Affın Sınırında: The Drama’da Merhamet, Yargı ve Oransızlık

Kristoffer Borgli’nin 2026 yapımı “The Drama” filmi, Terry Eagleton’ın merhamet, bağışlama ve trajik oransızlık üzerine düşünceleri bağlamında incelendiğinde evlilik anlatısının altında işleyen etik krizi görünür kılar. Filmde, Emma’nın eyleme dönüşmemiş düşüncesi, çevresindekilerin geçmişte eyleme dökülmüş kötülüklerinden daha ağır biçimde yargılanır. Borgli’nin filminde trajedi, suçun kendisinden çok, suç ihtimalinin ölçüsüz biçimde büyütülmesinde ve Emma’nın bu ihtimal üzerinden ötekileştirilmesinde ortaya çıkar.
The Drama

Bir İlişkinin Kurgusu

Film, Charlie ve Emma’nın bir kahve dükkânında tanışmasıyla başlar. Charlie, Emma’yla yakınlaşabilmek için Emma’nın okuduğu “Hasar” adlı roman hakkında hızla araştırma yapar. Gerçek hayatta var olmayan, film evreni için kurgulanmış bu metin, kurgunun başında hasar, yaralanma ve bağışlama meselelerine işaret eder. Charlie, Emma’nın yanına giderek kitap üzerine birkaç şey söylemeye çalışır ancak Emma, işitme engeli nedeniyle onu duymaz. Böylece ilişki daha ilk anda aksak ve mahcup bir zeminde kurulur. Charlie’nin çevresindekilerin bakışı altında hissettiği utanç da bu karşılaşmanın gerginliğini artırır.

Tanışmalarının üstünden iki yıl geçtikten sonra Charlie ve Emma’nın evliliğe giden süreci flashback aracılığıyla verilir. Charlie, yazmaya çalıştığı düğün konuşmasında arkadaşı Mike’a Emma’nın nasıl biri olduğunu anlatır. Emma için kurduğu “Dramamı komediye dönüştürmeni seviyorum.” ifadesi, Charlie’nin onu yalnızca sevdiği kişi olarak değil, hayatındaki ağırlığı olumluya dönüştüren biri olarak gördüğünü gösterir. Paralel kurguda Emma da arkadaşlarına Charlie’den söz eder. Birbirlerini arkadaşlarına anlatmaları ve bu anlatıların geriye dönüşlerle açılması, ilişkinin yalnızca yaşananlar üzerinden değil, bu yaşananların nasıl aktarıldığı üzerinden de gösterir.

Düğün konuşması bu anlamda filmin merkezindeki hafızadır. Charlie, Emma hakkında bir konuşma yazarken evleneceği kadına dair kendi romantik anlatısını da kurar. Emma bu metinde belirli niteliklerle sabitlenir: nazik, güzel, komik, empatik. Film ilerledikçe bu niteliklerin hiçbirinin Emma’yı bütünüyle açıklamaya yetmediği görülür.

The Drama

Charlie’nin Emma’yı idealize edilmiş bir anlatı içinde kurmasına karşılık, Emma’nın kendi geçmişine dair sözleri onun sevilmeye değer görülme deneyimini başka bir yerden açar. Charlie’ye duyduğu hissi “ilk aşk” olarak tanımlaması ve arkadaşlarının bunu tuhaf karşılaması üzerine “eskiden çirkindim” demesi, aşkı algılama biçiminin geçmişte yaşadığı dışlanmışlık ve değersizlik duygularıyla bağlantılı olduğunu gösterir. Emma için aşk, değer görmenin yarattığı görülme arzusu olarak öne çıkar. Ancak “The Drama”, görünür olmanın her zaman iyileştirici olmadığını da gösterir. Emma’nın geçmişi görünür olduğunda, bu kez sevilen kişi olarak değil, korkulan kişi olarak yeniden kurulacaktır.

Merhametin İlk Sınavı

Charlie ve Emma’nın düğün mekânını kontrol etmeye gittikleri sırada düğün DJ’i Pauline’i sokakta arkadaşlarıyla eroin içerken görmeleri, filmin ilk etik çatışmasını başlatır. Pauline’in davranışı diğerleri tarafından cezalandırılması gereken bir kusur olarak görülür. Emma ise bu tavra karşı çıkar, Pauline’i “en kötü gününde yakalamış” olabileceklerini söyleyerek ona başka bir yerden bakmayı önerir.

Bu sahne, filmin ilerleyen bölümlerinde derinleşecek etik gerilimin ilk adımını oluşturur. Pauline’in tek bir kötü ana indirgenmesi, karakterlerin başkasının içinde bulunduğu durumu düşünmek yerine onu görünen davranışın kesinliği içinde yargılama eğilimini açığa çıkarır. Emma ise Pauline’i yalnızca yaptığı şeyle değil, o davranışı mümkün kılmış olabilecek koşullarla birlikte düşünmeye çalışır.

Eagleton’ın “Başımıza gelebileceğinden korktuğumuz şeylere göre başkalarına merhamet ederiz, dolayısıyla bu korkuyu hissedemeyenler, başkalarına da duyarsız ve kapalı kalır” sözü, bu sahneyi yalnızca Pauline üzerinden değil, Emma’nın daha sonra içine düşeceği konum üzerinden de okumayı mümkün kılar. Emma, insanın bazen en kötü anıyla görünür hâle gelebileceğini ve bu anın, bireyin bütün varlığını temsil etmeyebileceğini sezdirir. Charlie ve diğerleri ise bu ihtimali kendilerinden uzak tuttukları için Pauline’i yalnızca cezalandırılması gereken biri olarak görürler. Böylece Pauline sahnesi, Emma’nın ileride maruz kalacağı yargılama biçiminin küçük bir provası hâline gelir.

Askıda Kalmış Şiddet

The Drama

Pauline hakkında başlayan tartışma, bir anda herkesin kendi geçmişine açılır. Emma’nın Mike’a yönelttiği “Neden hiç kötü bir şey yapmamış gibi davranıyorsun?” sorusu filmin kırılma noktası olur. Mike, eski sevgilisini saldırgan bir köpeğe karşı canlı kalkan olarak kullandığını itiraf eder. Rachel, komşusunun oğlunu ormanlık alandaki bir karavana kilitlediğini ve çocuğun ertesi gün arama ekibiyle bulunduğunu anlatır. Charlie ise on dört yaşındayken okulundaki bir çocuğa siber zorbalık yaptığını, bu zorbalığın çocuğun ve ailesinin taşınmasına neden olduğunu söyler.

İtirafların ortak noktası, hepsinin eyleme geçmiş ve karşıdaki kişiye zarar vermiş olmasıdır. Buna rağmen Emma’nın itirafı grup üzerinde daha büyük bir sarsıntı yaratır.

Emma, on beş yaşındayken lisede uğradığı zorbalık nedeniyle babasının tüfeğiyle okul saldırısı yapmayı düşündüğünü, hatta ormanda pratik yaptığını fakat bunu gerçekleştirmediğini söyler. Sağ kulağındaki işitme kaybı da bu atışlar sırasında oluşmuştur. Emma’nın itirafı bir eylemi değil, eyleme yaklaşmış bir ihtimali ortaya çıkarır fakat bu gerçekleşmemiş ihtimal, diğerlerinin gerçekleşmiş kötülüklerinden daha ağır biçimde yargılanır.

Rachel’ın tepkisi, Emma’nın itirafının grup içinde neden bu kadar büyük bir sarsıntı yarattığını görünür kılar. Kuzeni bir silahlı saldırı sonucunda tekerlekli sandalyeye mahkûm kaldığı için Emma’nın geçmişi onun açısından kapanmış bir gençlik düşüncesi olarak kalmaz, kişisel bir travmanın alanına girer. Ancak film tam bu noktada ahlaki dengenin nasıl bozulduğunu gösterir. Rachel’ın kendi geçmişindeki tehlikeli eylem geri çekilirken, Emma’nın eyleme dönüşmemiş ihtimali bütün ağırlığıyla öne çıkar.

Sadhan Kumar Ghosh’un “Trajedinin gerçek terörünü kuran oransızlıktır, cezalandırma değil” sözü, filmin merkezindeki ahlaki çatışmayı açıklar. The Drama’da trajik olan yalnızca Emma’nın geçmişte okul saldırısı yapmayı düşünmüş olması değildir. Asıl trajik olan, bu düşüncenin sınırları belli bir geçmiş bilgisi olarak kalmayıp diğer karakterlerin bakışında Emma’nın bütün varlığını belirleyen bir ölçüye dönüşmesidir. Emma, grubun kendi suçlarını daha küçük, daha açıklanabilir ve daha bağışlanabilir görmesini sağlayan bir karşıtlık alanına dönüşür. Bu karşıtlık, Eagleton’ın merhamet ve ötekilik üzerine düşüncesiyle birlikte daha da belirginleşir. Eagleton, bir başkasının acısıyla karşılaştığımızda “‘bu ben olabilirdim!’ ile ‘iyi ki bu ben değilim!’, ‘bu ben olmamalıyım’ ile ‘bu ben olamam!’ arasında” bocaladığımızı söyler ve “nasıl tanımlarsam tanımlayayım, burada bir ötekilik tortusu aynen kalır” diye ekler. Emma’nın itirafı karşısında grubun tepkisi de tam bu salınımda şekillenir. Diğerleri, kendi geçmişlerindeki şiddet ve zarar ihtimaliyle Emma arasında bir yakınlık kurabilecekleri anda geri çekilir ve “bu ben olabilirdim” duygusu hızla “bu ben olamam” savunusuna dönüşür.

Emma, yalnızca geçmişinde karanlık bir düşünce taşımış biri olmaktan çıkar, grubun kendini ahlaki olarak temize çekebilmek için ötekileştirdiği figüre dönüşür.

Empatinin Şüpheli Hâle Gelmesi

Emma’nın itirafından sonra Charlie’nin Emma’ya bakışı değişir. Başta Emma’yı sevgiyle anlatan, sevgilisi hakkında düğün konuşması yazmaya çalışan Charlie, artık aynı kişiye kuşkuyla bakmaya başlar. Düğün konuşması için yazdığı metindeki bazı cümleleri siler, değiştirir, düzeltir. Özellikle “Empatin bana ilham veriyor.” cümlesini çıkarması önemlidir çünkü Charlie için Emma’nın empatisi artık güven veren bir özellik değil, sorgulanması gereken bir çelişki hâline gelmiştir.

Düğün fotoğrafçısı sahnesinde Charlie, Emma’da sevdiği şeyleri sıralarken empati kelimesini birkaç kez tekrar eder. Bu tekrar, Emma’nın ilişkide başkasını anlayan ve duygusal yükü taşıyan kişi olarak kurulduğunu gösterirken, aynı zamanda kırılacak romantik imgeyi de hazırlar. Eagleton’ın trajedi anlayışında insan, tek bir niteliğe indirgenemeyecek kadar kısıtlı, yaralanabilir ve çelişkili bir varlıktır. Bu nedenle Emma’nın empatisi onu bütünüyle masum ya da kusursuz yapmaz. Aksine, onun hem sevilebilir hem de karanlık bir geçmişin taşıyıcısı olabileceğini görünür kılar.

Charlie için sorun tam burada başlar. Emma’nın empatisini romantik bir özellik olarak görmek kolaydır; zor olan, onun geçmişindeki korkunç ihtimali öğrendikten sonra bu empatiyi hâlâ kabul edebilmektir. Charlie bunu başaramaz, Emma’nın davranışları artık şefkatin değil, suç ihtimalinin gölgesinde okunur. Fotoğraf çekiminde Emma’yı on beş yaşındaki hâliyle, elinde tüfekle hayal eder. Gece yaya geçidinden geçerken kendilerine çarpabilecek bir sürücüye saldıran Emma’yı düşünür. Cinsellik sırasında Emma’nın kendisine attığı sert tokat bile başka bir anlam kazanır.

Bağışlamanın İmkânsız Sınırı

The Drama

Eagleton’ın bağışlayıcılığı tarif ederken kullandığı ifadeler, Charlie’nin krizini anlamak için önemli bir zemin sunar: “Bağışlayıcılık hem savurgandır çünkü cömertlik biçimidir hem de aynıyla ödemeye, dişe diş mantığını reddeden, bir şeyi hiçlikten çıkaran bir olumsuzlama türüdür.” Bağışlama burada kötülüğü silen bir iyi niyet jesti olarak değil, kötülüğe aynıyla karşılık verme düzenini bozan ölçüsüz bir cömertlik olarak belirir. “The Drama”da tam da bu cömertlik askıya alınır. Ortada cezalandırılmış bir suç değil, cezalandırılmamış bir ihtimal vardır. Charlie, Rachel ve diğerleri hukuki ya da toplumsal olarak kapanmamış bu boşluğu kendi yargılarıyla doldurur. Emma’nın hak ettiği cezayı almadığını düşünerek kendilerini onun karşısında cezalandırıcı bir konuma yerleştirirler. Böylece bağışlama ihtimali, yerini sürekli bir yargılama pratiğine bırakır.

İtiraf ve Denetimin Kaybı

Charlie’nin yatakta Freud’dan aktardığı “Konuşmadığımız duygular canlı canlı gömülür ve daha çirkin yollarla ortaya çıkar” düşüncesi, filmdeki itiraf meselesine doğrudan bağlanır. Charlie konuşmanın önemli olduğuna inanır; ancak film, konuşmanın her zaman iyileştirici olmadığını gösterir. Çünkü konuşmak, kişinin kendi gerçeğini açığa çıkarması kadar, o gerçeğin başkaları tarafından nasıl yeniden yazılacağını da belirler.

Bu yüzden The Drama’da itiraf, hakikati tamamlayan bir açıklama olarak değil, yeni yorumların başlangıcı olarak işler. Emma konuştuğu anda geçmişini denetleme imkânını da kaybeder. Anlattıkları, Charlie’nin korkuları ve başkalarının travmaları içinde yeniden biçimlenir. Charlie’nin Emma’nın geçmişini, trafik kazasında ölen komşu çocuğuna, ailesinin ona terapi sunmamasına ya da kültürel bir şiddet iklimine bağlaması, onu anlamaktan çok açıklanması gereken bir vakaya dönüştürür. Kısaca, Emma konuştuğunda geçmişini açıklamış olmaz, geçmişinin nasıl anlaşılacağı üzerindeki denetimini de kaybeder.

Romantik Ritüelin Çöküşü

Düğün günü, romantik anlatının tamamlanması gereken andır. Film ise bu özel günü bir birleşme sahnesi olarak değil, bastırılmış gerilimlerin açığa çıktığı zaman dilimi olarak sunar. Emma’nın, babasının konuşmasında onun silaha karşı eylemleri konusundaki tutkusundan söz etmesi, dışarıdan bakıldığında kızının duyarlılığını anlatan sıradan bir aile anısı gibi durur. Fakat Emma’nın geçmişini bilenler için bu sözler başka bir anlam kazanır, okul saldırısı ihtimalini yeniden çağıran bir işarete dönüşür.

The Drama

Rachel’ın baş nedime konuşmasında Emma’yı “katmanlı”, “karışık” ve “sürprizlerle dolu” biri olarak tanımlaması da benzer biçimde işler. Bu sözler, Emma’yı sevgiyle anlatan bir düğün konuşmasından çok, onun artık herkesin zihninde başka bir imgeye bölündüğünü gösterir. Düğün, iki kişinin birlikteliğini onaylayan bir ritüel olmaktan çıkar, Emma’nın geçmişinin açıkça söylenmeden her cümlenin anlamını değiştirdiği, herkesin onu kendi korkusu ve travması içinden yeniden kurduğu bir sahneye dönüşür.

Konuşma sırası Charlie’ye geldiğinde, onun Emma’ya duyduğu sevgiyle birlikte kendisini suçlu hissettiren duygular da açığa çıkar. Emma’yı sevdiğini söylerken Misha ile yaşadığı yakınlığı da itiraf eder. Bu itiraf, bir yüzleşmeden çok, biriken suçluluğun kontrolsüzce sahneye taşması gibidir. Emma’nın geçmişi düğün boyunca imalarla dolaşıma girmişken, Charlie’nin kendi sırrını açık etmesi dengeyi tamamen bozar. Misha’nın erkek arkadaşı Charlie’ye saldırır ve Emma düğünü terk eder. Bu terk ediş yalnızca ihanete verilmiş bir tepki değildir, aynı zamanda kendisini sürekli açıklanması, yargılanması ve bağışlanması gereken bir figür olarak kuran bakıştan kurtarma hamlesidir.

Finalde Emma ve Charlie, düğünden sonra gitmeyi planladıkları burgercide karşılaşırlar. İkisi de dağılmış, yaralanmış ve geçmişi silemeyen kişiler olarak karşı karşıyadır. Daha önceki tartışmalarında yeniden tanışma oyununu oynamak istemeyen Charlie, bu kez Emma’nın oyununa dahil olur ancak bu oyun, geçmişi silen romantik bir başlangıç değildir. Daha çok, birbirlerini yalnızca geçmişin karanlık ihtimalleri üzerinden görmemeye çalışma denemesidir. “The Drama” adını tam da bu noktada bulur. Dram, büyük bir felaketin gerçekleşmesinden çok, gerçekleşmemiş bir ihtimalin herkesin bakışıyla yeniden sahnelenmesinde ortaya çıkar. Suçun kendisinden çok suç ihtimalinin etrafında kurulan roller, bakışlar ve ölçüsüz yargı, ilişkiyi baştan sona bir sahneye dönüştürür. Böylece film, etik sorunu suçun doğruluğu ya da yanlışlığında değil, yargının kişiler arası ilişkiyi nasıl biçimlendirdiğinde konumlandırır.

Kaynakça:

Eagleton, Terry. Tatlı Şiddet: Trajik Kavramı. Çev. Kutlu Tunca, Ayrıntı Yayınları, 2012.

İlginizi Çekebilir!
İki Kadın, Bir Şehir ve Sömürü: Zerre ve Nefesim Kesilene Kadar Filmleri