Meryem Üzerine Bir Reform Denemesi

Ya bize miras kalan anlatı—yükselişin, yüceltilmenin, bu dünyadan çekilip alınmış bir bedenin hikâyesi—onu anlatmanın tek yolu değilse? Ya asıl ihtiyaç duyduğumuz anlatı bir iniş (descension) anlatısıysa? Bir düşüş değil, bir kayıp değil; bir geri dönüş. Şeylerin ağırlığına dönüş: tarihe, bedene, yaşamanın süssüz yerçekimine. Çünkü yüzyılların cilası kazındığında, Meryem şaşırtıcı biçimde yakınımıza gelir. Bir ikon olarak değil; imparatorluğun daralan mekânlarında...
Meryem ve Mariyoloji

Ya bize miras kalan anlatı—yükselişin, yüceltilmenin, bu dünyadan çekilip alınmış bir bedenin hikâyesi—onu anlatmanın tek yolu değilse? Ya asıl ihtiyaç duyduğumuz anlatı bir iniş (descension) anlatısıysa? Bir düşüş değil, bir kayıp değil; bir geri dönüş. Şeylerin ağırlığına dönüş: tarihe, bedene, yaşamanın süssüz yerçekimine. Çünkü yüzyılların cilası kazındığında, Meryem şaşırtıcı biçimde yakınımıza gelir. Bir ikon olarak değil; imparatorluğun daralan mekânlarında yaşamaya çalışan bir kadın olarak. Kararlarını baskı altında veren, bedeninde tam anlamıyla kontrol edemediği bir “evet”in yükünü taşıyan biri olarak. Çünkü o ne ışık ne de nurdu; zamanın, riskin ve sonuçların içinden geçerek var olmuştu.

Ve yine de, paradoksal biçimde, hem gelenek hem de ona karşı çıkanlar onu bizden uzaklaştırdı. Biri onu imkânsız bir ideale dönüştürdü—saf, sessiz, sonsuz itaatkâr. Diğeri ise onu kurtarmaya çalışırken tamamen başka bir şeye dönüştürdü; üzerine yüklenen tüm sembolik anlamlar ile artık bir insan olarak kalamazdı. Her iki durumda da sürüklendi: ya yukarıya, kusursuzluğa doğru ya da dışarıya, soyutluğa doğru. Sorun Meryem’in fazla yüceltilmiş olması değil; sorun, onun nadiren insan olarak kalmasına izin verilmiş olması.

Assumption of Mary

Onu aşağı inerken hayal etmek, eksik olanı geri almak demektir. Mesafenin konforunu reddetmektir. Onu kutsal kılan şeyin, yaşadığı koşullardan ayrı düşünülemeyeceğini ısrarla söylemektir. Onu yeniden yarım kalmışlığın, belirsizliğin, bedenlenmişliğin içine yerleştirmektir. Acının üstünde değil, içinde. Çelişkilerin ötesinde değil, onlar tarafından şekillenmiş olarak. 

Bu anlatıda Meryem artık mükemmelleştirilmiş bir kadınlığın nihai noktası değildir. Çok daha sarsıcı bir şeye dönüşür: dünyadan kaçmadan sadakatle yaşamanın ne demek olduğuna tanıklık eden birine. 

The Immaculate Conception of Los Venerables - Bartolomé Esteban Murillo
The Immaculate Conception of Los Venerables – Bartolomé Esteban Murillo

Onu, kutsallıkla ilişkilendirmeye alışık olmadığımız yerlerde tanımaya başlarız—yorgunlukta, göçte, anlamı kolayca çözülemeyen kederde. Hayatı bir cevap olmaktan çıkar; bir mevcudiyet hâline gelir. Ve mevcudiyet, kusursuzluğun aksine, bizden bir karşılık ister.

Çünkü Meryem artık yüceltilmiş değilse, hayatları ölçüp yetersiz bulan uzak bir ideale de dönüşemez. Bedenleri disipline etmek, karmaşıklığı susturmak, kadının ne olması gerektiğini tarif etmek için kullanılamaz. Bunun yerine bir yoldaşa dönüşür—sarsıcı, ele avuca sığmaz, tek bir anlama indirgenmeyi reddeden. Kalbinde bir hançer taşıyan değil, belki gülümseyen bir Meryem. Anneliğe indirgenemez ama ondan koparılamaz da. Sadece itaatkâr değildir, ama gizli bir isyankâr da değildir. Temiz sınırlarla tanımlanamaz. En radikal anlamda sıradandır. Ve tam da burada hikâyesinin gücü yer değiştirmeye başlar.

Çünkü sıradan bir Meryem, gerçek hayatları ezen olağanüstü beklentileri ayakta tutmak için kullanılamaz. Sıradan bir Meryem alan açar. Kutsallık ile başarısızlık arasındaki keskin ayrımları bozar. Arzunun, mücadelenin, muğlaklığın silinmesini gerektirmeyen bir kutsallığa imkân tanır. İşte bu yüzden Meryem’in inişi, teolojik bir manevra olarak değil, görmenin başka bir yolu olarak önemlidir. Sadece yukarıya doğru ilerleyen—yücelişe, kaçışa, bedeli ağır bir kusursuzluğa—yönelen anlatıları reddetmenin bir yolu olarak. İniş, anlamın dünyayı geride bırakarak değil, ona daha derinden girerek bulunduğunu söyler. Ve belki de Meryem en başından beri tam da buradadır: üstümüzde değil, aramızda; mesafesiyle değil, beklentilerimizle örtülmüş olarak.

Bu haliyle Meryem, kolayca araçsallaştırılabilen bir figüre dönüşmeyi reddeder. İnatla, indirgenemez biçimde insan kalarak hem kutsallaştırmaya hem de kurumsallaşmış sahiplenilmeye direnir. Belki de Meryem’i reforme etmek tam olarak budur: onu daha iyi bir simgeye dönüştürmek değil, simgeselliğin kendisinden aşağı indirmek. Üzerine yüklenmiş anlamları gevşetmek. Onu bir cevap olarak değil, bir hayat olarak karşılamak. Bizden yukarıya yükselen değil; sessiz ama ısrarlı bir biçimde bizimle aynı zeminde yürüyen bir hayat olarak.

Bize aktarılan Meryem—sakin, ebediyen bakire, lekesiz bir gebeliğin taşıyıcısı, göklerin kraliçesi—Roma’nın pagan mirasıyla iç içe geçmiş patriyarkal tahayyüller için son derece kullanışlı bir kurgudur. Tüm kadınların ölçülüp yetersiz bulunduğu imkânsız bir standarttır. Adanmışlık kisvesine bürünmüş bir disiplin mekanizmasıdır. Feminist teoloji onu bu kaderden kurtarmaya çalıştı. Çağdaş düşüncenin bazı damarları ise onu bir tanrıça figürü, ilahi dişil bir ilke, kozmik ilişkiselliğin ve ekolojik direnişin sembolü olarak yeniden düşündü. Bu iki dürtü de oldukça anlaşılırdır. Gelenek sana erişilmez bir saflıkta bir Madonna sunduğunda, aynı biçimde yücelterek cevap vermek cazip gelebilir. Ama kaygı şudur: Bu hamle, iyi niyetli olsa da, sorunu yeniden üretir. Meryem’i yine mitin, simgenin ve soyutlamanın alanında tutar. Ona verebileceğimiz en radikal armağanı—kendi dağınık, kırılgan, bedenlenmiş insanlığını—yine esirger.

Ya Meryem’in bir kadın olmasına gerçekten izin verseydik? 

Meryem ve Mariyoloji
Sanatçı: ©Yolanda López
Sanatçı: ©Yolanda López

Gerçek bir kadın: nasırlı elleri, yorgun ayakları, soruları, kuşkuları, arzuları olan biri. Kanamasına, gülmesine, itiraz etmesine; kimliklerinin çoğulluğunu taşımasına izin verseydik—bekâr anne, göçmen, emekçi, kız evlat, tanık. Biz buna “iniş teolojisi” diyoruz. Bu, yüzyıllardır Meryem söylemini belirleyen yükseliş mantığını reddetmektir. O mantık, kutsallığın maddi varoluşun üzerine çıkmak olduğunu söyler: bedeni aşmak, acıdan kaçmak, dokunulmaz bir saflığa ulaşmak. Aynı mantık kadınlara bedenlerinin aşılması gereken bir sorun olduğunu, emeklerinin görünmez olduğunu, kederlerinin uygunsuz, öfkelerinin ise kabul edilemez olduğunu fısıldar. Oysa iniş başka bir şey söyler:

Kutsallık, kaçışta değil, tam da gerçekliğin içine dalışta bulunur. 

Kutsal, en kırılgan, en bedenlenmiş, en insani olduğumuz yerde ikamet eder. Meryem önemlidir çünkü üzerimize yükseltilmiş olduğu için değil; aramızda yürüdüğü için—Nasıra’nın yoksulluğunda, Roma çarmıhının dibinde.

Bu yaklaşımın bazılarınca teolojik açıdan pervasız bulunabilir. Bu bağlamda Meryem’in politik bir figüre indirgendiğini, birinci yüzyıl Yahudi bir kadına çağdaş anlamlar yüklendiğini, geleneğin sekülerleştirildiğini söyleyebilirler. Ama sormak gerekir: Meryem’i asıl kim indirger? Onun bedenlenmiş insanlığında ısrar eden mi, yoksa onu kadın bedenlerini disipline etmek ve kadınların sesini bastırmak için kullanılan saf bir simgeye hapseden mi? Onu göçmen kamplarında, fabrikalarda, hastane koğuşlarında takip eden mi; yoksa onu gerçek hayatın karmaşasından uzak, gökte güvenle tahta oturtan mı? Dolayısıyla, geleneği terk etmeyi değil, onu yeterince ciddiye almayı önerebiliriz—yanlış yaptığı yerleri görebilecek kadar. Kilise, yüzyıllar boyunca Meryem’i patriyarkal iktidarı pekiştirecek biçimlerde yüceltti. Bakireliğini övdü ama yoksulluğunu görmezden geldi. Onu göklerin kraliçesi olarak taçlandırdı ama kadınlara en temel yetkileri vermeyi reddetti. Anneliğini yüceltti ama gerçek anneleri desteklemekte yetersiz kaldı. Bu adanmışlık değil; ideolojik bir sahiplenmedir.

İniş merkezli bir Mariyoloji, Meryem’i tek ve sabit bir kimliğe indirgemez. Onu, sıradan kutsallığın çok sesli bir işareti olarak kucaklar. O hem anne hem kız evlattır; hem iffetli hem arzulayan; hem dindar hem başkaldıran; hem düşünen hem eyleyen. Meleği sorgulayan da odur, çarmıhın dibinde sessizce duran da. Devrimin şarkısını söyleyen de, yolda yürüyen mülteci de. Emekçi, yas tutan, tanıklık eden… Ve yalnız değildir. Onunla birlikte insan varoluşunun maddi gerçekliğine indiğimizde, aslında hep orada olduğunu görürüz—yüzyılların doktrin ve adanmışlık katmanlarının altında. Gitmeyi reddeden, çarmıhın dibinde kalan, mezarın başında bekleyen; kilisenin doğuşunda bir kraliçe olarak değil, dua eden bir öğrenci olarak bulunan odur.

Meryem ve Mariyoloji

Bu, Meryem’i küçültmek değil; onu özgürleştirmektir. Ve onun özgürleşmesinde kendi özgürlüğümüzün de bir parıltısını görürüz: bütünüyle insan olma, bütünüyle bedenlenmiş olma, bu dünyanın acısına ve sevincine bütünüyle açık olma özgürlüğünü—yüceliş fantezilerine sığınmadan. Aradığımız Mariyoloji budur: Meryem’i bir pagan tanrıçasına, modern bir Semiramis’e dönüştürdüğü için değil; onun bir kadın olmasına izin verdiği için gerçekten feminist olan bir yaklaşım. Yükseliş mantığının hiyerarşilerini, dışlamalarını ve şiddetini reddeden; bunun yerine aramızda yaşayan, bizimle acı çeken, bizimle mücadele eden Tanrı’nın radikal içkinliğini kucaklayan reformcu bir Mariyoloji.

Yazar: Ozan Can Yılmaz

İlginizi Çekebilir!
Velázquez’in Kör Noktası: Las Meninas Tablosundaki Köpek Kimdi?