Şu an MUBI’de yayında olan Oliver Laxe’ın son filmi Sırat, kuşkusuz 2025 yılının en dikkat çekici ve özgün yapımlarından. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan yapım, içinde pek çok mesaj barındıran güçlü ve yadırgatıcı bir alegori.
Dünyanın sonu böyle mi hissettiriyor?
Müzik ve dans ritimleriyle dolu sahnelerle başlayan film, ilerledikçe bir kıyamet gösterisine doğru evrilir. Zor kullanan askerler, kaçış ve patlama sahneleri -detaylarını bilmediğimiz III. Dünya Savaşı’nın başlamış olma ihtimali üzerinde durulan- bir kıyamet durumu kaosu sunar. Bu durum karakterlerden birisinin de dediği gibi, çoktan sonu gelmiş olan dünyada sıradan bir durumdur. Peki kendine özgü bir yapısı olan film bize neler anlatır?

Çağrışımlar ve Referanslar Üzerinden Sırat
Sonsuz çöller ve kum fırtınaları ile Dune gezegenini, dev ve modifiye araçlarla Mad Max: Fury Road evrenini, dansın yarattığı topluluk hissini aktarma şekliyle de Climax’i andıran kareler barındıran Sırat, tüm bu referansların ötesinde kalır ve farklı, kendine özgü bir deneyim sunar. Onun için, ne gerilim filmi ne kıyamet filmi ne de bir yol filmi diyebiliriz.
Filmin ilk sahnesinden itibaren göçebe Avrupalı raverların büyük modifiye araçlar, kamyonetler ve karavanlarla adeta hac havasında ve hacı edasında dini bir ihtişamla parti için ortaya çıkışlarını, seyahatlerini ve dev hoparlörler arasında, sonsuz çölde kendilerinden geçip trans durumunda ibadet eder gibi dans edişlerini görürüz. Dev hoparlörler, bize adeta birer monoliti, başka bir boyuttan mesajlar ve ses dalgaları ileten, dinleyenleri transa sokan portalları anımsatır. Bu tasvir ve görüntü de aklımıza hemen 2001: A Space Odyssey filmini getirir. Aslında bu benzetme sadece görsel bir anımsama değildir; her iki film de siyah, dikey ve gizemli dev nesnelerle, insan dikkatini yeniden yönlendiren, aşkınlığa aracılık eden ve topluluk olmayı yeniden şekillendiren güç sembolleri olarak ele alınabilir. Her iki yapımda da çevresel sesin ve keşfin önemi büyüktür.
Hem Kubrick hem de Laxe, insanlığı askıya alarak varoluşsal bir bilinmezlik yaratır.
Ayin, Rave ve Sırat Köprüsü

Sırat filmi, rave’i bir ritüel olarak gösterir; tıpkı ayinler gibi bir ritmi, enerji akışı vardır. Bedensel hareketler de bir trans durumunu anlatır. Ama burada Laxe’ın ve filminin rave’i sadece bir ibadet şekli ya da din olarak göstermeye çalıştığını düşünmek çok sığ bir düşünce olacaktır. O tasvir ettikleriyle, inancın üzerine bir düşünme/sorgulama sağlamaya çalışır. İnancı, ilişkileri ve topluluğu düzenleyip yönetmeyi, belli eşikleri aşmak için bir teknik olarak görür.
Filmin adının Sırat olması ve film başında sırat köprüsünün tanımına yer verilmesi filmi anlamlandırmak açısından birçok ipucu verir. Arapça Sırat, cehennem uçurumunun üzerinden cennete giden jilet gibi ince köprüyü ifade eder. Ruhlar cennete ulaşmak için kıldan daha ince ve kılıçtan daha keskin olan sırat köprüsünden geçmelidir. Köprüde kararsız kalmak, bocalamak uçuruma düşmeye neden olur. İşte bu anlam, filmdeki yolculukta işlenir. Ne olursa olsun hedefe odaklanmış bir grubun, yaşadıkları zorluklara, kayıplara ve duygu durumlarına rağmen yoldan çıkmamaları bize sırat köprüsü üzerinden bir alegori sunar.

Hedefteki cennete (yani rave partisine -raverlar için yeni bir ibadet, Luis için kızına kavuşma ihtimali-) ulaşmak için karakterlerin gezindiği, oradan oraya savrulduğu ve büyük bir özveriyle yol aldıkları çöl yolu Sırat köprüsünü sembolize eder.
Sırat, Hümanist Bir Bakış Açısı mı Sunuyor?
İnanacak olsaydım dans etmesini bilen bir tanrıya inanırdım.
Frıedrıch Nıetzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt
Nietzsche’nin bahsettiği dans, bir gösteri değildir. O Dionysosçu bakış açısına sahiptir ve onun dansı da olasılıklara açık bir duruş sergilemeyi içerir. Oliver Laxe’ın Sırat’ı da adeta bu duruştan beslenir, karakterleri yakalayıp onları işlemekten ziyade bir eşlikçi görevi görür, onları takip eder ve bu sayede de bir bütünlük oluşturur. Zaten Laxe da verdiği röportajlarda bu filmi kurgularken Nietzsche’nin bu sözünden etkilendiğini belirtmiştir.
Laxe’ın oluşturduğu bu bütünlük, filmin ahlaki yapısını da şekillendirir. Tıpkı Nietzsche’nin sözünde olduğu gibi Sırat filmi de aşkınlığı savunmaz, varlıklar ve çevreleri arasındaki süregelen uyumdan beslenir. Bu da aslında hümanist bir tutumdur. Çünkü onun sinemasında, karşımızdaki karakter bir vaka değildir; bize bir ders sunmaz, öğüt vermez; nabzı atar; hayatı, anı yaşar, etkileşime girer.
Nietzsche’nin dans eden tanrısı, bu anlamda etik bir alegoridir: inanmaya değer ilahi şey, zorlukları ortadan kaldıran bir otorite değil, zorlukların içinde hareketi sürdüren bir enerjidir.

Film boyunca kendilerini aykırı olarak gören, belki de toplum tarafından dışlanmış olan kişilere denk geliriz. Her birisinin ayrı bir hikayesi vardır. Fakat burada en dikkat çekici olan kızını aramak için hiç alışkın olmadığı bölgelere gelip bir maceraya atılan Luis’den protez bacaklı Fransız sokak sanatçısı Tonin’e kadar hiçbir karakterin bir diğerine sırtını dönmemesidir. Aynı noktaya ulaşmak için yolculuk eden bu kişiler arasındaki ilişki git gide gelişir ve güçlenir. Onlar zor zamanlarında birbirine destek olur, yemeklerini, benzinlerini paylaşır; hatta acılarını ve korkularını da. Yolun iş birliği gerektirdiğinin farkındadırlar. Zorluklar paylaşılır, kararlar ortak alınır. Liderlik, koşullara göre değişir. Bu da hayatla bir ahenk içinde olma ve tıpkı dans gibi bir ritim bulma durumudur. Bu anlamda Sırat bize, insanların birlikte hareket etmeyi öğrenerek birlikte var olmaya devam edebileceklerini de gösterir.