Besteci ve piyanist Özhan Kaygısız, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı tamamladıktan sonra hayatına hem bir eğitmen olarak hem de besteleri ve çıkardığı albümlerle bir üretici olarak devam ediyor. İsmini son zamanlarda daha fazla duymaya başladığımız müzisyenle samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
Merhaba Özhan, öncelikle hoş geldin. İlk önce bize ve okuyucularımıza kendini kısaca tanıtabilir misin?
Özhan Kaygısız:
Ben Özhan Kaygısız. Piyanist ve besteciyim. Müziğim genelde piyano etrafında şekilleniyor ama tek bir türde sınırlı kalmayı sevmiyorum. Sinematik dokular, jazz armonileri ve zaman zaman elektronik unsurlar da işin içine giriyor. Müziğimi kendimi anlatma biçimi olarak görüyorum ama dinleyenin de kendi duygusunu koyabileceği boşluklar bırakmaya çalışıyorum. Her beste, benim için bir hikaye anlatma biçimi.
Hem müzik eğitimi veren bir eğitmen hem de mümkün olduğunca kendine vakit yaratıp üretimine ara vermeden yeni eserler, albümler yaratan bir müzisyensin. Günümüzün en büyük sorunlarından birisinin de insanların kendilerine ve hobilerine, ideallerine fazla vakit ayıramaması olduğunu düşünürsek bu dengeyi nasıl sağlıyorsun? Bu iki alanın etkileşimi nasıl?

Özhan Kaygısız:
Bu dengeyi sağlamak aslında ciddi bir disiplin ve zaman yönetimi gerektiriyor. Eğitim vermek, benim için sadece bildiklerimi aktarmak değil; aynı zamanda temeldeki bilgileri sürekli taze tutmak anlamına geliyor. Öğrencilerimin merakı ve enerjisi beni de dinamik tutuyor.
Üretim süreci ise benim için bir kaçış ve nefes alma alanı.
Günün karmaşasından sıyrılıp piyanonun başına geçtiğimde, o zaman dilimi tamamen bana ve müziğime ait oluyor. Birbirini besleyen iki süreç bu; eğitmenlik beni teknik olarak zinde tutarken, bestecilik ruhumu besliyor. İnsanlara tavsiyem, tutkularını “boş zaman aktivitesi” olarak değil, hayatlarının “zorunlu bir besini” olarak görmeleri. O zaman vakit yaratmak bir tercih değil, ihtiyaç oluyor.
Son dijital albümün “The New Book” GRAMMY Ödülleri’nde Caz Performansı kategorisinde giriş listesinde yer aldı. Öncelikle seni bu başarından dolayı tebrik ediyoruz. Hem bu listede yer almanın öneminden hem de albümünün isminin göndermeli hikayesinden bahsedebilir misin?
Özhan Kaygısız:
Çok teşekkür ederim, bu benim için gerçekten gurur verici bir andı. Grammy giriş listesinde (Ballot) yer almak, dünya çapındaki binlerce eser arasından, o prestijli akademinin radarına girebilmek ve “For Your Consideration” (Değerlendirmeniz İçin) aşamasında yer almak. Yürüdüğüm yolda, müziğimin uluslararası arenada görünürlüğü adına kıymetli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Albümün ismi “The New Book”a gelince; caz müzisyenleri “Real Book” dediğimiz, caz standartlarının yer aldığı o meşhur nota kitabını çok iyi bilirler. Yıllarca o kitaptaki standartları çaldık, öğrendik. “The New Book” ismiyle, artık kendi standartlarımı, kendi hikayemi yazdığım yeni bir defter açtığımı vurgulamak istedim. Hem geleneğe bir selam hem de “artık yeni şeyler söyleme vakti” diyen bir manifesto diyebiliriz.
Dijital çağda yaratmak konusunda iki farklı kutup var. Kimisi ısrarla bir işin yaratıcılığını, duygusunu ve işin aurasını yapay zekanın bozduğunu savunurken; kimi sanatçılar ise yapay zekayı görmezden gelmenin ve işlerine adapte etmemenin zamandan geri kalmak olduğuna inanıyor. Sen hangi taraftasın ve bu yapay zeka evriminin yaratıcı sanatlarla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsun?
Özhan Kaygısız:
Ben teknolojiyi reddetmek yerine, onu bir araç olarak kullanmaktan yanayım ama “insan ruhunun” yerini alabileceğine inanmıyorum.
Yapay zeka, teknik süreçleri hızlandırabilir, mix-mastering aşamalarında yardımcı olabilir veya tıkandığınızda size varyasyonlar sunabilir. Ancak bir bestenin arkasındaki o yaşanmışlığı, hüznü ya da anlık bir doğaçlamadaki o “kusurlu güzelliği” taklit edemez. Müziğin aurası, insanın hatasında ve duygusundaki samimiyette gizlidir. Ben yapay zekayı bir “asistan” olarak görüyorum, “yaratıcı” olarak değil. O yüzden korkmak yerine, onu yaratıcılığımıza hizmet edecek şekilde konumlandırmalıyız.
Daha önce bir Netflix projesi olan “Kulüp” dizisindeki ekipte yer almıştın, şimdi ise “Aşk Biter mi” tiyatro oyununun orkestrasında konuk sanatçı olarak çalıyorsun. Bu konuyla ilgili entegre iki sorumuz olacak. Birincisi, bu tür isimli ve başarılı projelerin ekibinde bulunmak genç ve idealist sanatçılara neler katıyor? İkincisi bundan sonraki dönemde seni bu tür projelerde daha fazla görebilecek miyiz?
Özhan Kaygısız:

Bu tarz büyük prodüksiyonlar, bir müzisyene “takım oyuncusu” olmayı ve farklı disiplinlerle (sinema, tiyatro, oyunculuk) senkronize hareket etmeyi öğretiyor. Sadece kendi enstrümanınızdan sorumlu değilsiniz; bir hikayeye hizmet ediyorsunuz. “Kulüp” dizisindeki atmosfer ve dönem ruhu, konuk sanatçı olarak yer aldığım “Aşk Biter mi” oyununda ise şiirle ve canlı performansla iç içe olmak bana çok şey kattı. Genç sanatçılar için bu projeler, hem profesyonel disiplini öğrenmek hem de network açısından altın değerinde.
İkinci sorunuza gelince; kesinlikle evet. Hikayesi olan, müziğin dekor değil de bir karakter gibi işlendiği projelerde yer almayı seviyorum. Bu tür interdisipliner işler beni besliyor.
Kendi soundunu ve yaptığın müziği nasıl tanımlıyorsun? Hangi duygular ve kavramlar senin üretiminde ön planda?
Özhan Kaygısız:
Müziğimi temelde “modern caz” çatısı altında toplayabiliriz ama içinde klasik batı müziği disiplini ve sinematik öğeler de barındırıyor. Melankoli, benim üretimimde sıkça başvurduğum bir duygu ama bu karamsar bir melankoli değil; umudu da içinde barındıran, düşünsel bir hal. Şehir hayatının karmaşası, insan ilişkilerindeki sessiz anlar ve içsel yolculuklar, bestelerimin ana omurgasını oluşturuyor. Dinleyiciye bir şeyler dikte etmekten ziyade, onlara kendi hikayelerini düşünebilecekleri bir alan, bir “soundtrack” yaratmaya çalışıyorum.
Konservatuar sürecinden günümüze kariyer ilerleyişini düşündüğünde; şu an yaptığın, ürettiğin müzikle ve ideallerindeki müzik birbirine ne kadar yakın ve ne kadar uzak?
Özhan Kaygısız:
Konservatuar yılları teknik inşanın ve mükemmeliyetçiliğin zirve olduğu yıllardır. O zamanlar daha kompleks, belki daha teknik odaklı hayallerim vardı. Bugün geldiğim noktada ise “sadelikteki derinliği” arıyorum. İdeallerimdeki müziğe oldukça yakınım çünkü artık “nasıl daha iyi çalarım”dan ziyade “nasıl daha iyi hisseder ve hissettiririm” sorusuna odaklanıyorum.
Teknik birikimim artık parmaklarımda değil, duygularımı ifade etmemde bir araç sadece.
Değinmemiz gereken noktalardan birisinin de bizzat tanıklık ettiğim eğitmen tarafınla ilgili olduğunu düşünüyorum. Birçok küçük yaşta öğrencin var ve birçoğunun piyanoyla tanışmasını sağlıyorsun. Bu bence çok değerli bir şey fakat sen bununla kalmayıp onlar için belirli tarihlerde performans sergileyebilecekleri bir atmosfer de sunuyorsun. Bunun öğrencilerine katkıları hakkında konuşmak istiyoruz. Bu fikir nasıl oluştu ve aldığın tepkiler nasıl?
Özhan Kaygısız:
Müzik eğitimi sadece dört duvar arasında, öğretmen ve öğrenci arasında kalmamalı. Müzik, paylaşılmak için vardır. Öğrencilerime sadece notaları değil, o notaları başkalarına aktarırken duyacakları heyecanı yönetmeyi de öğretmek istiyorum. Bu “performans günleri” fikri, onların özgüvenini inşa etmek için oluştu. Sahneye çıkmak, bir eseri baştan sona icra etmek, alkış almak… Bunlar bir çocuğun karakter gelişiminde paha biçilemez taşlar. Velilerden ve öğrencilerden aldığım tepkiler muazzam. Çocukların o sahne heyecanını yendikten sonraki bakışları, müziğe daha sıkı sarılmaları benim için en büyük ödül.

Konservatuvardan tanıdığın, aynı projelerde yer aldığın farklı disiplinlerde çalışan birçok arkadaşın var. Sence ülkemizde sanatçılara, üretmek için çabalayan insanlara ne kadar değer veriliyor ve onlara üretebilmeleri için uygun ortam sağlanıyor mu? Gözlemlerini merak ediyoruz.
Özhan Kaygısız:
Bu biraz yaralı bir konu maalesef. Ülkemizde çok yetenekli, dünya standartlarında müzisyenler ve sanatçılar var. Ancak “sanatçıya verilen değer” ve “üretim ortamı” konusunda hala kat etmemiz gereken çok yol var. Ekonomik belirsizlikler, mekan yetersizlikleri ve sanatsal tüketimin popüler kültürün gölgesinde kalması, üretimi zorlaştırıyor. Sanatçıların çoğu kendi imkanlarıyla, tabiri caizse “tırnaklarıyla kazıyarak” bir şeyler ortaya koyuyor. Yine de umutsuz değilim; dijitalleşme ile birlikte dinleyiciye ulaşmak kolaylaştı. Ve fakat, bu dijital mecralarda ayırt edilmek zorlaştı. Benim tarafımdan manzara şöyle ki, sanata, güzelliğe, farlılığa kıymet veren bir kitle her zaman var.
Biz üretmeye, inatla güzellik yaratmaya devam etmeliyiz.

Şu an bir albüm çalışman var mı? Bize önümüzdeki dönemdeki projelerinden bahseder misin?
Özhan Kaygısız:
Üretim hiç durmuyor. Şu sıralar yeni besteler üzerinde çalışıyorum, bunları belki tekli (single) çalışmalar olarak, belki de bütünlüklü bir albüm konsepti içinde sunabilirim. “The New Book”un getirdiği ivme ile daha global soundlara göz kırpan projeler masamda. Bunun yanı sıra sahne performansları ve tabii ki öğrencilerimle yapacağımız konserler devam edecek. Müziğin olduğu her yerde, nefesim yettiğince var olmaya devam edeceğim.