Kurallar Yetmez, Sıra Sahneyi Yıkmakta: The Prodigy İstanbul’da!

Müziğin sizdeki karşılığının ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Duyduğunuz an yerinde duramadığınız o parçanın en sevdiğiniz kısmını dinlemek için tekrar tekrar geri sarmanız mı, en sevdiğiniz grubun konserine bilet almakla başlayan heyecan mı, bir ortamda favori şarkınız çaldığında kalabalığı okumaya çalışmanız mı? Biraz dikkatli bakarsanız payları farklı ama paydaları aynı olan bir şey göreceksiniz: Beden…
The Prodigy

Bazen bir şarkıyı gerçekten sevip sevmediğinizi kulaklarınız değil; bedeniniz söyler. Aslında ritmi daha müziği dinlemeden hissedersiniz ve dans da o kıvılcımla başlar. Tek ayağınızın ritim tutması, omuzlarınızın eski bir pazar terazisi gibi hareket etmesi, kalabalığın Meksika dalgası tadındaki o tek yürek olmuş hali… Hepsi birleştiğinde müziğe kendiliğinden eklenen bir şeymiş gibi görünür dans. Bazen de tam tersi olur; müzik, kendini dans eden bedenlerde bulur. Buna kanıt isterseniz, duyan herkesin hareketsiz kalmakta zorlandığı “Breathe” parçasını aklınıza getirebilirsiniz. Orada dans koreografi değildir; müziğin görünen formudur. Kalabalığın aynı anda nefes alıp aynı ritme teslim olmasıdır. The Prodigy bunu yapabilen bir grup olmanın da ötesinde, bunu kitlesel ölçekte mümkün kılan nadir gruplardan biridir. Eğer sen de ritmin geçirdiği dönüşüme şahit olmak isterseniz 7 Ağustos Cuma günü başka bir plan yapmayın ki Zorlu PSM’de gerçekleşecek The Prodigy konserinde orada olun!

The Prodigy hiçbir zaman yalnızca elektronik müzik dinleyenlerin grubu olmadı. Hangi türe kapılıp gittiği fark etmeksizin, Matrix izlemiş her insan onların ismini bir kez olsun duymuştur, iki parçasına da aşinadır. Çünkü sahnede olmaktan ziyade kalabalığın nabzını yükselten bir ruha sahip olmak bunu gerektirir. Rave, elektronik, rock, metal, breakbeat, EDB… Hiçbir genre bu ruhu ismi altına hapsedemedi. İnsanlar duydukları senteze “Prodigy tarzı” dedi. Kendi alanının en iyisi olmak tam olarak böyle bir şeydir. 

The Prodigy

Underground Ne Kadar Görünür Olabilir?

90’ların İngilteresi’nde rave partilerindeki kültür belliydi: Anonim müzik kültürüne uyum sağlanacak, kolektiflik temsil edilecek, partiler underground olacak, plak şirketlerinden uzak durulacak ve yıldızlardan çok yaptıkları müzik parlayacak. İngiltere için kötü haber: The Prodigy uyandı! Onlarla bu kültür daha görünür, daha saldırgan hale geldi ve rock yıldızı tavırları geri geldi. Haliyle dönemin rock ve metal dergilerinde grubun ismini manşetlerde görmek herkesi memnun etmedi. Mektup sayfaları şikayetlerle dolmaya, abonelikler iptal edilmeye başlamıştı. Hatta bir metal müzik hayranının taraflarına uzun süre ölüm tehditleri savurduğu dahi olmuştu. Abartı tepkiler soruları da peşinden getirdi: Bu grup rave sahnesine bir düşmanlık mıydı, rock müziğinin ismini karalamaya mı çalışıyorlardı, underground bu kadar görünür olmak zorunda mıydı? İşin özü çok basitti aslında: The Prodigy rave’i öldürmedi; rock müziği ve dansı bir araya getirdi. Rave kültürünü MTV’ye taşıdı.

The Prodigy

Bir kültürün etkili olması için biraz görünür olması gerekmez mi?

Düşünün 96 yılında bir akşam ailecek televizyonun başındasınız ve ekrana bir anda boynuz şeklinde jölelenmiş ve asimetrik boyanmış saçlarıyla, agresif mimikleriyle ve tehditkâr sahne performansıyla Keith Flint çıkıyor. Bu görüntü şu an TikTok’ta karşınıza çıkabilecek alelade bir şeyken, dönemin ana akım televizyonları için şok ediciydi. Yani aslında ebeveynlerin veya halkın tepkisi aslında Flint’e değil; onun “gençlik kültürü evcilleşmesin” duruşunaydı diyebiliriz. Kültürel kırılmalar da tam olarak böyle başlıyor zaten…

Yıllar geçtikçe The Prodigy farklı alt kültürleri bir araya getiren bir gruba dönüştü. Mahallede kaykay süren bir çocuk, odasında Radiohead’i kulaklıkla dinleyen bir genç ya da iş dönüşü kafasındaki toplantı bilgilerini susturmak için pogo yapan biri olabilirsiniz, kim olduğunuz nerede olduğun fark etmez; The Prodigy ile içgüdüsel bir bağ kurabilirsiniz. Herkes kendini bir Prodigy albümüyle bağdaştırabilir. Örneğin; “The Fat of The Land”: Gürültülü, sabırsız, biraz da rahatsız edici. Bu albüm müzik dünyasına hediye edildikten sonra Smack My Bitch Up, Breathe, Firestar ve Mindfields parçaları albümün kültleşen hitleri oldu. Kendini gerçekleştirme üzerine kurulu hedonizmin müzik dünyasındaki ilahlarından kabul edilen bu grup kendi dönüm noktasını yarattı. Uyum sağlamak yerine, insanları yaptıkları şeye doğru yönlendirdi. Black Sabbath metal müzik için neyse, The Prodigy de elektronik müzik için oydu. İnsanların sevdiği kadar korktuğu, benimsediği kadar tartıştığı o ince çizgide tehditkarlıkları ve provokatiflikleri ile dinleyene olduğu gibi var olma gücü verdi; zayıfı daha zayıf, güçlüyü daha güçlü hissettirdi. Bütün bunlar olurken rave geçmişi hâlâ o güçlü kimliklerinin bir parçasıydı ve bu sayede sarhoş edici seslerden oluşan bir kaleydoskop yaratıldı. 

Th Prodigy

90’ların partilerine yetişemeyen milenyum çocukları! Konserlere, kulüplere, festivallere gitmeye başladığınızda çoktan funky house ve elektronik techno sesleri devralmıştı sahneyi. Ama bazı dönemleri yaşamasan da etkileri size kadar gelir ya, birçok insanı The Prodigy’ye bağlayan da tam olarak bu: Yaşamadığın bir zamanda var olma hissini vermesi.

Bize kalırsa Keith Flint partiyi terk etmedi; başka bir odaya gitti. Havada asılı bıraktığı ritmi kalabalığın içine işlemeye devam eden The Prodigy, Flint’in mirasının hâlâ ne kadar canlı olduğunu 7 Ağustos Cuma akşamı PSM LOVES SUMMER sahnesinde tüm MTV çocuklarına kanıtlayacak.

Kaynaklar:

Interview: Liam Howlett of The Prodigy – Leftlion

How The Prodigy united the subcultures of the ’90s – Far out Magazine

The Life-Changing Power Of The Prodigy – And Dance Music’s Enduring Legacy – Paris Lees, Vogue

The Prodigy – Metal Hammer, Louder Sound

İlginizi Çekebilir!
Elektronik Halüsinasyonlar: Aphex Twin ve Sınırları Aşan Müziği