Frankenstein eserinin yaratım sürecinde, her eserde olduğu gibi yazarın aile hayatı, aldığı eğitim ve hafızasına kazınan olaylar etkiliydi. Bu bağlamda ilk önce Mary Shelley’nin aile hayatına kısaca değinmemiz gerekiyor.
Mary Shelley: Yazarlarla İç içe Bir Hayat
Shelley, 30 Ağustos 1797 yılında Mary Wollstonecraft Godwin adıyla Somers Town, Londra’da entelektüel bir ailenin içinde doğdu. Babası William Goldwin, aristokrat bir kesimden geliyordu ve edebiyatla, düşünce dünyasıyla iç içe olmanın yanı sıra aynı zamanda da bir politikacıydı. Mary’nin doğumundan kısa bir süre sonra ölen annesi Mary Wollstonecraft da tıpkı babası gibi bir yazardı. Mary Wollstonecraft feminist bir ideolojiye sahipti ve kadınlarla erkeklerin eşit olması gerektiğine inanıyor, o zamanın toplumunda yaygın olan görüşe karşı çıkıyor ve kadınlara erkeklere verilen imkanlar verilirse onlarla aynı noktada olabileceklerini savunuyordu. Onun bu bağlamda yazdığı “A Vindication of the Rights of Women” eseri de hayata iz bırakan ideolojisini kanıtı niteliğindeydi.
Böyle yazar ve düşünür bir aileden gelen, üstelik hayalperest bir yanı olan Mary Shelley’nin erken yaşlardan itibaren yazarlıkla ilgilenmesi ve bir şeyler üretmesi sıra dışı değildi. O, babasının da teşvikleriyle yazı denemeleri oluşturmaya başladı. Aynı zamanda babasının yazar arkadaşlarıyla kütüphanesinde yaptığı sohbetlere tanıklık etti, onların değerli görüşleriyle de kendi düşünce dünyasını besledi. Bu yazar arkadaşların arasında Samuel Taylor Coleridge’in de olduğu biliniyordu.
Bu süreçte babasının tekrar evlenmesine de tanıklık eden Mary Shelley, 1810 yılında “Mounseer Nongtongpaw; or the Discoveries of John Bull on a Trip to Paris” adındaki ilk eserini yayımladı. Sonrasında ise üvey annesi ile yaşadığı sorunlardan kurtulmak için Dundee’ye taşındı. İşte yaşadığı yeni şehirdeki aile ve arkadaş buluşmalarında belki de tüm kariyerini değiştirecek birisi hayatına girdi. Percy Bysshe Shelley! Şair Percy, evli olmasına rağmen Mary ile gizli gizli bulaşmaktan kendini alıkoyamadı; Mary’nin babasının da karşı olduğu bu ilişkiye rağmen ikili birlikte Paris’e kaçtı. Bu yeni serüvende Mary’nin çok sevdiği üvey kardeşi Claire de onlara eşlik etti.
Percy Shelley’nin arkadaş ortamında Lord Byron ile tanışan Claire Clairmont, ondan hamile kalmıştı fakat Lord Byron çocuğun kendisinden olduğu konusunda tereddütlere sahipti. İşte çaresiz ve üzgün olan üvey kardeşini bu durumdan kurtarmayı ve Lord Byron’ı ikna etmeyi görev bilen Mary, eşi Percy ile Lord Byron’ı ziyaret edecekleri bir yolculuk planladılar. Rota ise Frankenstein da dahil edebiyat dünyasının kült eserlerinin ortaya çıktığı akşamlara tanıklık eden İsviçre’nin Cenevre yakınlarıydı.
Frankenstein’ın Yazım Süreci
Benim gibi genç bir kız böyle dehşet verici bir fikri nereden bulur ve onun içini nasıl doldurur?
Mary Shelley, Frankensteın 1831 Baskısı Önsözünden

Mary Shelley, Frankenstein’ı henüz 18 yaşında yazmaya başladı. Bu dönem onun Cenevre yakınlarında Colgny’de yaşadığı döneme denk geliyor. Oldukça sert geçen hava şartları nedeniyle “yazsız yıl” olarak anılan yıl, Mary Shelley ve arkadaşlarına ilham olmuş; onları soktuğu gizemli ruh hali ve doğanın vahşi ortamı birleşince ortaya gotik öyküler çıkmıştı.
1816 yazını Cenevre’de geçirdim. Mevsim soğuk ve yağışlı geçiyor, bizse akşamları şömine etrafına oturup elimize geçirdiğimiz Alman hayalet öyküleriyle birbirimizi eğlendiriyorduk. İki arkadaşımız ve ben doğaüstü bir olayı temel alan birer hikâye yazmaya karar verdik.
Mary Shelley, Frankensteın’ın Orijinal Önsözünden

Mary ve Percy, kötü hava şartları nedeniyle eve dönemedikleri bir Haziran akşamında geceyi komşuları Lord Byron ve doktoru John Polidori ile Villa Diodati’de geçirmeye karar vermişlerdi. O akşam, Almanca’dan Fransızca’ya çevrilmiş hayalet öykülerinden oluşan Fantasmagoriana‘daki öyküleri okuyan ve orada geçen öykülerden esinlenen topluluk, birer hayalet öyküsü yazmaya karar verdi. İşte o gece Polidori The Vampyre’a, Percy Shelley Mazeppa şiirinin sonunda yayınlanan kısa öyküsüne başladı; Mary Shelley ise sonunda Frankenstein’ı yaratacağı düşünme sürecine girdi.
Bize bu işe kalkışma şevkini aşılayan öykülere rakip olabilecek bir öykü düşünmekle meşguldüm. Doğanın gizemli kaygılarını dile getirecek, dehşet uyandıracak bir öykü.
Mary Shelley
Fantasmagoriana’daki öykülerden özellikle “Tutarsız Aşığın Tarihçesi” öyküsü Mary Shelley’i oldukça etkilemişti. Bu öykü, bir adama terk ettiği kadının hayaletinin musallat olmasını ve onun hayatını pişmanlık ve korku içinde geçirmesini anlatıyordu. Tıpkı Doktor Frankenstein’ın yaşadıkları gibi…
Frankenstein Nasıl Yaratıldı ve Bize Ne Anlatıyor?
Mary Shelley, hayatında karşılaştığı olay ve olgulardan ilham alarak Frankenstein’ı oluşturmuştu.
Mary Shelley sadece teknolojik meseleleri değil, aynı zamanda insani meseleleri de ele alıyordu.
Harry W. Bass Jr.
Darwin’in Eriştesi
Mary Shelley, Percy Shelley ve Lord Byron yaptıkları sohbetlerde sıklıkla felsefe ve yaşam üzerine konuşuyorlardı. Özellikle Doktor Darwin’in deneylerinden ve amacından bahsettikleri bir sohbet Mary Shelley’i oldukça etkiledi.
Baban Frankenstein’dı, ama annen şimşekti.
Ghost of Frankensteın, 1942

Shelley’e ilham olan ve çıkış noktası sayabileceğimiz şeylerden birisi de erişteydi… Doğa bilimci Erasmus Darwin (Charles Darwin’in büyükbabası) de tıpkı torunu gibi üstelik ondan yıllar önce evrim konusu üzerine düşünüyor ve çalışmalar yürütüyordu. Shelley’nin dediğine göre; Darwin’in cam bir fanus içinde sakladığı ve gözlemlediği eriştenin bir gün kendi kendine hareket etmeye başlaması onun için bir ilham kaynağı oldu. Bu ilhamla yaşamın nasıl bahşedileceği ya da bir cesetin tekrar canlı hale getirilebileceğini düşünmeye odaklandı. Oysa Shelley’e ilham veren bu durum, yanlış anladığı ya da yanlış duyduğu/anımsadığı bir durumdan ibaretti. Darwin’in bahsettiği şey erişte (vermicelli) değil, vorticella adında bir mikroorganizmaydı. Darwin bu vorticella üzerinden yaptığı deneylerde; su bitkilerine tutunarak yaşayan tek hücreli protozoa cinsinin, kuru ortamlarda bırakılmasına rağmen aylarca hayatta kalabileceğini söylemişti. Muhtemelen Shelley’nin Byron ve Percy’nin sohbeti sırasında duyduğu bu deney hakkındaki konuşma ya yanlış anlaşılmış ya da yanlış ifade edilmişti. Her ne olursa olsun “Darwin’in eriştesi”nden hareketle Frankenstein romanının temelleri atılmaya başlandı. Cesedin canlandırılması noktasında ise bulundukları yağmurlu, yıldırımlı geceler ve sabah karşılaştığı yıldırım nedeniyle parçalanmış ağaçlar ona referans olmuş olabilir (Kitapta da çocuk Victor Frankenstein, bir ağaca düşen yıldırımı görüyor ve bu olaydan etkileniyor). Ancak elektrik bu tür bir şeyi mümkün kılabilirdi. Fakat şu da bir gerçekti ki filmlerde sıklıkla işlenen cesedin elektrikle canlanması kitapta hiç işlenmemişti; Shelley canavarın can bulması konusunda net bir tasvir vermemiş; “yaşam kıvılcımı”ndan bahsetmişti. Bu yaşam kıvılcımına yönelik olayın bir diğer boyutu ise, romanın yazıldığı dönemde elektrik üzerine birçok deney yapılıyor ve tartışılıyor olmasıydı. Bu durum da Shelley’i etkilemiş olabilir.

Bu hikâyenin dayandığı olayın tümüyle imkânsız olmadığı Dr. Darwin ve birtakım Alman fizyoloji yazarları tarafından ima edilmiştir.
Percy Shelley, 1818
Galvanizm

Söz elektrikten açılmışken; burada o dönemde yaşamış İtalyan bilim adamı Luigi Galvani ve onun “hayvansal elektrik” söylemine değinmek gerekiyor. Galvani, yaptığı deneyler sırasında ölü bir kurbağaya aletleriyle dokunduğunda bacağının kasıldığını görmüş ve bu hareketin kaynağını hayvansal elektrik olarak açıklamıştı. Sonrasında yeğeni de “Galvanizm” adı altında benzer çalışmalar yürütmüş, elektrik akımını kullanarak kasların kasılmasını sağlayıp farklı uzuvları hareket ettirmişti. Mary Shelley’nin, Galvanizm’den haberdar olduğu ve romanının yaratım sürecinde ondan etkilendiğini 1831 yılındaki baskının önsözündeki şu cümlelerinden anlıyoruz.
Belki de bir ceset yeniden canlandırılabilir…
Mary Shelley
Frankenstein Şatosu
Batı Almanya’da bulunan ve 13. yüzyılda inşa edilmiş Frankenstein Şatosu da Mary Shelley’i oldukça etkilemişti. Percy Shelley ile yaptıkları bir gezide bu şatonun kalıntılarını görmüş, kasvetli ve gizemli bu şato ilgisini çekmişti. Sonrasında ise şatoyu ve şatonun sahibi olan Konrad Dippel’i araştırdığı düşünülüyor.

Okültist ve simyacı diyebileceğimiz Dippel, şatoda dünyaya gelmiş ve yaşamış; simya çalışmalarını da bu şatoda yapmıştı. Shelley’nin romanında bilimin ötesine geçip simyacılığa da değinmesi ve Cornlius Agrippa, Albertus Magnus, Paracelsus’un eserlerinden bahsetmesinde Dippel’in etkisininin olduğu düşünülebilir. Peki Shelley’nin üzerinde Dippel, simyacı olmasıyla ve gizemli şatosuyla mı bir etki oluşturmuştu? Bu noktada Dippel ve çalışmaları hakkında yine Frankenstein’ın kurgusuyla paralel olan bir söylenti söz konusuydu. Bu da simyacı Dippel’in insan ruhunu bir bedenden diğerine aktarmaya çalıştığı deneyler yaptığı iddiasıydı. Hatta bu çalışmalarıyla ilgili bir yazı da kaleme almıştı.
Çocuk Travması
İlk çocuğunu 1815 yılında kaybeden Mary Shelley, şüphesiz Frankenstein’ı oluştururken bu kaybın ve yaşamı geri getirme arzusunun da etkisinde kaldı. Bu durumu onun şu sözlerinden de anlayabiliyoruz.
Minik bebeğimin hayata döndüğünü gördüm – meğer sadece üşümüş ve biz onu şöminenin yanında ısıtınca canlanmış. Uyandığımda ise bebeğim yoktu…
Mary Shelley
Romanda gördüğümüz ölünün canlanması (adeta yaşamı tersine çevirme-yeniden canlandırma) olayı Shelley’nin kaybını geri getirme içgüdüsünden kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca görüldüğü gibi onun doğuma, yetersiz bakıma ve geri dönüşü olmayan kayıplara tekrar tekrar odaklanması, Mary Shelley’nin kaybı sonrasında günlüğünde bahsettiği keder ve endişeyle büyük ölçüde örtüşmekteydi.
Annesinin İzinde Feminizm

Frankenstein, kimileri tarafından feminist bir eser olarak da görülmektedir. Annesi birçok feminist çalışmada aktif olarak yer almıştı. Her ne kadar annesini küçükken kaybetse de bu çalışmalar içinde büyüyen Mary Shelley’nin böyle bir yaklaşıma yatkın olması muhtemeldi. Onun Victor Frankenstein ve yaratığı ilişkisi üzerinden hamileliği, doğumu ve doğum sonrası sorumluluğu erkeksi bir alana kaydırıp bu öyküyü bir inkâr öyküsüne dönüştürmesi zekiceydi ve feminist bir bakış açısı barındırıyordu. Üstelik anne ile babanın çocuk üzerindeki tahakkümü ve sorumlulukları düşünüldüğünde; Victor’un bakımın etik ve duygusal yükü olmadan hatta sorumlulukları olmadan sadece yaratımın sonucunu istemesi -diğer her şeyden kaçması- ataerkil bir toplum ve erkeğin sorumlulukları üzerine güçlü bir eleştiri sunuyordu.
Rasyonalizm
Frankenstein’da yaratık, insan formuna benzeyecek şekilde yaratılmıştır, üstelik duygularını da ifade edebilmektedir ancak varlığı, gerçek insanlığı neyin oluşturduğuna dair derin sorular barındırmaktadır.
Mary Shelley’nin Frankenstein’ı konuşan, kendini ve yaşadığı acıları ifade edebilen akıllı bir yaratıktı. Bu da onun hikayesini, daha da dramatik ve etkileyici hale getirdi. Mary Shelley de yaratığın basit konuşmalardan felsefi ifadeye kadar evrimleşen dil yeteneği aracılığıyla diyalektik bir tartışma ortamı sunabildi ve “öteki” gözünden de olayları anlattı. Onun bu tercihi, yaratığı salt bir canavardan, iç gözlem, iletişim ve duygusal derinlik sahibi karmaşık bir karaktere dönüştürdü ve varoluşsal ıstırabının okuyucuya geçmesini sağladı. Bu sayede de önyargılara, toplumsal normlara eleştiri getirebildi. Belki de bu tercih olmasa, Frankenstein böyle kült bir eser haline gelemeyecekti…
Hristiyanlık ve Tanrı
İnsan suretinde olmak bizi insan yapar mı?
Frankenstein’daki yaratıcı ve yaratılan ilişkisi, ölmüş bedenlerden alınan parçaların bir araya getirilerek yeniden bir diriliş meydana getirilmesi, güçlü bir Hristiyanlık karşıtlığı ve tanrının otoritesi üzerine bir eleştiri hatta Hristiyanlığa karşı alaycı bir tutum olarak görüldü. Frankenstein’ın dini temalara göndermeler yaptığı ve Hristiyanlığı bazı açılardan eleştirdiğini söyleyebiliriz.
Mary Shelley adeta yaratma sürecini işlediği için cezalandırılıyordu. Hayatı boyunca dünyaya getirdiği dört çocuktan üçünü kaybetmişti…

Tıpkı tanrı gibi ilahi bir güce ait rolü üstlenen Victor Frankenstein’ın, yaratımın yaratıcıyı sorumluluğa bağladığını ve bu sorumluluğun tam da onun taşıyamayacağı şey olduğunu fark etmesi de güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkıyordu. Mary Shelley, “Yarattığımız hayata ne borçluyuz?” sorusunu temel alarak aslında yaratılış ve yaratıcının rolü ilişkisini, yaratan-yaratılan arasındaki bağı ve sorumlulukları gözler önüne seriyordu.
Kadiri mutlak bir tanrının kendi yarattıklarıyla savaşa tutuşmasının uyandırabileceği her türlü hayret ve dehşet duygusunu uyandırdı bende. Benimkine benzerlikleri dikkatimi çeken çeşitli durumları kendiminkiyle kıyaslıyordum. Tıpkı Âdem gibi beni de var olan diğer herhangi bir varlığa bağlayan bir bağ yoktu ama onun hâli diğer tüm açılardan benimkinden çok farklıydı. Tanrı’nın ellerinden mükemmel, mutlu ve müreffeh, Yaratıcısı’nın üzerine titrediği bir yaratık olarak çıkmıştı; daha üstün varlıklarla konuşmasına ve onlardan bilgi edinmesine izin verilmişti ama ben perişan, çaresiz ve yalnızdım.
Canavar, Frankensteın, s.176

Yukarıdaki alıntıdan da çıkarabileceğimiz üzere, Mary Shelley’nin Frankenstein’ı Hristiyan teolojisinde derin kökleri olan kurtuluş ve bağışlama temalarını da işlemekteydi. Yaratığın kabul görme arzusu ve Victor’un suçluluk duygusuyla mücadelesi, Tanrı ile insanlık arasındaki ilişkiye benzeyen karmaşık ilişkiyi yansıtan manevi kurtuluş/bağışlanma/aidiyet açısından da değerlendirilebilir.
Sonuç Yerine
Kısaca şunu söyleyebiliriz ki, ilk bilimkurgu eseri olarak görülen, gotik edebiyatın en önemli yapıtaşlarından birisi olan Frankenstein, Mary Shelley’nin kişisel trajedileri, entelektüel çevresi ve zamanının bilimsel ve felsefi gelişmelerinin birleşiminden doğmuştu. Frankenstein, dogmatik bilgiler, inanç üzerinden kutuplaşma, hayatı ikame etme ve diğer bireyleri, toplulukları ötekileştirme ve insanın hala modern dünyada da devam eden ölümsüzlüğü bulma arzusu sürdüğü sürece her zaman dokunaklı ve anlam dolu zamansız bir eser olarak kalacak.
Kaynakça:
Frankenstein – Marry Shelley, Çeviri: Barış Cezar – Koridor Yayınları
Frankenstein: The Graphic Novel – Jason Cobley, NTV Yayınları
Making a Monster The Creatıon of The Frankenstein Legend – Callum McKelvie
Little Worms: Mary Shelley and the Noodle that Created Science Fiction – GennaRose Nethercott
“The Temple of Nature” – Darwin, Erasmus