Yeşil Dönüşüm Kimin İçin? Sanayi Kentlerinde Adil Geçiş Tartışması

Dünyada her yıl yeni karbon hedefleri ilan ediliyor. Ancak bu hedefler bir yandan doğayı koruma zorunluluğuna işaret ederken diğer yandan sermayenin farklı yollarla büyümesini sağlıyor. Eski sanayi şehirlerindeki boş kalan binalar ve paslı makineler, iklim krizine karşı atılan yeşil adımların arkasında sessizce yok oluyor.
Yeşil Dönüşüm - ©midjourney

Sanayi devrimi ile ortaya çıkan fabrikalar, 20. yüzyılın sonlarında teknolojinin gelişmesiyle birlikte yerini şık cam binalara ve büyük finansal merkezlere bıraktı. Üretim yer değiştirdi ve bu değişimle sadece fabrikalar taşınmadı, şehirlerin ruhu, işçi sınıfının yapısı ve hafızalar da büyük değişime uğradı. Şimdi bu büyük değişim üzerinde iklim krizi ve buna karşı yapılan yeşil hamlelerle yeni bir değişim başladı. Birçok şehir yüzyıllardır kömürün ve demirin sağladığı imkanlarla yaşarken bugün yeşil sermayenin yapay renkleriyle değiştirilmeye çalışılıyor. Fakat bu renkler rant ve sermayenin açtığı yaraları sarmaya yetmiyor. 

Eski sanayi şehirlerinde her sokak işçilerin hatıralarıyla doludur. Ruhr Vadisi’nden Detroit’e, Zonguldak’tan İngiltere’nin maden bölgelerine kadar her yerde şehir, iş sahipleri ile işçilerin karşı karşıya geldiği bir alandı. Fabrikalar kapanmaya başladığında arkada sadece işsiz kalan insanlar kalmadı, zehirli topraklar, atık havzaları ve çökmüş yerel ekonomiler kaldı. Şehirler modernleştirme projeleriyle yenilenmeye çalışılırken, eski işçi mahalleleri ya kaderine terk edildi ya da rant projelerine kurban edildi. 

Yeşil Dönüşüm

İşte tam bu dönemde yükselen iklim krizi, çevre politikalarını siyasetin merkezine taşıdı. Paris İklim Anlaşması’ndan Avrupa Yeşil Mutabakatı’na kadar uzanan süreçte, dünyaya karbon salınımını durdurma sözü verildi. Karbonu azaltmak, fosil yakıtları bırakmak ve yenilenebilir enerjiye dönmek ilk başta herkesin geleceğinde olumlu etkiler sağlayacak masum adımlar gibi duruyor. Ancak David Harvey’nin mekansal sermaye teorisinin bize gösterdiği gibi, kapitalizm karşılaştığı krizleri aşmak için hep yeni coğrafyalar ve yeni yatırım alanları oluşturmak zorundadır. Yeşil dönüşüm de tam bu nedenle sermaye için büyük bir yeni kâr alanı haline gelmiştir.

Harvey’in de söylediği gibi:

Sermaye birikimi yalnızca yeni mekânların fethini değil, aynı zamanda doğanın ve toplumsal yeniden üretim koşullarının da metalaştırılmasını zorunlu kılar; dolayısıyla yeşil kapitalizm, ekolojik krizin çözümünden ziyade onun piyasa mantığıyla yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.

Yeşil kapitalizm, doğayı koruma çalışmalarını hemen ticari bir getiriye çeviren bir sistemdir. Karbon borsaları, yeşil senetler ve temiz teknoloji yatırımları, piyasa kurallarının doğaya uygulanma biçimidir. Bu sistem kurulurken krizin asıl nedenleri unutturulur ve mesele sadece teknik bir detaymış gibi gösterilir. Şirketler yeşil reklamlarla çevre dostu görünüme bürünürken, bu değişimin faturasını kimin ödeyeceği sorusu yine gizlenmeye çalışılır. Kapitalizm bir kere daha kendini başka bir surette var eder. 

Yeşil Dönüşüm

Ekolojik Krizin Sınıfsal Anatomisi ve Kırılgan Topluluklar

İklim krizinin herkesi aynı şekilde tehdit ettiği söylemi ilk bakışta belki mantıklıdır, çünkü sonuçta hava kirliliği sınır tanımaz. Ancak mevcut yeşil dönüşüm çalışmalarında görüldüğü gibi bu krizin yarattığı yıkım ve bu yıkımı önlemek için alınan önlemlerin maliyeti hiçbir zaman adil paylaşılmıyor. Ulrich Beck’in risk toplumu tezinde belirttiği gibi:

Risk toplumunda zenginlik yukarı doğru biriktirilirken, ekolojik ve yapısal riskler zorunlu olarak aşağı doğru, yani güvencesiz kitlelerin ve kırılgan hane halklarının yaşam alanlarına doğru dağıtılır; bu durum çevresel adaletsizliği modern sınıf müziğinin merkezine yerleştirir.

Sistem ne kadar dönüşürse dönüşsün, riskler ve tehlikeler her zaman en alttaki grupların sırtına yüklenir. İklim politikalarının yarattığı ekonomik baskı ve değişim de tam olarak bu adaletsiz çark üzerinde döner. Küresel güneydeki çalışanlar, güvencesiz çalıştırılan işçiler ve sanayi şehirlerindeki dar gelirli aileler, yeşil dönüşümün yükünü ilk hissedenlerdir. Fosil yakıt yardımlarının kesilmesi, enerji fiyatlarının birden yükselmesi, eski arabaların yasaklanması ya da evlerin yalıtıma zorlanması zenginler için kolayca aşılabilir. Ancak yoksul aileler için bunlar ezici birer yüktür. Fransa’daki Sarı Yelekliler eylemleri bu durum için net bir örnekti. Çevrenin korunması amacıyla akaryakıt vergilerini artırmak, arabaya mecbur olan banliyö işçileri için yaşamı daha zor hale getirdi. Çevreyi koruma bahanesiyle atılan adımlar, faturayı en zayıf olana kesince toplumsal alanda bazı seslerin haklı bir şekilde yükselmesine neden oldu.

Yeşil Dönüşüm

Sanayi şehirlerinde yaşayanların bütçeleri zaten kira, gıda ve sağlık masraflarıyla tükenmiş durumdadır. Bu duruma bir de enerji yoksulluğu eklenmektedir. Evini ısıtamayan elektrik faturasını ödeyemeyen milyonlarca insan için yeşil enerji masalları sadece bütçeye ek masraflar gelmesi demektir. Kömür madenleri ve geleneksel enerjilerle çalışan fabrikalar kapandığında orada çalışan insanlar bir anda işsiz kalır. Yerine başka bir iş imkânı sağlanmadan birden yapılan bu kapatmalar, insanları açlıkla baş başa bırakır. Bu durum, çevre konusundaki en büyük adaletsizliktir. Dünyayı en çok kirletenlerin, yüzyıllarca karbon salıp servet biriktiren zengin ülkeler ve üst sınıflar olduğu bilinir. Ancak bunun bedelini kuraklıkla mücadele eden, topraklarını kaybeden veya yeşil dönüşüm maliyetleri altında ezilen diğer insanlar öder. Gerçek bir sınıf bakış açısı, çevre politikasının sadece doğayla değil, insanlar arasındaki mülkiyet ve güç ilişkileriyle de doğrudan ilgili olduğunu gösterir.

Görünmeyen Emekçiler: Sanayi Sonrası Kentlerde Atık Toplayıcıları ve Marjinalleştirilmiş Gruplar

Sanayi sonrası şehirlerin sokaklarında, resmi yeşil dönüşüm planlarının tamamen dışında bırakılan ama şehrin çarklarını döndüren çok önemli bir kesim daha var: Atık toplayıcıları. Sigortasız, güvencesiz ve sendikasız çalışan bu insanlar, şehirlerin görünmez kahramanları gibidir. Fakat atık toplamak sadece yoksulluğun en dip noktası olmakla kalmaz, aynı zamanda derin ayrımcılıkların da tam ortasında yer alır.

Yeşil Dönüşüm

Özellikle Domlar gibi toplumun dışına itilen, resmi iş bulma kanallarından sistematik olarak mahrum bırakılan etnik ve toplumsal gruplar, başka hiçbir çareleri olmadığı için bu işi yapmak zorunda kalmaktadır. Toplumun ön yargılarla diğer mesleklerden dışladığı bu insanlar, şehirlerdeki atıkları toplamakla kalmaz, aynı zamanda modern şehirlerin yarattığı tüm ekolojik yükü omuzlar. Geri dönüşüm sektörünün en ucuz iş gücü olarak kullanılan Domlar bugün ne resmi çevre projelerinin bir parçası olarak görülüyor ne de bu işten hak ettiği kazancı alabiliyor.

Sıfır atık projeleri uygulanırken bugün bu gayriresmi emekçiler ya suçlu ilan edilmekte ya da modern toplama tesisleri bahane edilerek tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Depozito makineleri ve değişen belediye sistemleri, hayatta kalmaya çalışan bu insanları sistemin dışına atmaktadır. Bu yüzden adil geçiş tartışmaları sadece büyük fabrikalardaki işçileri düşünerek yapılmamalıdır. Atık sektöründe hayatta kalma savaşı veren ve her türlü sağlık riskine karşı korumasız olan Domlar gibi marjinal grupların ve bu işlerde çalıştırılmak zorunda bırakılan diğer yoksul grupların haklarının güvenceye alınması, adil geçişin en temel şartıdır. Aksi takdirde yeşil şehir planları ve dönüşüm çalışmaları, yoksulları daha da yoksullaştıran yeni bir dışlama aracından öteye gidemez.

Yeşil Dönüşüm

Adil Geçiş Kavramının Sınırları ve Pratik Açmazları

Adil geçiş kavramı ilk olarak 20. yüzyılın sonlarında sendikalar tarafından, çevre politikaları ile işçi hakları arasındaki uçurumu kapatmak için ortaya atıldı. Amaç, kirli ekonomiden yeşil ekonomiye geçme sürecinde kimsenin mağdur olmamasını sağlamaktı. Fakat zamanla bu kavram, büyük şirketlerin ve devletlerin resmi belgelerinde kullanılan altı doldurulmamış bir söze dönüştü.

Kavramın içi boşaldıkça gerçek anlamından da uzaklaşmaktadır. Nancy Fraser’ın adalet teorisine göre adil geçişin üç temel ayağı olmalıdır: “Ekonomik adalet (yeniden dağıtım), kültürel adalet (tanınma) ve siyasal katılım (temsil).” Bugün düzenlenmiş yeşil politikalar ise bunların çoğunu görmezden gelmektedir. Şirketlerin adil geçişten anladığı genellikle işçilere verilen küçük bir tazminat veya kısa süreli kurslardır. Oysa bu tür çözümler, sanayi şehirlerindeki kalıcı işsizliği çözmek için bir yol değildir.

Yeşil Dönüşüm

Polonya’daki Silezya bölgesi bunun en net kanıtıdır. Yıllarca kömür madenciliği yapılarak yaşayan bu bölge, Avrupa’nın yeşil hedefleri yüzünden dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Madenler kapatıldığı için bölge ekonomisi çökmüş, yerine açılan yeşil tesisler madencilere aynı güvencede iş sunamamıştır. Kutsal bir küresel mücadelede kurban konumunda olduklarını hisseden madenciler, bu yüzden çevre politikalarına karşı düşmanca bir tavır geliştirmekte ve sağ popülist akımlara yönelmektedir. Bu yüzden adil geçiş yukarıdan dayatılan bir lütuf olduğu sürece hiçbir zaman başarılı olamaz.

Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” kitabında piyasanın yıkıcı etkilerine karşı toplumun geliştirdiği koruma reflekslerinden bahsettiği gibi, bugün de benzer bir durum görülmektedir:

Piyasa ekonomisinin toplum ve doğa üzerindeki yıkıcı tahakkümüne karşı toplumun geliştirdiği korumacı hareketler, her zaman ilerici sonuçlar doğurmaz; aksine, adil bir dönüşümle desteklenmeyen ekolojik politikalar, kitleleri gerici ve tepkisel bir direnç sarmalına itebilir.

Yeşil dönüşüm adil bir temelde yapılmadığı sürece, işçiler ve dar gelirliler bu projelere karşı düşman hale gelecektir. Bugün artan iklim krizi inkarcılığının arkasında yatan en büyük nedenlerden biri de aslında budur.

Yeşil Kapitalizmin Sınırları ve Ekolojik Adalet  Paradoksu

Kapitalizm doğası gereği sürekli büyümek zorundadır. Ancak dünyanın kaynakları sınırlıdır ve bu iki durum haliyle birbirine zıt düşer. Yeşil kapitalizm ise bugün bu çelişkiyi çözmek için “yeşil büyüme” denen bir masal anlatmaya çalışır. Buna göre teknolojiyi geliştirerek hem ekonomiyi büyütebilir hem de karbon emisyonlarını azaltabilir; yani dünyayı kirletmeden büyümeye devam edebilir. 

Yeşil Dönüşüm

Güney Amerika’daki lityum havzaları ya da Afrika’daki kobalt madenleri artık yeşil dönüşümün hammadde deposu olmuştur. Oralardaki yerel halklar su kaynaklarının kuruması ve topraklarının zehirlenmesi pahasına, zengin ülkeler için temiz araçlar üretmek durumunda kalmaktadır. Bugün zengin şehirlerde sessizce giden elektrikli arabalar, yoksul coğrafyalardaki ekolojik yıkımın üzerine kuruludur. Bu da böyle bir çelişkidir: Bir yer yeşillenirken başka bir yer çölleşmektedir.

Yeşil Dönüşüm

James O’Connor’ın kapitalizmin ikinci çelişkisi diye adlandırdığı gibi, sistem kendi varlığını sürdürmek için doğayı ve insan emeğini tüketerek kendi sonunu hazırlamaktadır. Yeşil kapitalizm bu durumu yönetmeye çalışırken ortaya yeni sorunlar çıkarmaktadır. Doğayı parasal bir değere çevirerek korumaya kalkmak krizin çözüleceğine dair bir yanılgıdır. Oluşturulmaya çalışılan bu sistem, sadece borsada yeni bir kumar alanı yaratır. Şirketler karbon kredisi satın alarak yeşil alanları yok etmeye devam eder. Her şey para üzerine kurulu olduğunda doğanın kendi değeri yok sayılır.

Şehirlerin Geleceği ve Radikal Ekolojik Demokrasi

Sanayi sonrası şehirlerin ve tüm dünyanın önünde bir yol ayrımı vardır. Bu yol ayrımı çelişkilerin nasıl çözüleceğiyle doğrudan ilgilidir. Mevcut yeşil politikalar mülkiyet ilişkilerini değiştirmeden, sadece teknolojik bir boyama ile yola devam etmeye çalıştığı sürece adil bir gelecek kurulamaz. Ekolojik adalet, iklim krizini çözmek ile sömürüyü bitirmenin aynı şeye denk geldiğini anlamak zorundadır.

Yeşil Dönüşüm - Bu görsel yapay zeka ile üretilmiştir.

Bu noktada üzerine değerlendirmeler yapılan küçülme tartışmaları ve halkın yönettiği ekolojik demokrasi modelleri önemli bir çıkış yolu sunar. Küçülme demek birilerinin sürekli yoksullaşması demek değildir aksine gereksiz üretimin durdurulması, kaynakların halkın ihtiyaçlarına göre paylaştırılması ve doğa ile bağların yeniden kurulması demektir. Sürecin temel adımları şehirlerin yeniden kamulaştırılması, enerji ağlarının halkın denetimine verilmesi ve konutların ranttan kurtarılmasıdır. 

David Harvey’nin kentsel adalet fikri, bir kentin kaynaklarının o şehirde yaşayanlar tarafından yönetilmesini savunur. Kent hakkı sadece hizmet almak değil, kenti kendi ellerimizle yeniden kurmaktır. Yeşil dönüşüm de yukarıdan inme bir proje olmaktan çıkıp halkın ortak kararına dönüşmelidir. Madencilerin, işçilerin, atık toplayıcılarının ve kentteki yoksulların söz sahibi olmadığı hiçbir dönüşüm adil olamaz. Sonuç olarak, sanayi sonrası şehirlerde adil bir gelecek aramak kapitalizmin sınırlarına çarpmak demektir. İklim krizini çözmek sadece karbonu azaltmak değil, insanların doğayla ve birbirleriyle olan ilişkilerini adil bir temelde yeniden kurmaktır. Yeşil kapitalizmin vadettiği rüyalar yeni bir sömürü düzenine kılıf oluşturmaktır. Gerçek adalet yeni teknolojilerle kurulmuş fabrikalarda işini kaybetmiş insanların, sokaklarda emeği görünmezleşen atık toplayıcılarının haklarının verildiği, doğanın korunduğu ve sömürünün bittiği ortak bir dünyayı kurmakla mümkündür.

Yazar: Rengin Uçkan

Kaynaklar:

Beck, Ulrich – Risk Society: Towards a New Modernity. Londra: SAGE Publications, 1992.

Fraser, Nancy – Scales of Justice: Reimagining Political Space in a Globalizing World. Cambridge: Polity Press, 2008.

Harvey, David – The Limits to Capital. Londra: Verso, 1982.

Harvey, David – Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution. Londra: Verso, 2012.

O’Connor, James – Natural Causes: Essays in Ecological Marxism. New York: Guilford Press, 1998.

Polanyi, Karl – The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time. Boston: Beacon Press, 1944.

İlginizi Çekebilir!
Aşkın Portresi ve Zaman İçindeki Yolculuğu