Ömer Seyfettin’in “Gökkuşağı” öyküsünde incelenmesi gereken şey, öykünün alt metninde yer alan, biraz da yazarın ideolojik ön kabuller yüzünden yüzeysel okumalara tabii tutulması sonucu gözden kaçırıldığına inandığımız psikoseksüel ve toplumsal unsurlardır. Bu unsurlar Freud’un “Küçük Hans” vakasıyla güçlü benzerlikler taşır.
Freud, “Küçük Hans” vakasında çocuğun gelişiminde cinsiyet kimliği ve baba figürüyle ilişkisini merkeze alarak çocukluk çağındaki bastırılmış duyguların ve cinsel çatışmaların önemini vurgular. Ömer Seyfettin de yazdığı bu kısa öyküsünde, geleneksel toplumsal değerlerin ve ataerkil otoritenin çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin cinsiyet kimliğinin oluşumundaki rolünü ortaya koyar. “Gökkuşağı”, küçük bir çocuğun geleneksel rollerle çatışan arzularını ve çevresindeki baskıcı tutumların yarattığı psikolojik gerilimleri somut bir anlatımla sunar. Freud’un psikanalitik kavramları ışığında öykünün satır aralarındaki çatışmaların çözümlenmesi, erken dönem Türk edebiyatının toplumsal cinsiyet eleştirisi açısından taşıdığı potansiyeli ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda Ömer Seyfettin’in eserlerinin günümüz perspektifiyle yeniden değerlendirildiğinde yeni bir anlam atfedip atfetmediğini anlamaya imkân tanır.Çocukluk yalnızca büyümenin değil aynı zamanda kendi varoluşumuzu hayal etmenin alanıdır. Freud, “Küçük Hans” vakasında çocuğun at olma fantezisinin ardında saklanan karmaşık arzuları ve toplumsal çatışmaları analiz eder ve bizlere çocukların sembolik dünyalarının ne kadar psikolojik olduğunu gösterir. Ömer Seyfettin’in öyküsündeki Ayşe’nin erkek olma arzusu da benzer bir kimlik deneyidir. Ayşe, cinsiyet rollerinin katı sınırları içerisinde sıkıştıkça, erkekliğin özgürlük ve hareketlilikle ilişkilendirildiği hayaller kurar. Bu noktada, Küçük Hans’ın “at oluşu” tahayülü gibi Ayşe’nin erkek oluşu da sadece basit bir taklit değildir elbette. Aksine bu hayal var olan toplumsal cinsiyet sistemini sorgulama ve yeniden inşa etme girişimi yapmak için imkân verir. Her iki örnekte de çocukların hayal dünyası, toplum tarafından dayatılan kimliklerin dışına taşan bir direniş sahasına dönüşür. Çocukluk düşlemleri, ataerkil düzenin dayattığı cinsiyet kalıplarının ne denli keyfi olduğunu göstererek, aslında yetişkinlerin dil aracılığıyla dayattığı “anlam haritasını” sorgular.
Hem Freud’un hem de Ömer Seyfettin’in çocukları, bir çocuğun dünyasından yansıyan kimlik mücadelesinin toplumsal bir eleştirisine dönüşür.
Küçük Hans

Sigmund Freud’un 1909 yılında yayımladığı Küçük Hans vakası psikanalitik kuramın çocuk psikolojisine uygulandığı en çarpıcı örneklerdendir. O dönemde beş yaşındaki Hans’ın sokakta at arabası gördüğünde yaşadığı derin korku kısa sürede klinik incelemenin odak noktasına dönüştü. İlginç olan aynı çocuk evde güvenli ortamında sık sık “at gibi yürüme” oyunları oynamayı tercih ediyordu. Bu durum, fobinin basit bir tepki değil, karmaşık bir içsel gerilim yansıması olduğunu ortaya koyuyordu. Freud, Hans’ın oyun ve fobi arasındaki bu zıt duruşunu, bilinçdışı süreçlerin dışavurumu olarak yorumlamıştı…
Freud’un analizine göre at figürü, Hans’ın babasını simgeler. Atın iri dişleri ve heybetli duruşu, otoriter baba imgesiyle doğrudan ilişkilendirilir. Bu metafor aracılığıyla Hans, hem babasına duyduğu hayranlığı hem de bastırılmış korkuyu aynı anda yaşar. Freud, burada “kastrasyon kaygısı” kavramını devreye sokar. Hans’ın bilinçdışında babanın güç ve otoritesinden korkması atlara karşı geliştirdiği fobinin güvencesiz çekirdeğini oluşturur. Böylece fobi, gerçek dünya deneyimiyle bastırılmış arzular arasındaki çatışmayı temsil eder.
Hans’ın “at olma” oyunları ise daha öte bir anlayışı gerektirir. Freud’a göre bu oyunlar, çocuğun korktuğu baba figürüyle özdeşleşme çabasıdır. Oyun sahnesi, Hans’ın korkularını ve arzularını güvenli bir şekilde deneyimlediği sembolik bir alana dönüştürür. Bu süreç, çocuğun kendi kimliğini keşfetmesine ve psikolojik dayanıklılık geliştirmesine yardımcı olur. Psikanalitik terimlerle “içselleştirme” ve “biriktirme” mekanizmalarının işleyişi burada somutlaşır.

Ömer Seyfettin’in öyküsündeki on yaşındaki Ayşe ise köyün toprak yollarında erkek çocuklarla futbol oynayan, ağaç dallarından tırmanıp kovboy taklaları yapan bir “tomboy”dır. Kadınsı rollerin ona dayattığı narinlik ve itaatkârlığı reddeden Ayşe, süslenmekten çok çamurlu elbiselerle özgürce koşmayı tercih eder. Bu hareketli ve erkeksi oyunlar Ayşe’nin kendi benliğini deneyimleme biçimidir. Sınırları aşma arayışı doğrudan toplumsal cinsiyet normlarının ötesine uzanır.

Köyde yayılan eski bir inanca göre gökkuşağının altından geçen kişinin cinsiyeti değişir. Burada gökkuşağı metaforu üzerine düşünmek gerekir. Gökkuşağının parlak ve berrak renkleri, yağmurun havayı temizlemesinin ardından ortaya çıkar. Güneş ışığının su damlacıklarında kırılmasıyla oluşan bu doğa olayı doğanın gülümsemesi gibidir. Doğa itibarıyla geçiş anlarına eşlik eder. Yağmurdan güneşe geçişin işaretidir. Bu yüzden metaforik olarak değişim ve dönüşüm süreçlerini temsil etmeye çok müsaittir. Mitolojide de gökkuşağı sık sık iki dünya arasında köprü işlevi görür: Örneğin İskandinav mitolojisinde Bifröst adı verilen gökkuşağı köprüsü, insan dünyası Midgard ile tanrılar diyarı Asgard’ı birbirine bağlar. Yunan mitolojisinde ise İris, gökkuşağının tecessümü olan tanrıçadır ve tanrılar ile insanlar arasında haberci görevini üstlenir. Bu anlatılarda gökkuşağı, geçiş, iletişim, bağlantı kurma sembolüdür.
Ömer Seyfettin’in “Gökkuşağı” öyküsünde bu dönüşüm teması somut şekilde kullanılmıştır: Gökkuşağı, Ayşe’nin erkek olma dönüşümünün aracı olur. Bir metamorfoz imgesidir.
Bir gece Ayşe, gökkuşağının kavisinin tam ortasından geçer. Ertesi sabah göğsünde yeni bir özgürlük duygusuyla uyanır: Kendini “erkek” olarak hisseder, omuzlarına binen hafiflik ve toplumsal baskıdan arınmanın coşkusu içinde hareket eder. Vücudunun sınırları anlamsızlaşır. Zincirlerini kırar, özgürlüğün yeşil sahasında özgürce koştukça kalbi hızla çarpar. Bu dönüştürücü an Ayşe’nin babasının “Günah bu, uyan!” sesiyle bölünür. Geleneksel ahlakın ve ataerkil otoritenin sesi, rüyayı kesintiye uğratır. Ayşe eski yataktan kalkmış bir kız çocuğu rolüne geri döner; renkli hayallerini köyün keskin gerçekliğine feda eder.
Baba otoritesi, sihirli dönüşümü yasaklayarak toplumsal cinsiyet sınırlarının yeniden çizilmesini sağlar.
Çocukların dünyasında “başka” olmak hem bir savunma hem de bir direniş biçimidir. Freud’un Küçük Hans vakasında at olma fantezisi ile Ömer Seyfettin’in Gökkuşağı Öyküsü’ndeki Ayşe’nin erkek olma hayali, bu iki yönü de temsil eder. Hans, sokakta at arabalarından dehşete kapılırken, evde at gibi yürüyerek korkusunu içselleştirir ve dönüştürür. Ayşe de köy inanışının sihirli geçidine inanarak gökkuşağı altından geçip cinsiyetinin değişeceğini umar. İkisi de içinde bulundukları gerçeklikten kopmak, sınırları esnetmek ve hayata“başka bir kimlik”le bakmak ister.
Karşılaştırma
Her iki vakada da oyun, düş ve fobi arasında ince bir çizgi vardır. Hans’ın “at gibi yürüme” oyununda, fobi nesnesi oyun alanına taşınır; korkulan figürün içinde yer alarak o figürün gücünü kendi bedeninde deneyimler. Bu eylem, hem babanın otoritesinden kaçış hem de ona öykünme ihtiyacını içerir. Ayşe için ise gökkuşağı, sıradan bir fantazi değil; köyün mitleriyle beslenen kolektif bir hayal dünyasıdır. Gökkuşağının renkleri, Ayşe’nin erkek olma arzusu ile özgürlük, güç ve sınır tanımazlıkla özdeşleşir. Her iki çocuk da düş sahnesini kendi kimlik deneyimleri için güvenli bir simülasyon alanına dönüştürür.

Bu iki “başka olma” hayalinin en önemli ortak yanı, toplumsal cinsiyet kalıplarını sorgulamalarıdır. Hans’ın at imgesi baba otoritesiyle kesişirken, Ayşe’nin erkek kimliği ataerkil düzenin dışına taşar. Freud’un “kastrasyon kaygısı” ve Seyfettin’in “günah” kurgusu, çocukların ruhsal coğrafyasında belirleyici iki yapıyı temsil eder. Hans, fobisinde bastırılmış arzularının dilini bulurken; Ayşe, rüya sahnesinde arzularının sınırlarını zorlar. Her iki durumda da çocuk, yetişkin dünyasının dayatmalarına karşı kendi deneyimini ve sembolik evrenini kurar.
Analojimizin kalbinde yatan gerçek, “başka” olma ihtiyacının hem bireysel hem de toplumsal düzeyde özgün bir keşif süreci olduğudur. Hans ve Ayşe, farklı coğrafyalarda ve farklı anlatılarda benzer bir psikolojik işleyiş sergiler: Korku, oyun ve tözleşme arasında gidip gelen bir denge arayışı. Bu denge çocukluğun hem kırılgan hem de yaratıcı doğasını gözler önüne serer. Hem psikanaliz hem de edebi anlatılar çocuk ruhunun bu çok katmanlı yapısını anlamaya çalışırken “başka” olmanın hem bir mücadelenin hem de bir özgürleşmenin kapılarını araladığını gösterir.
Cinsiyet, bedenlerimize dayatılan sabit bir etiket midir, yoksa yaptığımız, söylediğimiz, kiminle nasıl ilişki kurduğumuzla her gün yeniden örülen karmaşık bir anlam ağı mıdır? Bu soruyu ciddiyetle ele alan bir okuyucu, yapacağı değerlendirme için “cinsiyet nedir?” sorusunu biyolojiden çok kültürün, dilin ve gücün alanına taşımak zorunda kalır. Ve kafa karışıklığı burada başlar.
Simone de Beauvoir tarafına atfedilmiş o meşhur cümle, bir ayrımı kristalize eder.
Kadın doğulmaz, kadın olunur,
İnsan, biyolojik bir veriyle başlar ama kültürel bir süzgeçten geçerek “erkek” yahut “kadın” rolünü öğrenir. Ancak bu öğrenme süreci sanılanın aksine statik değil, performatiftir. Cinsiyet bir “isim” değil, bir “fiil”dir: Tekrar eden jestler, söylemler ve pratiklerle sürekli sahnelenir. Hans’ın atları taklit ederek “kişnemesi”, Ayşe’nin geleneksel “erkek oyunlarında” top peşinde koşması veya ağaca tırmanması gibi edimler, tam da bu performatif sahnelenmelerin örnekleridir. Çocuk, kimliğini bir giysiyi deneme edimi gibi, deneyimleyerek ve sınayarak inşa eder; bu “rol” üzerinde oturduğunda onu sürdürür, aksi halde farklı ifade biçimlerine yönelir.
Bu akışkanlığın önüne geçen ataerkil kodlar, erken yaşlardan itibaren devreye girmektedir. “Erkek eşittir güç” denklemi, çocukların hayal dünyasına çizgilerle sızar ve baba, imam gibi otorite figürleri, uygun görülmeyen davranışları disipline ederek bu kodları pekiştirir. Freudcu psikanalitik yaklaşımda Hans’ın at korkusunun baba figürüyle ilişkilendirilmesi ve Ayşe’nin gökkuşağı altında “günah” denilerek uyarılması aynı ideolojik düzlemi işaret etmektedir: Erkeklerden güç ve kudret beklenirken, kadınlardan edep ve itaat beklenir.
Bir Soru

Ömer Seyfettin bu kısa öyküsünde sorunları açıkça çözmez, sadece gösterir; Halide Edib gibi çözümü kadının eğitimi ve fedakârlığında aramaz; Sevgi Soysal gibi bireysel başkaldırıyı ve ironiyle sorunu ifşa etmeyi de seçmez; Woolf gibi modernist estetikle kadının iç sesini duyurmaz ve teorik zemini hazırlamayı kendine görev edinmez. Ama bir bütün olarak baktığımızda, inanmak gerekir ki, her toplum kendi gökkuşağının altından geçip geçemeyeceğine, renkleri kucaklayıp kucaklayamayacağına kendi karar verecekse edebiyat bu işin vicdanı olacaktır. Bu yazıda da bu teze inanarak Ömer Seyfettin’in sadece yüzeysel bir anlatı ortaya koymadığını Freud’un Küçük Hans vakası üzerinden göstermeye çalıştık.
Şimdi, bu vicdanı daha da keskinleştirmek ve zaten bildiğimiz o iki soruyu genişletilmiş bir perspektifle yeniden sormak durumundayız:
Gündelik hayatta hangi davranışları, hangi kimlik ifadelerini ‘doğal’ sayıp biyolojik ve değişmez kategorilere hapsediyoruz, hangilerini ise toplumsal, tarihsel ve dolayısıyla dönüştürülebilir olarak kabul ediyoruz?
Bu ayrımları yaparken bizi yönlendiren, çoğu zaman farkında bile olmadığımız varsayımlar, hangi iktidar yapılarının, hangi sınıfsal çıkarların ve hangi sömürü mekanizmalarının devamını sağlıyor?
Bu noktada ‘başka olmak’, yalnızca kültürel bir kimlik farklılaşması ya da liberallerin elinde söylemsel bir direniş olmanın çok ötesine geçer. ‘Başka olmak’, egemen kapitalist ve onunla iç içe geçmiş ataerkil sistemlerin dayattığı katı kimlik, üretim ve yaşam biçimlerine karşı, maddi temelleri olan, teknolojik ve toplumsal olanaklarla bağlarını kuran ve bu olanakları dönüştürmeyi hedefleyen radikal bir eylemsel kavrayış ve özgürlük siyasetinin ta kendisidir. Böylesi bir özgürlük siyaseti, kimlik ve öznellik mücadelelerini, üretim ilişkilerinin ve teknolojik gelişmelerin şekillendirdiği toplumsal formasyonlardan ekolojik krizlere, küresel adaletsizliklerden yerel direnişlere uzanan geniş bir maddi, olgusal ve tarihsel bağlamda ele almayı, bu “başka olma” potansiyellerini her düzeyde örgütlemeyi hedefler.
Kapak Fotoğrafı: Gulliver Addressing the Houyhnhnms – Sawrey Gilpin
Referanslar:
Beauvoir, S. de. (1949). Le deuxième sexe. Paris, France: Gallimard.
Butler, J. (1990). Gender trouble: Feminism and the subversion of identity. New York, NY: Routledge.
Freud, S. (1909). Analysis of a phobia in a five-year-old boy (“Little Hans”). Standard Edition, 10, 1–150.
Oakley, A. (1972). Sex, gender and society. London, England: Temple Smith.
Seyfettin, Ö. (1912). Gökkuşağı. In Ömer Seyfettin Hikâyeleri (s. XX–XX). İstanbul, Türkiye: Ötüken Neşriyat.