Bir Fransız subayını Eyüp sırtlarında nargile içmeye, Osmanlı mahallelerinde Arif Efendi adıyla dolaşmaya iten şey neydi? Biraz romantizm, biraz siyaset, biraz da Doğu’ya duyulan o eski Avrupa merakı…
Bugün “Pierre Loti” dendiğinde kimimizin aklına romanlarıyla tanınan Fransız bir yazar, kimimizin aklına ise Eyüpsultan sırtlarında Haliç’e bakan o ünlü tepe gelir. Oysa o tepenin adı bir zamanlar İdrîs-i Bitlisî Tepesi ya da Karyağdı Baba Tepesi olarak biliniyordu. Zamanla İstanbul’la kurduğu güçlü bağ sayesinde bu tepe de onun adıyla anılmaya başladı.
Bütün bu çelişkilerin ortasında duran o sıra dışı karaktere; bir Pierre Loti portresine yakından bakıyoruz.
Louis Viaud’dan Pierre Loti’ye

Asıl adı Louis Marie Julien Viaud olan yazarın 1850 yılında Fransa’nın Rochefort kentinde doğduğu bilinse de Pierre Loti ismini nasıl aldığı konusunda bir netlik bulunmuyor. Kimi kaynaklara göre gençlik yıllarında askerlik yaptığı Okyanusya seferi sırasında, Tahitili yerlilerce egzotik bir çiçeğin adı olarak bilinen, “Loti”den esinlenerek bu isim kendisine Kraliçe IV. Pomoré’nin nedimeleri tarafından verilmişti. Kimi kaynaklara göreyse bu ad ona öğrencilik yıllarında arkadaşları tarafından bir lakap olarak takılmıştı.
Protestan bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelen Loti’nin yaşadığı dönem, dünya siyasetinin haritaları yeniden şekillendirdiği en hareketli zamanlara denk geliyordu. Avrupa gergin bir fay hattı üzerindeydi ve Loti henüz 17 yaşındayken Fransız Deniz Kuvvetleri’ne katılmıştı. İyi bir askerdi ve gösterdiği başarılar sayesinde 14 yıl içinde albay rütbesine yükselmişti. Bir deniz subayı olarak bu meslek ona yalnızca disiplin ve savaşma yetisi kazandırmıyor; aynı zamanda ruhunda saklı duran bambaşka kapıların kilidini de açıyordu.
Gittiği ülkelerde karşılaştığı yabancı kültürleri tanıma isteği, yolculuklarda edindiği deneyimler ve gözlemleri onun ruhunda ileride yazacağı karakterlerin kapısını aralıyordu. Senegal, Brezilya, Çin, Cezayir, Hindistan, Amerika, Japonya ve İran’a kadar pek çok ülkede genç bir bahriyeli olarak dolaşan Loti, Osmanlı coğrafyasıyla ise ilk kez 1870 yılında İzmir’e gelişiyle tanışacaktı.
İstanbul’a ise bundan altı yıl sonra Fransız Sefarethanesi’nin Le Gladiateur adlı karakol gemisi ile yolu düşecek ve bu kesişme onun hayatında unutulmaz izler bırakacaktı. İstanbul’a ve şehrin yaşam kültürüne âşık olan Loti, böylece Beyoğlu’ndan, Boğaziçi’ne ve Eyüpsultan sırtlarına uzanan bir maceranın içine girecekti.
Arif Efendi’nin İzinde
Loti’yi Avrupai bir gezginden ayıran en önemli özelliği yetiştiği toprakların bakış açısıyla yeni karşılaştığı kültürleri dışarıdan bakan bir gözle izlemek değil, aksine karşılaştığı kültürün insanı olmaya çaba sarf etmesiydi. Bir yabancı olarak kalmak yerine yerli olma çabasındaydı.
Bunu ne ölçüde başarabildiği elbette tartışmalıydı. Ancak bu içeriden bakış açısına ulaşabilmek adına uzun yıllara yayılan dostluklar ediniyor, şehrin farklı özelliklere sahip semtlerinde konaklıyor; kimi zaman başına fes takarak yerli halktan biriymişçesine kahvehanelere gidiyor ve sokaklarında dolaşıyordu. Bunun için Türkçeyi de öğrenmişti.
Onun için yalnızca belirli bir halk zümresiyle sohbet etmek sınırlı bir izlenim sunacaktı. Bu nedenle kendisini Arif Efendi olarak tanıttığı sohbetlerinde yalnızca şehrin üst sınıf insanlarıyla değil, orta ve alt sınıflardan insanlarla da bir araya geliyor; özellikle Beyazıt ve Süleymaniye sokaklarında dolaşıyordu.

Eyüp Sırtlarında Bir Yazar
Nargile içmeyi oldukça seven Loti, Eyüpsultan’daki tepede bulunan kahvehaneye gider, burada saatlerce otururdu. Bütün Haliç’i tepeden görebildiği, doğal güzelliğin ayaklarının altına bir halı misali serili olduğu bu sakin mekânda insanlarla sohbet eder, yaşamın tadını çıkarırdı. Sohbetleri sırasında Osmanlı kültürüne dair ayrıntıları toplar, Batı’ya kıyasla yaşam biçimine hayranlık duyduğu bu insanları tanımaya çalışırdı.
Bu manzarayı yukarıdan seyretmek çok güzeldir. Haliç’in nihayetinde Eyüp’ün muazzam peyzajı… Çok eski ağaçlardan mürekkep bir ormandan mermer beyazlığıyla çıkan mukaddes cami ve sonra muzlim renkler taşıyan ve içine mermer parçalar serpilmiş cesim mezarlıklarıyla hakiki bir ölüm şehri olan hazin Tepeler…
Pıerre Lotı
İşte bu gözlemler, Loti’nin edebî dünyasının da temel malzemesini oluşturuyordu. Eserlerinde kullandığı yalın dili genellikle aşk ve ölüm temaları etrafında ilerliyor; Doğu-İslam sentezini karşılaştırmalı olarak ele alıyordu. Onun bu yazım tarzı ve ortaya koyduğu kültürel farklılıklar edebiyat çevrelerince kabul görmesini sağlamıştı. 1891 yılında Fransız Akademisi’ne seçilen yazar, neredeyse her yıl bir kitap yayımlıyordu. Böylece kitapları çeşitli dillere çevrilerek geniş kitlelere ulaşabiliyordu.
Aziyade: Hayattan Romana Bir Aşkın Hikâyesi
Romanlarını etrafında şekillendirdiği İstanbul’daki semtlerde yaşayan Loti, o semtlerin üstünde tüten dumanı karakterlerine bir bir işliyordu. Osmanlı kültürü ve yaşamına dair ayrıntılar kimilerine göre oryantalist bir bakış açısıyla ele alınmış olsa da izlenimci bir yazar olarak bir döneme, sisli de olsa, ayna tutmayı başarıyordu. Aziyade’nin yazıldığı dönemlerde Eyüp’te ikamet eden yazar, daha sonra farklı semtlerde yaşasa da adı zamanla Eyüp semtiyle özdeşleşmişti.

Romanlarını okuyanların pek çoğu zaman zaman bir kahramanın öyküsünü mü, yoksa gerçekte Pierre Loti’nin yaşamından bir kesiti mi okuduğu konusunda bir ikilem hissetse de o kendi yaşamını hikâyeleştirerek anlatmayı tercih ediyordu. 1879’da yayımlanan ve belki de en bilinen eseri olan ilk romanı Aziyade, bunun en tipik örneklerinden biriydi.
Görevli bulunduğu gemi 1876 yılında Selanik’e demir atınca Müslüman mahallelerinde dolaşmaya başlayan Loti, kendi ifadesiyle “bir çift yeşil gözün kendisini esir aldığını” fark etmişti. Bu gözler ileride asıl adı Hatice olan, ama romanına adını verecek Aziyade’nin gözleriydi. Hatice, yani Aziyade; tüccar Abidin Bey’in dört eşinden en genci olan bir Çerkez kızıydı. Gizli gizli buluşmaya başlayan çiftin arasındaki ilişki zamanla tutkulu bir aşka dönüşmüştü. Loti, bir süre sonra İstanbul’daki Fransız karakol gemisine atanınca Selanik’ten ayrılmış, görevi sona erdiğinde Selanik’e dönünce de Hatice’nin hastalanarak öldüğünü öğrenmişti. Ardından günlüğüne aldığı notları bir araya getiren Loti, Aziyade adını verdiği bu romanını yayımlamıştı.
İstanbul’un Büyüsüne Kapılan Bir Yazar
İstanbul’a ilk kez görevi sebebiyle 1876 yılında gelen yazar bu şehre hayran kalmıştı. Eyüp semti ise onun en gözde yaşam alanlarından birine dönüştü. Peki neden İstanbul onu bu kadar cezbediyordu? Neydi bu şehri onun gözünde bu kadar özel kılan?

Loti, İstanbul’da Batı’da bulamadığı bir şeyin özlemini giderdiğini düşünüyordu. O şeyin adı huzurdu. İstanbul onun için Avrupa’ya kıyasla huzurun, yavaşlığın, hoşgörünün hâkim olduğu bir şehirdi. Bu nedenle savaş yıllarında bu tablonun parçalanacağını gördüğünde eserlerindeki romantik yaklaşımının yerini giderek daha eleştirel bir ton almaya başladı. Avrupa’nın sömürgeci yaklaşımının bu toplumu oluşturan ögeleri yok edeceği endişesini taşıyordu
Savaş çanlarının çalmaya başladığı 1913 yılında yazdığı Can Çekişen Türkiye (La Turquie Agonisante, 1913) adlı kitabında Batı’nın politikalarını sert bir biçimde eleştiriyordu. Türk dostu yaklaşımı nedeniyle Batı’da eleştirilerin odağında yer alsa da Türk kamuoyunda ilgi görüyordu. O kendisini her zaman Türk dostu olarak tanımlıyordu. Aynı yıl Türkiye’ye devlet konuğu olarak davet edilen Loti, Tophane Rıhtımı’nda törenle karşılanarak Sultan Reşad tarafından sarayda ağırlandı.
Bir Türk Dostunun Çelişkileri
Her ne kadar romancı kimliği ile bilinse de özünde bir asker olan Loti, Balkan Savaşları sırasında Avrupa’nın tutumuna karşılık Türklere verdiği destekle biliniyordu. Millî Mücadele döneminde ise Anadolu’daki direnişe verdiği destek ülkesinde yadırganırken Türkiye’de sevgiyle karşılanmasını sağlıyordu. Doğu’nun Son Görünümleri (Suprèmes Visions d’Orient, 1921) adlı eserinde, tanık olduğu gelişmeler üzerine kaleme aldığı izlenimci düşüncelerle Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa devletlerine karşı Türkiye’yi savunuyordu.
Fakat günümüzde Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki yaklaşımı tarihçileri ikiye ayırır. Kimi tarihçilere göre 1915 yılında Türkiye’den ülkesine dönen Loti, 64 yaşındayken asker kimliğiyle savaşmak için Çanakkale Savaşı’nda Fransız ordusuna başvurmuştu. Bu iddia, 11 Nisan 1915 tarihinde Amerikan Richmond Times gazetesinde yer aldığı söylenen “Pierre Loti şimdi hayran olduğu Türklere karşı savaşıyor” başlıklı haberle tarih sayfalarında yerini alıyordu.
Türkleri çok seven Loti’nin uyarılarına rağmen onlar Fransa’nın düşmanlarıyla aynı safta yer aldı. Bu durumda Loti, kızgınlıktan çok üzüntüyle ama gerçek bir vatanseverlikle aldığı emirleri uygulayarak donanmasıyla Çanakkale kalelerini bombalamaya gitti. Eğer Loti Türkler tarafından ele geçirilirse, şüphesiz savaşın en değerli esiri olacak.
Amerikan Rıchmond, Tımes Gazetesi, 11 Nisan 1915
Kimi tarihçilere göre ise Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda 64 yaşında emekli bir deniz subayı olan Loti, savaşın başlamasından sonra Rochefort Denizcilik Bölge Komutanı Amiral Amelot’un yanına giderek orduya katılmak istediğini belirtmişti. Ayrıca savaş sırasında İspanya ile İtalya arasında arabuluculuk yapmaya çalıştığı da ifade edilir. O dönemde Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında yer almasına karşı gerekli makamlarla görüşmeler yaparak buna engel olmak istemiş, bu durumdan duyduğu üzüntüyü dile getirmişti. Loti, Almanya’yı ve izlediği politikayı eleştiren yazılar kaleme almış olsa da Türklere olan sempatisini her zaman ifade ediyordu.
Bir İmajın Gölgesinde Pierre Loti: Dost mu, Ajan mı?
Tüm bunlar bir yana, tıpkı bugün olduğu gibi o yıllarda da Türk aydınları bu konuda ikiye bölünüyordu. Kimilerine göre Loti gerçekten bir Türk dostuydu. Kimilerine göreyse bu yakınlık, ‘ajanlık’ şüphesine kadar varan bir kuşkuyu tetikliyordu ve Osmanlı’nın geri kalmışlığına oryantalist bir bakış açısıyla acıyarak, yer yer de küçümseyerek yaklaştığı düşünülüyordu.
Örneğin Tevfik Fikret, Halit Ziya (Uşaklıgil), Celâl Nuri (İleri) ve Adnan Adıvar başta olmak üzere bazı Türk yazarları onu Avrupa’da yanlış ve hayali bir Türk imajı oluşturmakla suçluyordu. Türk dostu olduğuna dair methiyeler düzen Abdülhak Şinasi (Hisar) bir tarafta dururken, onu bir “burjuva” olarak tanımlayan Nâzım Hikmet ise 1925 yılında ona şu dizelerle sesleniyordu:
Hatta sen
Nâzım Hikmet, “Şarlatan Pıerre Loti”
sen Pierre Loti!
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize
geçen
tifüsün biti
senden daha yakındır bize
Fransız zabiti!
Abidin Dino ise yıllar sonra Nâzım Hikmet’in bu şiiriyle Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini dile getirecekti. Türk aydınları arasında süren bu tartışmalara rağmen Loti’ye yönelik ilgi ve takdir özellikle resmî çevrelerde giderek artıyordu.
İstanbul’un Fahri Hemşehrisi
Pierre Loti’ye 1919 yılında Darülfünun’da şeref diploması verilirken, 1920 yılında İstanbul’un fahri hemşehrisi olarak kabul edilmişti. Bu gelişmenin ardından Servet-i Fünun’da yayımlanan “Pierre Loti Cemiyeti” başlıklı yazıda 23 Ocak gününün Pierre Loti Günü olarak kutlanmasına karar verilmiş ve 1927 yılına kadar düzenli olarak kutlanmıştı. Aynı yıl Abdülhak Hamid (Tarhan), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Yahya Kemal (Beyatlı), Celâl Sâhir (Erozan), Ahmed İhsan (Tokgöz), Velid Ebüzziya ve Kâzım Şinâsi (Dersan)’nin girişimleriyle İstanbul’da “Pierre Loti Cemiyeti” kurulmuştu.

4 Eylül 1921’de ise Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi olarak Pierre Loti’ye şükranlarını sunan bir mektup göndermişti. Ardından Paris’te bulunan Millî Hükûmet Mümessili Ahmet Ferid (Tek)’in eşi Müfide Ferid başkanlığındaki bir heyet, TBMM adına Loti’yi Rochefort’taki evinde ziyaret etmişti. Bu ziyaret sırasında Loti oldukça hasta olmasına rağmen heyecanı onu diri tutuyordu. Gelen heyeti evinin Türk odasında ağırlayan Loti’ye İstanbul’un fahri hemşehrilik beratı sunulmuştu. Sunulan şükran mektubunda şu satırlar yer alıyordu:
Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milleti’nin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesi’nde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir.
Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları
İdrîs-i Bitlisî’den Pierre Loti’ye
Türkiye’de Loti’ye duyulan bu saygı yalnızca mektuplarda ve törenlerde kalmayacak, zamanla İstanbul’un çeşitli mekânlarında da kalıcı izler bırakacaktı. İstanbul’da adı verilen mekânlar arasında en çok bilinenlerden biri ise hiç kuşkusuz Eyüpsultan sırtlarında Haliç’e bakan tepe oldu. Bugün “Pierre Loti Tepesi” olarak anılan bu yer, aslında Loti’den çok daha eski bir geçmişe sahipti. Yüzyıllar boyunca farklı adlarla anılan bu tepenin ve üzerindeki kahvehanenin hikâyesi, İstanbul’un hafızasında katman katman biriken başka bir tarihi anlatır.
Eyüpsultan’daki ve İdrîs-i Bitlisî Tepesi olarak bilinen bu tepe, adını Yavuz Sultan Selim döneminde yaşayan ve bölgede pek çok hayratı bulunan İdrîs-i Bitlisî’den alır. Tepenin diğer bir adı ise bazı kayıtlarda Karyağdı (Ali) Baba Tepesi olarak geçer.
Buradaki kahvehanenin ise 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) ardından İstanbul’a gelen Bulgar asıllı bir Türk tarafından kurulduğu biliniyor. Rabia Kadın Kıraathanesi olarak bilinen bu yerin işletmecisi Ragıp Ağa’yı Reşat Ekrem Koçu şu sözlerle anlatır:
Hoşsohbet, ehli dil, kalender, geçen asrın büyük Fransız edibi ve ünlü Türk dostu Pierre Loti’nin gönlünü almasını bilmiş bir adamdı.
Jak Deleon, Anıtsal İstanbul
1955–1964 yılları arasında işletme boş kalır ve etnolog Sabiha Tansuğ burayı satın alarak restore eder. Sabiha Tansuğ kimdir diye soranlar için burada küçük bir hatırlatma yapmak gerekir. Türk Kadın Giysileri Koleksiyonu ile tanınan ve 1971 yılından sonra elli kuruşun üzerine resmi basılan kişinin ta kendisidir. Onun çabalarıyla yeniden hayat bulan kahvehane, Yeşilçam filmlerinde pekiştirilen o pötikareli masa örtüleri, çam ağaçlarının arasından görünen Haliç manzarası ve sur içinin eşsiz siluetiyle nostaljik bir imgeye dönüşür.
Sene 1964… Güzel bir bahar günü Pierre Loti Tepesi’ne gittim. Fakat ne göreyim; mor salkımlı ahşap evleri, tekkeleri ve yola taşmış mezar taşlarıyla tarih kokan kahvehane harabeye dönüşmüş. Baktım, mezarlığın içinde iki yabancı resim yapıyordu. Haliç’i seyredenler, fotoğraf çekenler, çevreyi dolaşan turistler vardı. İçimden öyle geldi ki hepsi de Türk kahvesi içmek istiyordu… Etrafıma bakındım; ne oturacak doğru dürüst bir yer ne de temiz bir servis vardı. Çayı içmedim, usulca yere döktüm ve o an karar verdim. Bu kahvehane restore edilmeli ve Türk kahvesi yaşatılmalıydı…
Etnolog Sabiha Tansuğ
Yıllar içinde yeniden hayat bulan bu kahvehane ve çevresindeki tepe, zamanla yalnızca Eyüpsultan’ın değil, Pierre Loti’nin adıyla anılan İstanbul manzaralarının da en bilinen duraklarından birine dönüştü. 1942 yılında Beyoğlu’ndaki Fransız Lisesi’ne, 1950 yılında ise Eyüpsultan’da tepedeki kahvehaneye onun adı verildi. Divanyolu’nda kaldığı evin yakınındaki bir caddeye ve Pera Palas Oteli’ndeki bir odaya da adı verilerek Loti’nin İstanbul’la kurduğu bağ şehrin hafızasında yaşamaya devam etti.
İstanbul’da adı verilen mekânlarla hatırası yaşamaya devam ederken, Loti’nin dünyasının bir diğer yüzü ise Fransa’daki Rochefort kentinde bulunan aile evinde şekilleniyordu.
Dünyayı Odalarına Sığdıran Adam

Rochefort’taki babadan kalma evi adeta bir müzeyi andırıyordu. Odalarında dünya gezileri sırasında farklı kültürlerden topladığı eşyalar bulunuyordu. Günümüzde “Loti Evi” olarak müzeye dönüştürülmüş olan bu evin o yıllarda da müzeden geri kalır bir yanı yoktu. Loti, burada bulunduğu zamanlarda verdiği özel davetlerde her bir daveti farklı bir konseptle hazırlıyordu. Yemekli davet ve balolarda konuklar temsil edilen dönemin kıyafetleriyle geliyor, o günün temasına uygun yemekler hazırlanıyordu.
Orta Çağ Salonu, Rönesans Salonu, Gotik Salonu ile Çin ve Arap odalarının bulunduğu evin her odası farklı bir atmosfer taşıyordu. Bu odalardan biri de Türk kültüründen izler barındırıyordu. Suriye’de yıkılmış bir camiden getirttiği sütun ve çinilerle kendisine bir Türk odası yaptırmıştı. Bu odada cami mihrabı ve İslami eserlerin yanı sıra, Aziyade kitabını yazmasına ilham veren Hatice’nin Topkapı Mezarlığı’ndaki mezar taşının bir kopyası da bulunuyordu.
Pierre Loti’nin Özel Hayatının Gölge Tarafı

Bu sıra dışı ev düzeni, aslında Loti’nin yalnızca yazı dünyasını değil, özel hayatını da yansıtan bir aynayı andırıyordu. Evin odalarında bir araya getirdiği bu farklı dünyalar, Loti’nin hayatının da tek bir çizgide ilerlemediğini gösteriyordu. Onun özel hayatı da tıpkı bu ev gibi farklı hikâyelerin iç içe geçtiği bir yapıya sahipti.
Loti, 1886 yılında kendisi gibi Protestan olan zengin bir kadınla evlenmiş, bu evlilikten 1889 yılında Samuel adında bir oğlu dünyaya gelmişti. Fakat tek eşli bir hayatı tercih etmek yerine Bask asıllı bir kadından da üç çocuğu daha olmuştu. Bu çocuklardan birinin vefat ettiği bilinse de ikinci ailesi hakkında bilinen tek şey, onları Rochefort’taki bir eve yerleştirip bakımlarını üstlenmiş olmasıdır. Cinsel tercihleri nedeniyle hakkında pek çok söylentinin ortaya çıkmasının başlıca sebeplerinden biri ise Fransız Akademisi’nde verdiği cüretkâr bir pozdu.
Bir İsme Sığan Hayat ve Atlantik Kıyısında Bir Veda
Hayatı boyunca hem eserleri hem de özel yaşamıyla tartışmaların odağında kalan Loti’nin hikâyesi, bütün bu karmaşanın ardından yıllar sonra sessiz bir Atlantik kasabasında noktalandı. Yaşamının son günlerini Hendaye’de bulunan ve “Yalnız Ev” (Bakhar Etchéa) adını verdiği evinde geçiren Loti, 10 Haziran 1923’te hayata gözlerini kapadı.
Akademi üyeliği ve Légion d’Honneur nişanı ile onurlandırılmış olan yazar, devlet töreniyle son yolculuğuna uğurlandı. Ancak bu cenaze töreni yalnızca Fransa’nın değil, Loti’ye gönül borcu hisseden Türklerin de yakından takip ettiği bir vedaydı. O sırada Lozan Konferansı’nda bulunan İsmet Paşa, cenaze törenine Türk heyetini temsilen Avrupa Türk Basın Bürosu Müdürü Ahmed İhsan (Tokgöz)’ı gönderdi. Aile evinin bahçesine defnedilen yazarın mezar taşında ise ne gerçek adı ne unvanları ne de madalyaları vardı. Uzun methiyelerin yerine yalnızca tek bir isim yazıyordu: Pierre Loti.
İçeriden Bakmaya Çalışan Bir Yabancı

Osmanlı’nın Batı’dan farklı yönlerinde kendini bulan ve özlem duyduğu duyguları bu topraklarda yakaladığını düşünen İstanbul sevdalısı Loti, kendi hayat tarzına da bu kültürün izlerini yansıtmaya çalışmıştı. Askerlik görevi sırasında İstanbul’a geldiğinde gemiden iner inmez başına fes takmaya başlamış, bu yüzden arkadaşları ona “İstanbul Paşası” diye seslenmişti. Türkçe öğrenebilmek için dersler alıyor; Eyüpsultan, Sarayburnu ve Beykoz başta olmak üzere şehrin farklı semtlerinde uzun uzun dolaşıyordu. Camilere, kahvehanelere, mevlevihanelere ve mezarlıklara gidiyor; buralarda karşılaştığı insanların her biri zamanla romanlarının kahramanlarına dönüşüyordu. Yaşadığı her anı ve her ayrıntıyı not defterlerine kaydediyor, kimi zaman da çizimler yapıyordu.
Bu yoğun temasın izleri yalnızca hatıralarında değil, İstanbul’da geçirdiği sürede de açıkça görülüyordu. Türkiye’ye toplamda sekiz kez gelen yazarın İstanbul’daki güzergâhları üzerine Fransız Kültür Enstitüsü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin girişimleriyle yapılan araştırmalar, Loti’nin şehirde toplamda yaklaşık üç yıl geçirdiğini gösterir.
Uzun kaldığı dönemlerde kimi zaman Kandilli’deki Ostrorog Yalısı’nda misafir olur, kimi zamansa Divanyolu’nda Atik Ali Paşa Camii karşısındaki bir evi kiralardı. Bir süre Fransız konsolosunun Ortaköy Camii’ne bakan bahçeli evinde konakladığı; 1913’teki son gelişinde ise Şehremaneti ve Müdâfaa-i Millîye Cemiyeti tarafından Çarşamba’da, Fethiye Camii yakınlarında kendisine tahsis edilen bir konakta kaldığı da kayıtlarda yer alır.
İstanbul, halkının hayatına: bu Doğulu, gürültücü, renkli, çekici fakat muhtaç halkın yaşamına gerçekten karışmış olduğum, dünyadaki tek kenttir.
Pıerre Lotı
Loti’nin izlenimci bakış açısı her ne kadar içeriden birinin anlatılarına yaklaşmaya çalışsa da aslında Batı’dan gelen bir gözün sınırlarını bütünüyle aşamaz. Bugün için feminist bir okumaya kapı aralayan eserlerindeki özgürlükleri kısıtlanmış Osmanlı kadınlarından ve harem yaşamına dair gözlemlerinden söz ederken, Türkleri savunduğu yazılarında ise genel izlenim açısından Osmanlı başkentini oryantalist bir bakış açısıyla ele almaktan kurtulamaz. Çünkü pek çok eserinde İstanbul, Doğu’nun mistik ve gizemli havasıyla “zevklerin başkenti” olarak her defasında yeniden resmedilir.

Dışarıdan bir yerli olmaya çalışmanın getirisi ise bu topraklardaki gündelik hayatın çoğu zaman Batılı bir gezginin tuhaflık algısı süzgecinden geçmesine sebebiyet verir. Bu nedenle Loti kendisine göre “Batı’nın ötekisi” olsa da hiçbir zaman bütünüyle bu toprakların içinden biri hâline gelemez; İstanbul’un hikâyesine içeriden değil, her zaman biraz uzaktan bakan bir tanık olarak kalır.