Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
…
Bu kadın delidir yahut ben çıldırmışım.
…
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.
Nazım Hikmet’in Suat Derviş’e İthaf Ettiği “Gölgesi” Şiiri
Gazetecilik ve Edebiyat Arasında Geçen Bir Yaşam
Gençliğinde gazetelerle ilişkisinin edebiyat üzerinden kurulmuş olmasına rağmen, babasının ölümüyle hem duygusal hem maddi anlamda yaşamı değişir ve gazetecilik artık bir zorunluluk hâline gelir. Romanlarında ise zamanla daha çok kendi iç dünyasını, özlemlerini, pişmanlıklarını ve hedeflerini anlatır.
Mesleğimin benim üzerimde çok tesiri oldu. Ben yalnız edebiyatçı değil, aynı zamanda da gazeteciyim. Gazeteci, günün her saatinde memleketinin insanları ve problemleriyle temas hâlindedir. Ben gazeteciliğe başladıktan sonra memleketimi ve insanlarımı tanımaya başladım. İstanbul’un en fakir semtlerini bildiğim gibi, en ücra köşelerinden en lüks muhitlerine kadar girip çıktım.
İlk kez 1921’de gittiği Berlin’e, ardından 1930’da tekrar gider. Bu kez ailesine değil, kalemine güvenmektedir.
Uzun zamandır kalbimde taşıdığım kapılar nihayet açılmaya başladı. Berlin’de hem de tek başıma, kalemimle geçinmem mümkün. Bunu öyle çok istiyorum ki.
Berlin’den Nâzım Hikmet’e Mektup, 1930

Türkiye’ye döner dönmez gazetecilikte hızla iş bulsa da özel hayatı Nizamettin Bey’le yaptığı evlilik nedeniyle çalkantılıdır. Ancak asıl kırılma, 1937’de Tan Gazetesi adına Sovyetler Birliği’ne yaptığı yolculukla yaşanır. Bu seyahat hem mesleki hem ideolojik anlamda onun için dönüm noktası olur ve onu toplumcu gerçekçi çizgiye taşır. Aynı yıl Tan’da tefrika edilen fakat basılamayan Olan Şeylerin Romanı, Türk işçisinin sorunlarını merkeze almasıyla bu akımın erken örneklerinden biri kabul edilir.
Milli edebiyat hakkında düşünceleri o zamanda anlaşılamayacak kadar ileridedir.
Ben milli edebiyat diye bir şey tanımıyorum. Herkesin malı olan bir edebiyat, herkesin kendine mal edinebileceği bir tek idealin ve bir tek ideolojinin ifadesini veren edebiyat olacaktır.
Asi Bir Feminist

Baştan beri “Ben feministim” diyen Derviş, Türkiye’nin ilk kadın sendikası olan Devrimci Kadınlar Birliği’nin kuruluşunda yer almış, 1930 yılların başında “Kadınlar Mitingi”ne katılmış, feminist mücadelenin öncülerinden Nezihe Muhiddin’e her türlü destek vererek toplumsal hayatta kadının yeri üzerine düşünüp yazmaya başlamıştır.
1990’ların sonrasında oldukça geç keşfedilen, ondan öncesinde edebiyat tarihinde yer almayan Suat Derviş’in sadece kadınların görünülmez kılınmasının dışında nedenleri olduğunu da belirten Senem Timuroğlu’na göre en önemli neden yazarı solun sahiplenmemesi. Bunun da nedeninin Derviş’in marksist görüşün tam tersine kadın sorununu birincil sorun görmesi, feminizmi gerçek anlamda sahiplenmesi olarak açıklıyor. “Feminizm burjuvazinin bir yalanıdır” diye beyan eden solcu gazete sahibi Şefik Hüsnü bakış açısında da cevabı bulmak mümkün.
Cesaretin altını gerçekten çizmek gerek; çünkü yalnızca formel, dışsal biçimlerle ilgili bir cesaret değil, yaşamın her alanında gözünü kırpmadan baş kaldırabilme, verili olanı sorgulama ve kendisi olabilme cesaretidir bu. İşte bu tür bir cesaret sayesinde Suat Derviş, egemen burjuva ideolojisine baş kaldırabildiği kadar, solcu dogmatizmi de sorgular.
Prof. Dr. Fatmagül Berktay
Zor Yıllar, Sürgün

Suat Derviş’in hayatının ikinci perdesi, siyasi kimliği ve mücadeleleriyle şekillenir. Dördüncü ve son eşi Reşat Fuat Baraner’le birlikte TKP içinde yer alması ve parti adına yazılı materyaller hazırlaması nedeniyle fişlenir ve yargılanır. 1940’ların ortalarına gelindiğinde sosyalist kimliği nedeniyle iş bulmakta zorlanır; erkek egemen basın dünyasında var olmaya, kıymetinin anlaşılması için savaşmaya devam eder. Hayatının sonuna dek süren bu mücadele, onun karakterinin en belirgin parçası olacaktır.
1953’te Paris’e gitmesi hem siyasi baskılardan kaçışı hem de yeni bir yaratıcı dönemin başlangıcı olur. Burada yazdığı roman Zeynep İçin, 1957’de Le Prisonnier d’Ankara (Ankara Mahpusu) adıyla Fransızca yayımlanır. Fatma Aliye’den bu yana Fransızcaya çevrilen ilk Türk romanı olması, Avrupa edebiyat çevrelerinde gördüğü ilginin göstergesidir ve tam 18 dile çevrilir. Ardından Çılgın Gibi’nin yayımlanmasıyla Fransız entelektüel ortamında belli bir yer edinir.
Reşat Fuat’ın hapisten çıkmasının ardından Türkiye’ye dönse de hayatının son yılları hep zorluk içinde geçecektir. Osmanlı’nın aristokrat ailelerinden birinin kızı olarak dünyaya gelen hem gazeteci hem de siyasi figür olarak iz bırakan Suat Derviş’in hayat mücadelesi tüm kadınlara ilham verecek türdendir.