
Winterson, Jeanette. Tek Meyve Portakal Değildir. Çeviri: Aslı Perker. Kafka Kitap. 2023.