Matbaadan Sinemaya Yeniden Üretim
Bir sanat yapıtı, ilkesel olarak, daima yeniden-üretilebilir olmuştur. İnsanlar tarafından yapılan nesneler her zaman insanlar tarafından kopyalanabilmiştir. Çıraklar zanaatlarını pratiğe dökmek, ustalar kendi yapıtlarını yaymak ve son olarak, üçüncü şahıslar kazanç elde etmek amacıyla kopyalar yapmıştır. Gelgelelim, bir sanat yapıtının teknik olarak yeniden-üretimi yepyeni bir şeydir.
Walter Benjamin’in yukarıdaki pasajda “yenilik” olarak tanımladığı şey, özellikle fotoğraf ve sinema teknolojileridir. İlginç olan şudur ki, teknik olarak yeniden üretilebilirlik insanlık tarihi, matbaa ile başlar; ancak Benjamin’in de işaret ettiği gibi, bugünün insanı, dijital çağa daha yakın olması nedeniyle matbaayı küçümseyebilir. Oysa matbaa, dönemin insanının aydınlanması ve kültürel dönüşümü için hayati öneme sahip devrimsel bir araçtır. Bireyin kutsal saydığı kiliseden aldığı vaadi, alternatif bilgi kanallarıyla doğrulayıp, yanlışlayabileceği ve bunu alışık olmadığı hızda yapabileceği bir araçtır. Bu tarihsel süreci, fotoğraf ve sinema devralarak teknik çoğaltma sanatında yeni bir aşama başlatır.

Benjamin’e göre, bu yenilikler, matbaadan farklı olarak sadece metinleri çoğaltmakla kalmayıp olay ve kişileri doğrudan kopyalama iddiasındadır. Fotoğraf, bugün bildiğimiz gibi gerçekliğin mutlak temsili olmaktan çok, gerçeğin bir taklit formudur. Gerçeklikten tamamen kopmamış, gerçeğe yakınlık düzeyi yüksek bir sanat formudur. Fotoğrafın bu sabit ve tek karelik kopyalaması ne ise, sinema onu hareketli hâle getiren ve zamansal süreklilikle gerçekliği daha dinamik biçimde çoğaltan bir sanat dalıdır.
Ancak fotoğraf, sinema ya da matbaanın açtığı tartışma bir yana bugün konuşulması gereken şey, böyle bir gerçekliğin mevcut olup olmadığı konusudur ki bugün Benjamin’in ya da Fransız teorisyen Jean Baudrillard’ın bahsettiği bir sanal-gerçek ayrımı bile kalmamıştır. Sanal, gerçeğin tüm izlerini silmiş, kendisi bir gerçekliğe dönüşmüştür. Baudrillard “simülakr” kavramı ile tam da bundan söz etmiştir.
Simülasyon: Gerçeğin Simüle Edilerek Gerçeğe Dönüşmesi
Gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte, tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağına girilmiştir.
Jean Baudrıllard

Baudrillard’ın simülasyon dediği şey, bir “temsil”in, gerçeğin yerini almasıdır. Gerçeğin yerini alan bir taklittir. Ve burada vurgulanması gereken nokta, bu temsilin ya da taklidin artık ortada gerçek diye bir şey bırakmamış olmasıdır. Özellikle dijital çağla birlikte sanal ve gerçek ayrımının yitirilmesi, Baudrillard gibi düşünürleri ‘gerçek nedir?’ gibi soruları sormaya itmiştir. Bunun sonucunda Baudrillard sanal ve gerçeğin birbirine karıştığı, sanal olanın yani simülakr’ın, gerçeği simüle ederek onun ötesine geçmesinden söz etmiştir. Günümüzde yapay zekâ ile bu ayrımdan bahsetmek bile artık gereksizdir, zira çağımız yapaylıkların gerçeğinin hüküm sürdüğü bir çağıdır.
Yapay Zekâ Çağında Özgünlük ve “Biriciklik”

Yapay zekânın en genel tanımı, insan benzeri bir zekanın inşa edilmesidir. Bilim yüzyıllardır insan beynine yakın bir beyin tasarlamanın peşindedir.
Özellikle 1950’li yıllarda bilim insanlarından bazıları artık otomatik makineler yapabiliyorsa yapay beyinde yapabileceğini düşünerek çalışmaları o yöne doğru kaydırmıştır. Başta Allen Newell ve John McCarthy olmak üzere bazı araştırmacılar bugünkü anlayışa göre çok sınırlı olsa da bazı programlar yazmayı başararak robotlara zekâ kazandırmanın yolunu açmayı başarmışlardır. 1956 yılında Dartmouth’ta yapılan bir konferans ile bu gelişmelere “yapay zekâ” adını vererek yeni bir bilimin doğmasına yol açmışlardır.
Nasıl ki bilimin tüm disiplinlerinde nihai gaye insan yaşamını daha konforlu ve anlamlı kılmaksa, yapay zekâ alanında da temel hedef, bireyin gündelik yaşamını kolaylaştırmak ve yaşam kalitesini üst seviyelere taşımaktır. Gerçekten de günümüzde, yapay zekâ sayesinde saatler sürecek işler saniyeler verimli bir şekilde tamamlanabiliyor. Ne var ki bu baş döndürücü hız, söz konusu sanat olduğunda, bazı kayıpları da beraberinde getiriyor. Zira özgünlüğün, duygunun ve emeğin izlerini taşıyan sanat eserleri, yeniden üretildikleri her an “aura“larını kaybettiklerine dair tartışmalara neden oluyor. Bu soruya net bir yanıt vermek kolay değil. Günümüzde yapay zekâ, duyguları dahi taklit edebilecek bir yetkinliğe erişmiş durumda. Gerçeğin kaybından ziyade yeni bir gerçeklik var ortada. Ancak kesin olan şu: Yapay zekâ ve dijitalleşmenin, sanatı “biricik” formundan çıkararak onun sıradanlaşmasını hızlandırdığı. Bir zamanlar yalnızca müzelerde, galerilerde ya da müzayedelerde sınırlı bir izleyiciye sunulan, ulaşılması güç sanat eserleri, artık birkaç tıkla herkesin erişebileceği içeriklere dönüşmüştür. Aynı şey sinema alanında da geçerlidir. Aylarca hatta yıllarca vizyona girmesini beklediğimiz filmler günün her saati, her yerden erişebileceğimiz sıradan bir ritüele dönüşmüştür.

Benjamin’e göre şöyledir.
Yapıtın biricikliği, özel atmosferiydi. Sanat yapıtının geleneğin bağlamına en eski yerleşme ortamı, kült ortamı[idi].
Dijitalleşmeyle birlikte bu kült ortam, gündelik ortamlara dönüşmüştür.

Yapay zekâ, kült olanı saniyeler içinde yaratmaya başlamıştır. Yani sanatın sıradanlaşması yalnızca sanatın ulaşılabilirliğinin artmasından kaynaklanmamıştır. Aynı zamanda sanatın yapay zekâ tarafından yaratılabilir hale gelmesine de onun “kült” olma niteliğini sıradanlaştırmıştır.
Evet, günümüzde bir yapay zekânın senaryo yazması, müzik yapması hatta seslendirmesi, tasarım yapması ve resim çizmesi saniyeler içinde gerçekleşiyor. Bu sanata, kuşkusuz yeni bir vizyon, pratiklik ve zaman kazandırıyor. Ancak önemli bir şeyi de götürüyor: Kişisellik ve özgünlük. Sanatçının insani duygusu, topluma ve dünyaya dair bakış açısı, evrene dair kafasına taktığı sorun ve çatışmalar ve bu çatışmadan doğan sanat ürünü. Bu durumu Sertaç Kaya şöyle açıklıyor:
Bu da yapay zekânın yaratıcı süreçlerde ilham ve fikir üretme, benzersiz kompozisyonlar ortaya koyma veya yeni tarzlar ve türler deneme noktasındaki potansiyel kullanımına olanak sağlarken diğer yandan sanat eserinde sanatçının bireyselliğini ve duygusal derinliğini kaybetmesine, fikir edinmek için yapay zekâya bağımlı hale gelmesine ve beceri geliştirme noktasında düşüşüne neden olabiliyor.

Bu araçsal kullanım giderek sanatçının özgünlüğünü ve bireysel sesini gölgeleyebilir zira sanatçı tüm yaratıcılığını bir teknolojiye yüklüyor. Onu yönlendirmekten öte onun yaratmasına da bazen izin veriyor. Öte yandan sanat eserinin saniyeler içinde üretilmesi de onun kutsallığını zedeleyebilir. Çünkü sanat, bu durumda kendine özgü törenselliğini kaybediyor. Çabayı, emeği ve özel olmayı…
Benjamin’e göre, “’hakiki’ sanat yapıtının biriciklik değeri, temelini, özgün ve ilk kullanım değerine de kaynaklık etmiş olan kutsal törende bulur”. Oysa günümüzde tören diye bir şey kalmamıştır. Özel ve biricik olan her şey gündelik hayatın akışı içerisindedir. Oradadır ve ulaşılabilir olmuştur. Sanatçıların, yaratım yetenekleri sebebiyle kutsal görüldüğü bir dönemden, kutsallığın yitimine geçilmiştir. Evet bu bir yitimdir, çünkü ortada kutsal diye bir şey kalmamıştır. Bu durum sadece sanat eserinin yapay zekâ ile yaratılmasından değil “hemen”, “şimdi” yaratılmasından ve indirilebilir bir “exe” dosyasına indirgenmesinden kaynaklanır. Kısacacı günümüzde aura’dan aura.exe’ye geçilmiştir.
Kaynaklar:
Sertaç Kaya (2024). Yapay Zekâ Çağında Walter Benjamin’i Yeniden Okumak: Dijital Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri. İstanbul Arel Üniversitesi İletişim Çalışmaları Dergisi, 13(25), 77-100.
Harun Pirim (2006). Yapay zekâ. Yaşar Üniversitesi E-Dergisi, 1(1), 81-93.
Jean Baudrillard, (2010) Simülakrlar ve Simülasyon, (Çev. Oğuz Adanır), Doğu Batı, Ankara.
Walter Benjamin, (2014). Pasajlar, (Çev. Ahmet Cemal), YKY, İstanbul.