Otomatik Portakal, sosyopat bir genç olan Alex’in hayatı ve yaşadığı dönüşüm üzerinden şekillenen karanlık bir gelecek öyküsü anlatır. Anarşist bir gençlik altkültürünün, otoriter bir rejimle birlikte şekillendirdiği bu dünyada Alex, hikâyeye tipik bir anti-kahraman olarak başlar. Ancak yaşadığı deneyimler ile önce kişiliğini ve iradesini yitirerek otomatikleşir; romanın sonunda ise “gençliğini kaybederek” şiddete olan eğilimini geride bırakır. Günümüzde hâlâ bir “kült roman” olarak anılan Otomatik Portakal, okuyucusunu şu sorularla baş başa bırakır: İyi ve kötü nedir? Ahlak doğuştan mı gelir? Devletin otoritesi nerede sınırlandırılmalıdır? Baskıcı bir rejim insanları suça mı teşvik eder?
Gençlik Altkültürleri ve Karşıt Kültür

Teddy Boys ve Skinheads gibi gençlik altkültürleri (İng: youth subculture), savaş sonrası İngiltere’de 50 ve 60’larda ortaya çıkan, deri botlar, deri ceketler gibi belirgin giyim tarzları, saç tıraşları ve müzik zevkleriyle dikkat çeken gruplardı. Londra’da işçi sınıfının bir altkültürü olan ve genel olarak işçi sınıfı birlikteliğini savunan Skinheads grubunun nasıl zararsız bir gençlik kültüründen faşizm odaklı bir ideolojiye evrildiği Shane Meadows imzalı 2006 yapımı This Is England filminde görülebilir. Benzer şekilde, 1960’lı yıllarda Beat Kuşağı ve Hippi Hareketi gibi altkültürel oluşumlar da otoriteye, savaşa ve toplumun dayattığı normlara karşı çıkarak barış, özgürlük ve bireysel ifade hakkını savunan bir karşıt kültür yaratmıştı.
Bu grupların ortaya çıkışı, dönemin canlı ve renklerle dolu müzik dünyasının yanı sıra, dönemin sosyo-politik atmosferiyle de doğrudan ilişkilidir. 1950’ler ve 60’lar, Batı coğrafyasında özellikle İngiltere ve Amerika’da conformist (uyumcu) bir toplum yapısının filizlendiği, bireyin devlete ve doğal olarak hükümetin otoritesine bağlılığına önem verildiği yıllardı. Baskıcı rejimlerin hüküm sürdüğü bu ortamlarda ise, geleneksel kültürlere karşı bir direniş ve tepki doğdu. Bu altkültürlerden birine ait olan bireyler ise kendilerini doğal olarak bir “kardeşlik” ve “bütünlük” duygusuyla kuşatılmış, daha büyük bir şeyin parçası olarak hissediyordu. Öyle ki, Stuart Hall ve Tony Jefferson gibi toplum bilimciler, gençlik altkültürlerini burjuva kesim tarafından dayatılan kültürel egemenliğin gücüne karşı çıkmak için devlete karşı tehdit edici bir tutum sergileyen sembolik girişimler olarak tanımlarlar.
Modaya uygun giyinmişiz. O günlerde modayı izleyenler bilir bunun ne demek olduğunu. Siyah ikinci bir deri gibi bacaklarımıza yapışan pantolonlar var ayağımızda. Deri ceketler sırtımızda. Yakaları geniş, zımbalı, pırıl pırıl. Ceketlerin sırtında resimler…”
(Burgess 2)
Anthony Burgess’in Otomatik Portakal romanında, droog olarak adlandırılan çete üyeleri — Türkçe çevirilerde kimi zaman kanka, ahbap, dostum gibi kelimelerle aktarılır — aslında 20. yüzyıl ortası İngiltere’sinde ortaya çıkan Teddy Boys, Rockers, Skinheads gibi gençlik altkültürlerinin, distopik bir gelecekte vücut bulmuş, şiddet yanlısı yansımalarıdır. Bu gençler, katı bir otoriteye rağmen düzenin sağlanamadığı ve ahlaki değerlerin sarsıldığı bir toplumda, kendi kuralsız düzenlerini, kendi hegemonyalarını kurmaya çalışan bireylerdir.

Aynı zamanda bir dilbilimci olan Burgess, romanın hatırı sayılır bir kısmını okuyucuyu zorlayacak şekilde Nadsat adı verilen, Rusça’dan esinlenilmiş bir İngilizce sokak diliyle yazmıştır. Alex ve diğer çete üyeleri de hikâye boyunca sıklıkla bu jargonu kullanırlar. Burgess, You’ve Had Your Time isimli otobiyografisinde Nadsat’ın hikayedeki işlevini bir çeşit “beyin yıkama” yöntemi olarak kullandığını söyler.
Roman, yabancı terimlerin yavaş yavaş bağlamla açıklığa kavuşturulduğu bir dilbilimsel programlama alıştırması olacaktı: Yayıncının kitaba sözlük eklenmesi talebine sonuna kadar direnecektim. Çünkü bir sözlük eklenmesi durumunda program bozulacak ve beyin yıkamayı geçersiz kılacaktı.
Görüldüğü üzere, kıyafetlerden içki ve tütün alışkanlıklarına, hatta kullandıkları dile kadar, Alex ve arkadaşları toplumun geri kalanından tamamıyla soyutlanmış ve yabancılaştırılmış bir şekilde resmedilmiştir. Gasp, hırsızlık ve tecavüz gibi suçlar onlar için sahip oldukları karşıt ideolojiyi bir dışavurma yöntemi haline gelmiştir ve bir noktada normalleşmiştir. Bu bağlamda hikâyede ele alınan şiddet, çarpıtılmış bir haz ve güç gösterisine dönüşür.
Ancak zamanla çete içinde de bir iktidar ve anarşi meselesi kendini gösterir, hikâyenin başında gücü sorgulanamaz bir lider olan Alex’in koltuğu, Georgie liderliğe göz dikmeye başladıkça sallanır ve üyeler arasında gizli saklı bir güç savaşı başlar. Alex’in “Sıkıdüzenin olmadığı yerde kargaşalık başlar, anarşi filizlenir” (Burgess 27) sözü hem kendi çetesindeki güç çatışmasında hem de romanın sunduğu otoriter atmosfer bağlamında oldukça önem kazanır. Yaptıkları bir soygun esnasında diğer çete üyeleri Alex’i polise ihbar ederler ve Alex ev sahibi kadını öldürdüğü için cinayetten tutuklanır. Roman’ın sonunda Alex gibi diğer üyelerin de hayatı değişir, Georgie ve Aptalof polis memuru olmuş, sisteme boyun eğmiş, Pete ise evlenip yuva kurmuştur.
Otomatikleştirilmiş Bir Suçlu: Alex

Yazının başında belirttiğimiz gibi, İngiliz argosundan gelen “Otomatik Portakal” ibaresinin bir diğer anlamı da Malezya dilinde “canlı” veya “adam” anlamına gelen orang kelimesinden gelmektedir. Yani romanın adı, devlet tarafından sistematik bir şekilde dönüştürülmüş, ruhundan ve arzularından arındırılmış robotik bir insanın izlenimini uyandırır. Alex’in tüm hayatını ve romanın yapısını; Alex’in özgür bir biçimde suç işlediği, daha sonra hapishaneye atılıp Ludovico yöntemiyle ıslah edildiği ve en sonunda da otomatikleştirilmiş, topluma kazandırılmış bir eski suçlu olarak yeniden özgürlüğüne kavuştuğu üç bölümlü bir perspektifte incelenebilir.
Hapishanede geçirdiği vakitte Alex, ismini bile kaybetmiştir, artık 6655321 numarasıyla anılmaktadır, bu numaralandırma, onun kişiliğinin devlet tarafından nasıl silineceğinin bir göstergesi gibidir. Dev-Tut’ta geçirdiği iki yılın sonunda, hükümet tarafından geliştirilen Suçluları Topluma Yeniden Kazandırma Enstitüsü’nün ilk “kobayı” olan Alex, 15 gün süren programda, Nazi döneminden kalma çeşitli işkence sahneleri gibi şiddet içeren görüntülere maruz bırakılır. Bu görüntülerin öncesinde vücuduna çeşitli mide bulandırıcı etkili ilaçlar verildiği için Alex, herhangi bir şiddet öğesiyle hastalık belirtilerini direkt olarak ilişkilendirir; kendisi her ne kadar onu hasta eden şeyin şiddet olmadığının farkında olsa da bedenini kontrol edemez. Tedavi sürecini yöneten Doktor Brodsky, Alex hakkında şöyle der:
Kobayımız öz mantığına aykırı olarak iyiliğe yönelmektedir. Yaptığı kötülükler de bizlerin mantığına aykırı geldiğinden onu değiştirdik…
(Burgess 113)
Tedavinin son aşaması olan “Son Sınav” sahnesinde Alex, üzerindeki kıyafetlere ve bıçağa rağmen, kendisine küfreden ve saldıran yaşlı adama karşı koyamaz. Alex öylesine uysallaştırılmıştır ki, kendini bile savunamaz hale gelmiştir. Seçim hakkı elinden alınan, iyiyi seçmek için koşullandırılan bir insan yaratmanın ne kadar ahlaki olup olmadığı, Alex’i izleyen doktorlar ve rahip tarafından uzun uzun tartışılırken, Alex içinde bulunduğu durumdan şu şekilde yakınır:
Ben ne olacağım? Sanki bütün bu olanlar beni ilgilendirmiyor? Ben bir hayvan mıyım! yoksa cansız bir yaratık mı? Ben bir OTOMATİK PORTAKAL mıyım yoksa?
(Burgess 114)
Kitabın üçüncü ve son bölümünde, hapishane yıllarını ve tedavi sürecini geride bırakmış ve “topluma kazandırılmış” Alex, kişiliğinden ve sahip olduğu her şeyden tamamen soyutlanmış bir halde karşımıza çıkar. Hikâye boyunca Alex’in klasik müziğe, özellikle Ludvig Van Beethoven’a olan ilgisi vurgulanır. İlginçtir ki, Alex’i ıslah etmek için kullanılan Ludovico yönteminin ismi muhtemelen Beethoven’a bir göndermedir. Hapishaneden çıktığı ilk gün Melodi Plak dükkânına yürüyen Alex, Mozart’ın Prague parçasını dinler; fakat anında tedavi sırasında gördüğü şiddet içeren görüntülerle ilinti kurar ve midesi bulanır. Çünkü doktorlar, o şiddet içeren filmleri izlettirirken hep Mozart, Beethoven ve Bach çalmıştır. Bu bağlamda Alex’e yapılan bu “Ehlileştirme” süreci, sadece içindeki şiddet eğilimini değil, sanata olan düşkünlüğünü de alıp götürmüştür. Alex’e uygulanan insanlık dışı tedavi, onu sadece suçtan ve şiddetten uzaklaştırmakla kalmamış, aynı zamanda müziğe olan ilgisini de yok etmiştir.
Gençliğin Sonu
Demek ki ölüm tek gerçekti, bu öyküyü sizlere anlatan zavallı Alex’in uykusunda ölmesi, kimseyi rahatsız etmeden göçüp gitmesi gerekiyordu.
(Burgess 128)
Ailesinden, evindeki odasından, müziğe olan düşkünlüğünden, şiddete olan eğiliminden, onu özgür bir “insan” yapan her şeyden uzaklaştırılan Alex, artık son çare olarak intiharı düşünmektedir.
“Ölmek ister” Alex, yaşamı “küfede taşıyamayacağı kadar ağır bir yük” olmuştur artık onun üzerinde
(Burgess 130)
Alex’in çete arkadaşlarının yeni düzenin polisleri haline gelmesi ve eski mağdurlarının ellerinde linç edilmesi, onu toplumdaki yerinden tamamen koparır. İlginçtir ki, bu noktada hikâyenin başında karısını tecavüze uğrattığı ve evini bastığı, kapısının üzerinde “YUVAMIZ” yazan F. Alexander’ın evine sığınır (Burgess 132). Hikâyedeki Otomatik Portakal kitabının yazarı ve bir muhalif olan F. Alexander ile Alex’in ilişkisi, Philiph E. Ray tarafından Freudyen bir baba-oğul kompleksiyle yorumlanır (Ray 7). Bu bakış açısına göre Ray, F. Alexander’ı Alex’in olası bir gelecekteki hâli olarak konumlandırır. Çünkü roman içinde Otomatik Portakal adlı kitabı yazan kişi F. Alexander iken, anlatıcı olarak karşımıza çıkan Alex de, muhtemelen yaşlılığında tüm bu yaşadıklarını kaleme almıştır. Böylece bu iki karakteri de aynı anlatıyı farklı yaşlardan aktaran yazar figürleri veya bir baba oğul alegorisi olarak yorumlayabiliriz.
Romanın sonlarına doğru çok da yüksek olmayan bir yerden atlayarak intihar girişiminde bulunan Alex, hastaneye kaldırılıp tedavi görür ve bu tedavinin sonucunda Ludovico’nun onda yarattığı “şiddet karşıtı” etkiler tamamıyla biter, Alex tam da bu noktada bir bakıma kendini öldürerek, yeniden doğar. Daha sonrasında kendine tıpkı eski günlerdeki gibi yeni bir çete kuran Alex, artık şiddetten ve serserilikten eskisi kadar haz almadığını garipseyerek fark eder. Burada söz konusu olan şey ise, gençliğin kaçınılmaz sonudur. Alex artık büyümüş, gençliğini ve gençliğinin getirdiği her şeyi istemeden de olsa geride bırakmıştır. Tıpkı karşılaştığı dostu Pete gibi bir aile kuracak, kahve dükkanlarında oturan insanlar gibi, sıradan ve “topluma uygun” bir insan olacak, rüyalarında gördüğü gibi bir çocuk sahibi olacaktır. Hapishanede geçirdiği yılların ve “ıslah” edilmenin onda başaramadığı değişimi Alex, öyküsünün sonunda olgunlaşarak ve gençliğini “kaybederek” kazanır. Anthony Burgess, yazmış olduğu önsözde ise kitabın sonunu şöyle açıklar:
Yirmi birinci bölüm, romana gerçek bir kurgu niteliği kazandırır; çünkü edebiyat sanatı, insanların özünde değişebileceği ilkesi üzerine kuruludur. Aslında, ana karakterinizde ya da yan karakterlerinizde ahlaki dönüşüm ya da bilgelik artışı gösteremiyorsunuz roman yazmanın pek de anlamı yoktur.
Distopya ve Otorite
Birçok distopik kurguda gördüğümüzün aksine, Otomatik Portakal romanındaki distopya, teknolojik bir çöküşe veya savaş sonrası yıkıma değil, otoriter bir rejime ve bu rejimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya dayanır. Hikâyenin geçtiği ortamda, adı anılmayan bir ülke, sürekli zafer haberleriyle dolu, devlet denetimindeki gazeteler ve medya organları vasıtasıyla topluma başarı öyküleri dayatmaktadır. Bunu elbette dönemin soğuk savaş atmosferine, hatta ilginç bir şekilde günümüz dünyasına, özellikle totaliter rejimlerin propaganda yöntemlerine ve bilgi “dezenformasyonuna” doğrudan bir gönderme olarak yorumlayabiliriz.

Alex’in çetesi ve muhtemelen diğer çeteler ise otorite karşıtı, anarşist gruplar olarak karşımıza çıkarlar. Hükümet, hikâyenin başlarında anlatıldığı üzere, bu grupları ve suçu bastırma konusunda başarısız olmuştur, öyle ki Otomatik Portakal’ın geçtiği evrende herhangi bir yaşlı için gece vakti sokağa çıkmak oldukça tehlikelidir. Bu aşırıya kaçmış şiddet düzeyini ve toplumdaki suçluları bastırmak için devletin başvurduğu yöntem ise Ludovico tekniği olur. Davranışçı psikoloji ve Pavlovcu koşullandırma ilkelerine dayanan, bireyi şiddet ve suçtan tiksindirmek üzere geliştirilen bir manipülasyon yöntemi olan bu tedavi sırasında, Alex’e şiddet görüntüleri izletilirken bir yandan bedenine mide bulandırıcı, baş döndürücü ilaçlar verilir. Bu esnada ise şiddetle ilgili her şey, onun için çeşitli acı verici fiziksel tepkilerle eşleşir. Böylece, devlet sadece bireyin eylemlerini ne yapıp ne yapamayacağını kısıtlamakla kalmaz, onun düşünme, arzulama ve inisiyatife geçme kapasitesini denetim altına alır.
Son Söz
Otomatik Portakal, Hristiyanlıktaki “İlk Günah” inancından ve insan gerçekten günahkâr ve kötücül mü doğar sorularından yola çıkılarak, bir Hristiyan özgür irade alegorisi olarak da okunabilir. Romandaki Dr. Brodsky gibi hükümet yanlısı karakterler, insanları “doğru davranmaya şartlamanın toplum için gerekli olduğunu savunurken; F. Alexander ise insanın özgürce seçim yapma hakkını kaybettiği anda insanlığını da kaybedeceğini söyler. Romanın okuyucusuna sorduğu temel soru da budur: Kötülüğü ve şiddeti seçebilme hakkı olan bir insan mı, yoksa iyiliğe baskı yoluyla zorlanan otomatik bir portakal mı daha insanidir? Roman, şiddeti yüceltmez. Tam tersine, bir bireyi dönüştürerek içindeki kötülüğü bastırmanın etik olup olmadığını sorgular. Çünkü yazarın da söylediği gibi:
Tamamen iyi olmak da tamamen kötü olmak kadar insanlık dışıdır.
Referanslar:
Burgess, Anthony. A Clockwork Orange. Heinemann, 1986. Author’s Introduction.
Burgess, Anthony. Otomatik Portakal. Çev. Aziz Üstel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2021.
Hall, Stuart & Jefferson, Tony. Resistance Through Rituals: Youth Subcultures in Post-war Britain, Routledge, London. 1993
Ray, Philip E. “ALEX BEFORE AND AFTER: A NEW APPROACH TO BURGESS’ ‘A CLOCKWORK ORANGE.’” Modern Fiction Studies, vol. 27, no. 3, 1981, pp. 479–87. JSTOR