İnsanın “Öteki”yle İlişkisi: Palyatif Toplum’da Acı Kavramı Üzerinden Bir Yalnızlık Okuması

Kültür kuramcısı şapkasıyla günümüzdeki acı konseptini inceleyen Byung-Chul Han, palyatif bakım kavramından yola çıkarak şunu söylüyor, modern dünya insanı acısını deneyimlemek yerine acısına bakım yapıyor ve devrimin doğduğu noktaya onu itecek olumsuzlukların birikmesinin önünü kesiyor. Han’ın acı kavramı için çizdiği bu tablo, bireyin yalnızlığına ve “öteki”yle ilişkisine dair kuvvetli yansımalara rastlamayı da mümkün kılıyor.
Christina's World - Andrew Wyeth, 1948 - Palyatif Toplum Yazısı

Günümüz Toplumunda Acı

Byung-Chul Han, Palyatif Toplum kitabında günümüz toplumunu performans toplumu olarak tanımlar ve bu toplumda hakim olan algofobiyi, yani acı korkusunu inceler. Performans toplumunda “yapabilmek” bir zorunluluğa dönüştüğünden, acı çekmenin edilgen ve durağan halinin kabul görmediğini söyler. Acıyı hayat akışını sekteye uğratması sebebiyle dışlayan bu düzenin palyatif bakımı çağırdığını açıklar. Han’ın performans toplumuna yönelttiği bu acı eleştirisinin karşılık bulması için öncelikli olarak palyatif kavramını doğru anlamak gerekir. Yazarın sıfat olarak seçtiği bu kavramın kökeni, Latince ‘de “paltoyla örtmek” anlamına gelen “palliare”ye dayanır. Bu seçimiyle Han, insanların acıya hak ettiği koltuğu vermekten ne denli uzak olduğunu bir kez daha vurgulamış olur.

Palyatif Toplum - Metis Yayınları

Performans toplumunda; acıya sebep olan durumla yüzleşmenin, devamlı gelişmeyi hedefleyen olumluluk haline ket vuracağı varsayılır. Dolayısıyla; acı ile ilişkilenmenin kronolojik öncelik talep ettiği düşünülebilecek iki aşaması, acının kabulü ve acının yaşanması, baypas edilir. Geriye ise “pratik çözüm” olarak bakım aşaması kalır. Acı kavramının anlam alanı bu şekilde daralırken bir yandan da hayatı uçtan uca tarayan pozitif psikoloji furyası olumsuz düşüncelerden uzak durulmasını, mutluluk ve iyimserlikte inat edilmesini öğütler. Han’a göre her türlü olumsuzluğun reddi, palyatif toplumda değişimin karşı konulamaz hale geldiği devrim aşamasına geçmeyi engelleyen başlıca sebep haline gelir.

Han’ın Acıya Bakışı Üzerinden Bir Yalnızlık Yorumu

Performans toplumunun acıyla ilişkisi için bireyin iç dünyasından bir yansıma seçilse kuşkusuz yalnızlık ilk akla gelen kavramlardan biri olacaktır. Bu noktada yalnızlığı peşinen suçlu ilan eden bir tutuma düşmemek için bahsi geçen yalnızlığı iyi tarif etmek gerekir. Elbette ki tercih edilen yalnızlıklar vardır ve her yalnızlık kişinin mutsuzluğuna neden olacak gibi bir kaideden söz etmek mümkün olmayacaktır. Acı kavramı ile ilişkilendirilen; kişinin tercihinin ötesinde, edilgenleştiği yalnızlıktır.

Yalnızlığın bir yüklemde taşındığı durumlar kişinin bu hali üstlenmesini kolaylaştıran bir geçicilik barındırır. Yalnızlık yüklemdeyken henüz sadece bir anla, bir koşulla sınırlandırılmıştır. Bugün yalnızım cümlesi, belki yarın yalnız olmayacağım’ı da kendisiyle beraber taşır. “Yalnız bir birey” olma halinde ise sıfatlaşan yalnızlık kalıcı ve kronik bir hale işaret ediyor olabilir. Bu ayrımın ardından, Han’ın acının palyatif bir düzene indirgenişine dair gerekçelerinden bireyin yalnızlığına bir paralel çizmek zor olmayacaktır. Yalnızlığın yüklemden sıfata döndüğü bu köşe, bireyin iç dünyasında korkulu bir eşiği temsil ediyor olabilir. Ve dahası bu korku, yalnızlık kavramını bireyin bakımını üstlendiği ölü bir ağırlığa dönüştürebilir. Acının, hayatın ritmini sekteye uğratan ve hatta durduran hali nasıl ki performans toplumunda reddediliyorsa, bireyin kendisiyle çıplak kalacağı yalnızlık hali de bir o kadar inkara layık bir konuma yerleşebilir.

Byung-Chul Han - Palyatif Toplum Yazısı
Byung-Chul Han

Bireyin yüzleşemediği bir duygunun esiri olması psikoloji literatürünün aşina olduğu tezlerden biridir. Bu tezin yanına oldukça yakışan Han’ın acıyla ilgili tespitleri, yalnızlığın işgali için tamamlayıcı bir çerçeve sunar. Tahmin edileceği üzere, performans toplumunda kişinin palyatif alışkanlıkları yalnızlığıyla ilişkisine de hızlıca sirayet eder. Birey, iç dünyasının korunaklı ritmini sürdürebilmek için benliği ve öteki arasına yalnızlık korkusundan bir perde çeker. İlk bakışta korunak yanılgısı yaratan bu perde, ne yazık ki Öteki deneyimini sunileştirme tehlikesi taşır.

Byung-Chul Han da kitabında Öteki konusuna, algofobi ve beğenilme kültürünün sanatı “zararsız hale getirme ve aynılaştırma” etkisinden yakınırken yer verir:

Her tür acıyı yadsıyan bir hayat şeyleşmiş bir hayattır. Yalnızca öteki tarafından dokunulmuş olmaktır hayatı canlı tutan.

Yazar bu ifadelerle Alman filozof Theodor Adorno’nun Estetik Teorisi eserine gönderme yaparken, bir yandan da yalnızlık kavramına içkin Öteki’yi anlamak adına güçlü bir referans noktası oluşturur. Öteki, benliğe indirgenemeyen ayrı bir özne olarak kabul edildiğinde, onunla kurulan ilişki pek tabii yalnızlık korkusunca şekillenebilir. Han’ın ifadesiyle “Acı tamamen farklı olanın giriş yaptığı yarık”sa yalnızlığın da öteki vasıtasıyla bireye sızacağı öngörülebilir.

Yalnızlığın Elinde“Öteki” Kavramı

Femme au café (Absinthe Drinker) - Pablo Picasso, 1902
Femme au café (Absinthe Drinker) – Pablo Picasso, 1902

“Öteki”nin yalnızlık üzerindeki etkisini anlayabilmek için iki kavram arasında şöyle bir ilişkiden söz edilebilir: Öteki ve benlik uyum içerisinde barınabildiğinde yalnızlık büyük ölçüde geri çekilebilir. Bir diğer yandan, Öteki’nin gidişi önce tek başınalığı , tek başınalığın uzayan sancısı da yalnızlığı doğurabilir. Bu varsayımlardan yola çıkarak, bu yazının izlediği yalnızlığın Öteki’yle kurulan ya da kaybedilen ilişki üzerinden belirginleştiği iddia edilebilir.

Algofobiyle aynı palyatif mantığın içine yerleşen yalnızlık korkusu, Öteki ve yalnızlığın bu denli ilişik haline müdahale ihtiyacı hissedecektir. Bu noktada, Byung-Chul Han’ın sanatın aynılaşma eleştirisindeki gibi; Öteki’nin, zararsız hale getirilme adına bir ıslah sürecine dahil edileceği öngörülebilir. Bu ıslah süreci, kişinin acıyla ilişkisinden elde ettiği çıkarımlardan doğan temkinli bir duruşu aşabilir. Öteki’yle ilişki, yalnızlık korkusunun elinde tavırlarla yontularak gerçekliği zorlayan bir hal alır: Birliktelik hali aceleyle arzulanır, sivrilen deneyimler can acıtacağı için artık kabul görmez. Kişi, Öteki’yi olduğu gibi göğüslemeye cesaret edemediğinde, onu benliğe içkin bir kurgu haline getirme çabasına soyunabilir. Öteki çıkageldiğinde; kişi, duymak istediklerinin geçtiği diyalogları kendisi yazmıştır çoktan. Beraberce yaşamak istediklerinin resmini kendisi tamamlamıştır. Kaçınılması gereken durumlar kırmızıyla işaretlenmiştir. Tek kişinin elinden çıkan bu senaryolara sığamayan Öteki, palyatif çabanın sonuç vermediği noktanın altını çizecektir. Çünkü hiçbir Öteki; başka bir benliğin senaryo kurallarına uymakla yükümlü değildir, o da kendi benliğince kendi hayatını yaşamaktadır.

Öteki kontrollü hayallerden uzak düştüğünde; kapıda bekleyen hayal kırıklıkları ve uzaklaşma, yalnızlığı içeri buyur edecek ve maalesef ki bu korkulan duyguyu kaçınılmaz bir döngünün ürün haline getirecektir.

İşte tam da bu noktada Öteki’yle ilişkinin çocukluk çağı oyunlarıyla benzerliğini yakalamak gerekir. Evcilik oyununda, anne rolüne talip olan çocuğu “anne” yapan elindeki oyuncak bebekle kurduğu hayali ilişkidir. Oyuncak bebeğin yegane amacı, oyundaki anne rolünün realizasyonudur ve tamamıyla kişinin hayaline içkin bir role sahiptir. Bu iskelete sahip oyun kavramı yetişkin hayatında yerini kaybetse de yetişkinlerin oyuncaklarıyla vedalaşmaya bir türlü hazır olmadığı Ötekilerle kurulmaya çalışan ilişkilerden açıkça görülüyor. Ne var ki “Öteki bebekler” hayali kurulan senaryolara artık sığmıyor. Dolayısıyla rol dağılımı, birebir kişinin arzuladığı şekilde gerçekleşemiyor. Yetişkinlerin oyunlarını dilediğince oynayamadığı bu ortamda ise yalnızlık korkusu serpilip büyüyor.

“Öteki”den Arındırılmış Bir Benlik Ütopyası

Wanderer Above the Sea of Fog - Caspar David Friedrich, 1818
Wanderer Above the Sea of Fog – Caspar David Friedrich, 1818

“Öteki bebekler” ütopyası günümüz için geçerliliğni yitirse de Ovidius’un Dönüşümler eserinde Pygmalion’un hikayesini bir kez daha hatırlamak gerek. Döneminin Ötekilerinin aşk tanrıçası Venüs’ü inkar etmesi üzerine cezalandırılmaları, Pygmalion’un onlardan tiksinmesine ve evlilik düşüncesinden uzak, sanatına odaklı bir yaşam sürmesine neden olur. Yalnızlığına Öteki’den arındırılmış bir çare bulmak için kusursuz güzellikte bir kadın heykeli yontar ve kaçınılmaz şekilde kendi hayalinin eserine aşık olur. Yalnızca mitik hikayelere layık olan son, Venüs’ün Pygmalion’un yakarışlarına kulak vermesiyle gerçek olur: Pygmalion’un heykeli yaratıcısının öpücüğüyle can bulur.

Peki heykellerin can bulmadığı ve fakat Ötekilerin ısrarla benliğe içkin hale getirilmeye çalışıldığı günümüzde de Öteki’siz bir ütopya yalnızlığa çare midir? Belki de Han’ın hatrına asıl şu soruyu sormak gerekir: Yalnızlık devrimi için gerekli koşullar nelerdir? Kişi “Öteki”yi yalnızlık korkusuyla “cansızlaştırmadan” nasıl deneyimleyebilir? Cevap ölü doğmuş bir sürü Öteki senaryosunun içinde gizli olabilir. Dahası, Ötekilerin özellikle kurgusallaştığı noktalar belki de tedavi edilmesi gereken yerleri palyatif bakımın loş ışığından çıkarabilir. Nitekim, acıda olduğu gibi yalnızlıkta da asıl mesele korkunun hangi yarıktan içeri girebildiğini görebilmektir. Böyle bir yüzleşme, “Öteki bebek”lerin rafa kaldırılmasını ve yalnızlık devriminin ilk adımlarının atılmasını sağlayabilir.

Yazar: Aslı Karabulut

Kapak Fotoğrafı: Christina’s World – Andrew Wyeth, 1948

İlginizi Çekebilir!
Cehenneme Övgü ve Totalitarizmin Gölgesinde Yaşamak