Hemen her zaman bizim üstünde yer almadığımız, var olmadığımız bir dünya düşlemedik mi? İnsanlardan yoksun, hiçbir insani müdahaleye izin verilmeyen şiirsel bir dünya hayal etmedik mi?
Jean Baudrıllard

Dünyalar Savaşı’nda H.G. Wells, Britanya İmparatorluğu’nun dünya üzerindeki hakimiyetini, kendini medeni zanneden batılı zihni ve bu zihnin nasıl da hastalıklı bir fanteziye dönüşebileceğini anlatır. Sömürgecilerin alışıldık konforundan çıkıp kendi kırılgan varoluşlarıyla yüzleşmelerini zorlar, tersine çevrilmiş bir gerçeklik kurar. Bu da kendi dönemi için rahatlıkla tuhaf bulunabilir. Wells’in ustalığı ve tuhaflığı bir tür diyalektik ters yüz etme hareketinde belirginleşir. İnsanlığın mağduriyeti, emperyalist sömürünün gizli şiddetini açığa çıkaran bir ayna olarak işlev görür. Böylece roman uzaylıların istilasıyla sınırlı bir öykü değil, bilakis sömürgeciliğin ve uygarlığın barbar yüzünü açığa vuran travmatik bir semptom halini alır. Korkmamız gereken şey dışarıdan (uzaydan) gelen yabancılar (istilacılar) değil, kendi içimizde taşıdığımız yabancılaşmış vahşetin ta kendisidir.

Spielberg ve Szulkin’in Dünyalar Savaşı
Wells’in eleştirel anlatısının iki farklı sinema uyarlamasının mevcudiyeti, Steven Spielberg’in gösterişli Hollywood yapımı “War of the Worlds” ile Piotr Szulkin’in Doğu Avrupa estetiğiyle yoğrulmuş “War of the Worlds: Next Century” filmleri, karşılaştırmalı bir analiz için harika bir örnektir. Her iki sinemacı da filmlerini serbest uyarlama olarak görür. Bu durum, iki yönetmenin politik ve kültürel bağlamlarının farkının ortaya çıkmasını sağlar. Spielberg, küresel korku anlatısının ürpertici yüzünü Amerikan ailesinin mahrem alanına taşıyarak neo-liberal dünyanın paranoyasını beslerken; Szulkin, Doğu Avrupa’nın totaliter rejimlerinin bürokratik absürtlüğünü ve ideolojik manipülasyonlarını soğuk bir ironiyle deşifre eder. Anlatılar arasındaki karşıtlık, istilacı figürünün nasıl bir politik alegoriye dönüştüğünü açık eder. Spielberg’in dünyası dışarıdan gelen tehdit karşısında Batı medeniyetinin kırılganlığını ve korunaklı yaşam tarzının altındaki histeriyi açığa çıkarırken, Szulkin’in distopik gerçekliği istilanın aslında dışarıdan değil içeriden, rejimin kendisinden geldiğini vurgular. Böylece, Hollywood’un sıcak sinemasal ihtişamı ile Doğu Avrupa’nın soğuk ironik mesafesi arasında, Wells’in metninin ideolojik ve estetik gerilim hattı yatar.

Steven Spielberg’in 2005 yapımı War of the Worlds uyarlaması, 11 Eylül 2001 saldırılarının Amerikan toplumunda yarattığı travmayı, korkuyu ve kaosu beyaz perdede yeniden üretir. Hollywood’un klasik istilacı anlatıları genellikle insanlığın birlik olup dış tehditleri yenmesini vurgularken Spielberg’in filmi bu algıyı aşar ve bireyler üzerinden -elbette klasik orta sınıf bir Amerikan ailesi olacaktır bu- bir hayatta kalma mücadelesine odaklanır. Spielberg, önceki bilimkurgu filmlerinden farklı olarak uzaylıları genellikle dostane ve merak uyandırıcı varlıklar olarak tasvir eder. Marslılar konsepti yerine doğrudan belirli bir fenotipten yoksun uzaylılar temasını seçen Spielberg, Wells’in romanın bütün sivriliğini ve hedef noktasını terse çevirerek emperyalizme karşı değil “emperyalin gözünden” istilaya uğramayı gösterir.
Hollywood endüstrisinin hedefi olan orta sınıf kitlesini, Wittgenstein’ın deyimiyle, ‘okuduğu gazetenin doğruluğundan emin olmak için aynı gazeteden iki kere alan bir adam’ şeklinde tasvirlemek fazla mı aşağılayıcı olur?
Yine de Spielberg, birçok filminde olduğu gibi burada da klasik neo-liberal anlatısını sürdürür, mevcut muhafazakarlığın yeniden üretilmesine katkı sağlar. Bunu yaparken de Hollywood endüstrisinin bütün imkanlarını kullanarak biçimsel olarak kendi sinemasının doruk noktasına ulaşır. Ana karakter Ray’in film boyunca gözümüze vurulan çocuklarını koruma içgüdüsü, bireysel mücadelenin önemi ve aile kurumunun kutsanması böylece izleyiciye yedirilir.

Piotr Szulkin’in 1981 yapımı War of the Worlds: Next Century filmi Wells’in klasiğini distopik bir otoriter rejim eleştirisi olarak yeniden şekillendirir. Spielberg’in versiyonunun aksine, Szulkin’in filmi açıkça politiktir ve sert bir sistem eleştirisidir. Film, insanlığı köleleştiren ve kontrol eden bir güç olarak istilacıları resmederken asıl hedef tahtasına medya manipülasyonunu, devlet baskısını ve totaliter rejimlerin halk üzerindeki tahakkümünü koyar. Filmin ana karakteri Iron Idem, popüler bir televizyon sunucusudur. Başlangıçta sistemin bir parçası olan memur Idem, zamanla kontrol mekanizmasının nasıl işlediğini fark eder ve ona karşı mücadele etmeye çalışır. Ancak sistemin katılığı ve toplumun pasifliği nedeniyle bu mücadele neredeyse imkânsız hale gelir. Idem’in hikayesi bireysel farkındalığın bir distopyada ne kadar yetersiz kalabileceğini gösterir. Szulkin’in görsel dili klostrofobik, soğuk ve kasvetli bir atmosfer yaratır. Kullanılan renk paleti, sıkışık mekanlar ve sürekli devrede olan ekranlar, Orwell’in distopyasını andıran bir gözetim toplumu hissiyatı yaratır. Filmde insanların her hareketi takip edilir, düşünceleri şekillendirilir ve bireyler kolektif bir korku içinde yaşamaya zorlanır.
Piotr Szulkin’in War of the Worlds: Next Century filmi, Doğu Avrupa sinemasının Hollywood’dan farklı olarak, büyük bütçeli aksiyonlar ve bireysel kahramanlık öyküleri yerine, baskıcı rejimlerin iç işleyişini, sistemin bireyi kuşatan ve ezen mekanizmalarını, toplumsal çöküşün derin ve karanlık labirentlerini sorgulayan; daha eleştirel, kasvetli ve güçlü bir anlatı geleneğinin temsilcisi olarak görülebilir.
20. yüzyıl boyunca bölge, Nazizm ve Stalinizm gibi iki totaliter rejimin arasında ve ardından Soğuk Savaş dönemi siyasi baskılarının gölgesinde büyük travmalarla yaşadı. Sinema da kaçınılmaz biçimde bu sancılı sürecin ideolojik mücadele sahasına dönüştü. Resmi devlet sineması çoğunlukla sosyalist gerçekçilik anlayışıyla şekillenip propaganda aracı işlevi görürken, Andrzej Wajda gibi bağımsız yönetmenler ise sistemin çarpıklıklarını teşhir eden ve insanın varoluşsal çığlığını dile getiren muhalif bir alan açtı.
Biri dijital efektlerin ışıltılı altın tozuna bulanmış, gösterişli ve parlak bir felaket gösterisi; diğeri beton duvarların arasına sıkışmış, soluk bir televizyon ekranında yankılanan, sessiz ama rahatsız edici bir çığlık. Spielberg ve Szulkin’in Dünyalar Savaşı yorumları yalnızca iki farklı sinema dilini değil, iki ayrı dünya algısını, iki karşıt gerçeklik tasavvurunu da temsil ediyor.
Hollywood’un büyük bütçeli sineması her zaman umut vaat etmiştir. Ne kadar yıkım yaşanırsa yaşansın, gökyüzü kararsın, şehirler çöksün, insanlar kül ve toz içinde kaybolsun… En nihayetinde ufukta bir kahraman belirir. Amerikan sinemasının genetiğinde felaketin ortasında ayağa kalkıp mücadele eden birey vardır. Spielberg’in War of the Worlds’ü de bu anlatıya sırtını yaslar. Tom Cruise’un karakteri Ray Ferrier sıradan bir adamdır. Korkar, kaçmak zorunda kalır, çocuklarını korumaktan başka bir derdi yoktur. Ama ne olursa olsun hayatta kalır. Çünkü Hollywood sineması, bireysel cesaretin ve şansın, ne kadar büyük bir felaketle karşılaşılırsa karşılaşırsın bir çıkış yolu sunduğuna inanır. Film, tam anlamıyla 11 Eylül’ün Hollywood’un bilinçaltına kazınmış travmatik yankısıdır. Küller, kaçışan insanlar, bilinmez bir düşmana duyulan korku…

Oysa Szulkin’in War of the Worlds: Next Century filmi için umut, ancak acımasız bir yanılsama olabilir.19. yüzyıl varoluşçuluğunun zengin bakış açısından uzak ve Ray Brassier gibi filozofların 21. yüzyılda belirgin bir çerçeveye oturttuğu varoluşçu anlayıştan ise zamansal nedenlerden mahrum kalan Szulkin, yarattığı dünyanın teorik temellerini kötücül ve karanlık bir yere—belki de Hobbes’çu bir zemine—kurar. Bu dünyada kaçış yoktur; kişi sistemin soğuk ve acımasız çarkları arasına sıkışmıştır. Sistemin nasıl işlediğini ne kadar anlarsa anlasın çarkların dönüşünü durdurmaya gücü yetmez. Szulkin’in baş kahramanı Idem’in laneti de budur, farkındalık. Sistemin işleyişini çözmüş olmak ona özgürlüğün anahtarını vermez, aksine onu daha derin, daha yoğun bir karanlığa sürükler. Hollywood’un gösterişli iyimserliğine karşı Doğu Avrupa sinemasının sert, tavizsiz ve acı gerçekçiliği tam da buradadır.
Bu dünyada kaçış yoktur; sistemin dişlileri arasına sıkışmışsındır. Ne kadar farkına varırsan var, çarkların dönmesini durduramazsın. Szulkin’in baş kahramanı Iron Idem, farkındalıkla lanetlenmiştir. Sistemin nasıl işlediğini anlamıştır ama bu bilgi ona bir özgürlük sunmaz—aksine, onu daha büyük bir karanlığın içine çeker.
Spielberg, felaketi estetize ederek onu Baudrillard’ın ifadesiyle bir “simülasyon”a dönüştürür. Gerçekliğin yerini almış, sterilize edilmiş, tüketilebilir bir felaket modelidir bu. Szulkin ise imajların yarattığı yanılsamayı parçalayarak felaketin tatsız gerçekliğini yüzümüze vurur, biçimsel gösterişten yoksun olduğu için de seyircisini huzursuz eder. Baudrillard’ın tarif ettiği simülasyon çağının can sıkıcı gerçeği budur. Güzel görünüyorsan içeriğin önemsizleşir, biçimsiz kalırsan söylediklerin duyulmaz.Spielberg ve Szulkin arasındaki karşıtlık tam olarak bu paradoksun somutlaşmış halidir, biri hipergerçekliğin pırıltılı dünyasını inşa ederken diğeri bizi uykudan uyandıran rahatsız ediciliğin sesi olmaya devam eder.
Kapak Fotoğrafı: Henrique Alvim Corrêa’s Illustrations for The War of the Worlds (1906)
Kaynak:
Baudrillard, J. (1994). Simulacra and Simulation (S. F. Glaser, Trans.). University of Michigan Press. (Orijinal Çalışma 1981)
Wells, H. G. (1898). The War of the Worlds. William Heinemann.