Eski BM Aşırı Yoksulluk ve İnsan Hakları Özel Raportörü Philip Alston tarafından ortaya atılan “iklim ayrımcılığı” (climate apartheid) terimi, ekolojik çöküşün sınıf boyutunu anlamak için çarpıcı ve rahatsız edici bir çerçeve sunar. Kavram, iklim felaketi karşısında zenginlerin güvenlik ve konforu satın alabildiği, yoksulların ise bu yıkımın tüm şiddetiyle yüzleşmek zorunda kaldığı gerçeğini adlandırır. Sadece bir metafor olmanın ötesinde, tarihsel apartheid rejimlerinin ırksal ve ekonomik ayrımcılığını yansıtan -ve derinleştiren- küresel bir çevresel tabakalaşma sistemine işaret eder. Alston’un 2019 raporunda uyardığı gibi,
Dünya giderek ‘iklim ayrımcılığı’ riskine maruz kalıyor; zenginler aşırı ısınma, açlık ve çatışmalardan kaçmak için para ödüyor, dünyanın geri kalanı ise acı çekmeye mahkum oluyor.
Bu anlatım iklim değişikliğinin, bir zamanlar sanıldığı gibi herkes için eşitleyici bir felaket değil; mevcut eşitsizlikleri en etkili biçimde katlayan bir güç olarak okunmasını gerektiriyor.

Kavramı bu kadar güçlü ve rahatsız edici kılan, sadece hükümetleri veya fosil yakıt şirketlerini değil, aynı zamanda günlük yaşamın altyapısını da, klimayı kimlerin kullandığından sel bölgelerinde kimlerin yaşadığına kadar, kapsıyor olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, Antroposen evrensel bir insanlık öyküsü değildir. “Biz”in ekolojik çöküşten sorumlu olduğu fikri, kimin zarar verdiğini ve kimin zarar gördüğünü belirleyen güç dengesizliklerini düzleştirir. Dipesh Chakrabarty’nin belirttiği gibi, insanlar aynı jeofizik gezegeni paylaşıyor olsalar da, aynı “tarihsel sorumluluk koşullarını” paylaşmazlar. Emisyonlara en fazla katkıda bulunan az sayıda zengin, aynı zamanda fırtınayı atlatmak için en iyi konumda olandır. (genellikle kelimenin tam anlamıyla.) Yükselen sıcaklıklar yeni normal haline geldikçe, “iklim ayrıcalığı”nda (climate privilege) da paralel bir artış ortaya çıkmaktadır: özel kaynaklarla sürdürülen yalıtılmış yaşam tarzları, yoksulları durmaksızın uyum sağlamaya zorlayan bir hayatta kalma haline mahkûm eder.
Bu uçurum yalnızca maddi değildir; giderek daha fazla estetik ve psikolojik bir hâl almaktadır. Lüks eko-projelerden güneş enerjili mikro şebekelere sahip kapalı sitelere kadar, zenginler distopyaların içinde ütopyalar -kaos okyanuslarında düzen adacıkları- inşa etmektedir. Bu yeni hayatta kalma mimarileri, geleceğin metrekare başına satıldığı bir tür yeşil feodalizmi imâ etmektedir. Bu esnada, göçmen işçiler, kent yoksulları ve yerli topluluklar gibi kırılgan çoğunluk ise Rob Nixon’ın “yavaş şiddet” dediği şeye mahkûm edilmiştir: kirli hava, yükselen deniz seviyesi ve bozulan hasatlar yoluyla yaşamın yavaş ve görünmez biçimde aşındırılması. Onların ölümleri, kıyametvari felaketlerin sinematik gösterilerinde yer almaz; bunun yerine, sessiz sedasız, sıcak çarpması, açlık ve yerinden edilme yoluyla gerçekleşmektedir.
Susan Sontag’ın da gözlemlediği gibi, felaket gösterisi artık uyanmak yerine uyuşturan bir arka plan gürültüsü haline gelmiştir.
Dolayısıyla, iklim ayrımcılığından bahsetmek, “iklim adaleti”ne (climate justice) yönelik belirsiz çağrılardan öteye geçmek ve hayatta kalmanın politik ekonomisiyle yüzleşmek anlamına gelmektedir. Bu, iklim felaketinin tüm insanları eşit şekilde etkilediği şeklindeki kurguyu reddetmemizi gerektirir. Aynı zamanda, krizi dönüştürmek yerine yönetmeyi amaçlayan politikaların ahlâki başarısızlığını da ortaya çıkarır; bu politikalar, emisyonlarla uğraşırken, riski zenginlik, ırk ve coğrafya temelinde dağıtan küresel hiyerarşileri olduğu gibi bırakmaktadır. Önümüzdeki görev sadece sıcaklıkları düşürmek değil, felaket karşısında bazı hayatları değersiz kılan sistemleri ortadan kaldırmaktır. Bu ayrımı adlandırmak, ona direnmenin ilk adımıdır.
Acının Eşitsiz Coğrafyası

İklim krizi küresel ölçekte bir sorun olsa da etkileri ne eşit biçimde dağılmış ne de dünyanın her yerinde aynı şekilde deneyimlenmektedir. Bunun yerine, karşımıza sömürgeci, ırksal ve ekonomik fay hatları boyunca çizilmiş bir acı haritası çıkarır; kırılganlık, bu tarihsel çizgiler üzerinde şekillenir. Güney’deki küresel sera gazı emisyonlarına en az katkıda bulunan ülkeler aynı zamanda deniz seviyesinin yükselmesi, çölleşme, şiddetli fırtınalar, su kıtlığı gibi etkilere en şiddetli şekilde maruz kalanlardır. Bunlar münferit olaylar değil, terk edilmenin yapısal kalıplarıdır. Achille Mbembe’nin de öne sürdüğü gibi, kolonyal sömürünün artçı sarsıntıları, kriz anlarında hangi toplulukların gözden çıkarılabilir sayıldığını belirlemeye hâlâ devam etmektedir. Bu bağlamda iklim değişikliği, bir “doğal felaket”ten ziyade imparatorlukların artçı yaşamı olarak ortaya çıkmaktadır.
Rakamlar tüyler ürperticidir: Oxfam’a göre, dünya nüfusunun en zengin %1’i, en yoksul %50’nin karbon emisyonlarının iki katından fazlasından sorumludur. Ancak bu %50’lik kesim -genellikle Sahraaltı Afrika, Güney Asya ve küçük ada ülkelerinde yaşayanlar- en acil ve geri dönüşü olmayan kayıplarla karşı karşıyadır. Bu eşitsizlik tesadüfi değildir; kasıtlı olarak yaratılmıştır. Küresel ticaret sistemleri, madencilik endüstrileri ve kalkınma politikaları, uzun süredir çevresel maliyetleri yoksul ülkelere yükleyerek, bu ülkeleri ekolojik ve insani yaşamın önemsiz olduğu “fedakarlık bölgeleri” haline getirmiştir. Çevresel adalet uzmanı Robert D. Bullard, savunmasızlığın sadece coğrafya ile ilgili olmadığını, riskten kaçınma gücüne sahip olanların ve riskle yaşamaya zorlananların kimler olduğu ile ilgili olduğunu hatırlatır.
Bu dengesizlik, özellikle felaket anlarında daha da görünür hâle gelir. 2005 yılında Katrina Kasırgası New Orleans’ı vurduğunda, felaketi asıl ortaya çıkaran şey fırtınanın kendisi değil, ardından gelen ırksallaştırılmış ihmaldir. Yoksul Siyah topluluklar Superdome’da kaderlerine terk edilirken, daha varlıklı beyaz sakinler tahliye edilmiştir. Küresel Güney’de benzer dinamikler daha görünmez biçimlerde yaşanır — Bangladeş veya Mozambik gibi bölgeler yalnızca su altında kalmaz, aynı zamanda jeopolitik kayıtsızlık altında da kalır. Acı sessizdir, süreklidir, olağanlaştırılmıştır. Judith Butler bu durumu “farklı yas tutulabilirlik” kavramıyla açıklar -bazı hayatlar daha çok kamusal yas tutmaya değer, daha görünür, daha kıymetlidir. Bu bağlamda iklim acısı yalnızca fiziksel bir durum değil, aynı zamanda politik bir koşuldur: Görünmez şekilde acı çekmek, iki kez acı çekmektir.

İklim değişikliğinin eşitsiz coğrafyasından söz etmek, aslında ahlâki bir coğrafyayla yüzleşmektir — kimin önemli sayıldığına ve kimin boğulmaya terk edildiğine dair bir harita. Bu durum yalnızca yardımın yetersizliğiyle açıklanamaz; bu, tanınmanın, görülmenin ve değer verilmenin çöküşüdür. Evrensel etkilenme miti, bu krizde en çok sorumluluğu olanların “ortak kader” söylemiyle hesap vermekten kaçmasına olanak tanır. Oysa gezegen düz değildir; katmanlıdır, eşitsizdir, tarih tarafından yaralanmıştır. Samimi bir iklim siyaseti bu asimetriyi başlangıç noktası olarak almalıdır, aksi takdirde ortadan kaldırmayı vadettiği hiyerarşileri yeniden üretme tehlikesi taşır. Naomi Klein’ın da uyardığı gibi, “iklim değişikliği eşitsizliği hızlandırıcı bir etki yaratır” — eski yaraları derinleştirir, yenilerini açar. Bu acı rastlantısal değildir; kasıtlı olarak dağıtılmıştır.
İklim Eliti ve Yeni Yeşil Kapılı Topluluklar
İklim bozulması artık görmezden gelinemeyecek hale gelirken, zenginler çöküşü önlemek için mücadele etmezler — çöküşten kurtulmak için hazırlanırlar. Yeni Zelanda’daki lüks sığınaklardan Malibu’daki iklime dayanıklı yerleşimlere ve İsviçre Alpleri’ndeki yüksek rakımlı inziva yerlerine kadar, yeni bir kale yaşamı biçimi ortaya çıkmaktadır. Bu, distopik kurgulardaki panik halindeki hayatta kalma mücadelesi değil; elitlerin teknolojik ayrıcalıklar, coğrafi yükseklik ve özelleştirilmiş güvenlik sayesinde kolektif savunmasızlıktan kaçındıkları, soğukkanlı ve hesaplı bir iklim ayrılığı biçimidir. Yoksullara davranış değişiklikleri ve dayanıklılık eğitimi yoluyla “uyum sağlamaları” söylenirken, zenginler dışlama, izolasyon ve kaçış yoluyla uyum sağlamaktadır. Zira iklim teorisyeni Roy Scranton’ın bir zamanlar belirttiği gibi,
Gelecek, hayatta kalmaya gücü yetenlere aittir.
Bu farklılık, “eko-elit” mimarinin yükselişinde açıkça görülmektedir: sadece lüks için değil, iklim savunması için de tasarlanmış kapalı topluluklar. Yangınların giderek şiddetlendiği Amerika’nın batısında, zengin ev sahipleri artık özel yangın söndürme hizmetleri ile sözleşme yapmaktadır — bu, evlerinden tahliye edilerek karavanlarda ve aşırı kalabalık sığınaklarda yaşayanlar için ulaşılamaz bir ayrıcalıktır. Öte yandan, Singapur ve Dubai gibi küresel şehirlerde lüks konut projeleri sadece konforu değil, iklim istikrarını da vadetmektedir: hava filtreli kuleler, sel dirençli tasarımlar ve yapay mikro iklimler. Bunlar, iklim güvenliğinin artık bir kamu malı değil, satın alınabilir bir varlık olduğu yeni yeşil feodalizmin kaleleridir. Bir zamanlar kolektif bir vizyon olan sürdürülebilirlik kavramı, bir sınıf göstergesi olarak metalaştırılmıştır — ölmekte olan bir gezegende başarılı olabilme yeteneğinin bir işareti haline gelmiştir.
Güvenliğin bu şekilde özelleştirilmesi sadece mekânsal değil, aynı zamanda semboliktir. Bu, zenginlerin hayatta kalmalarının hem kaçınılmaz hem de hak ettikleri bir şey olduğunu varsayan, geri kalanların ise ikincil zarar olarak görüldüğü bir ahlâki düzeni ortaya koymaktadır. Zygmunt Bauman, bu mantığı “akışkan modernite” terimiyle tanımlamıştır. Bu kavramda, küresel elitler yer ve sonuçlardan giderek daha fazla koparken, hareket edemeyen yoksullar yıkımın acısını çekmeye mahkumdur. Sonuç sadece eşitsizlik değil, ortak kaderin reddedildiği bir dünyadır. İklim elitleri yanan ufka bakıp kriz görmezler, yatırım fırsatı görürler. Risk sermayedarları jeomühendislik girişimlerine fon sağlar, milyarderler Grönland’da arazi satın alır, teknoloji devleri uzay kolonizasyonunu bilim kurgu olarak değil, B planı olarak tartışırlar.
Kale yaşamının sinsi yanı, iyimserlik estetiğinde yatmaktadır. Sürdürülebilirlik, yenilik ve geleceğe hazırlık gibi kavramlarla kendini gizlerken, krize neden olan hiyerarşileri yeniden üretmektedir. Bruno Latour, egemen sınıfın “ortak dünya fikrini terk ettiğini” ve bunun yerine “harabelerin üzerine güvenli bir sığınak” inşa ettiğini savunmuştur. Bu terk etme pasif değil, aktif bir geri çekilmedir; kayıtsızlığın mimarisidir. Böyle bir dünyada dayanışma anlamsız hale gelir. İklim değişikliği birleştirmez, bölünmeye yol açar. Vatandaşlığın sınırlarını yasal statüye göre değil, hava, su ve sıcaklık kontrolüne erişime göre yeniden çizer. Ekolojik uyum hayali, yeni bir gerçeklikle yer değiştirmiştir: azınlık için sürdürülebilirlik, çoğunluk için güvencesizlik.
İklim Göçü ve Aidiyet Sınırları

İklim felaketleri şiddetini artırdıkça, kitlesel göç, ekolojik çöküşün en acil ve istikrarı bozan sonuçlarından biri haline gelmektedir. Deniz seviyesinin yükselmesi, çölleşme, mahsul ve su kıtlığı, milyonlarca insanı evlerini terk etmeye zorlamaktadır -fırsat aramak için değil, hayatta kalmak için. Uluslararası Göç Örgütü’ne göre, 2050 yılına kadar 200 milyondan fazla iklim mültecisi olabilir. Bu çarpıcı rakam, çevreye bağlı yerinden edilmeyi sığınma için meşru bir gerekçe olarak kabul etmeyen uluslararası hukukun temellerini sarsmaktadır. Bu hareketler marjinal değildir; iklim krizinin insanlık üzerindeki en önemli sonucu haline gelmektedir. Ancak bu hareketler, merhamet yerine, militarize sınırlar, dikenli teller ve dışlama politikalarıyla karşılanmaktadır. İklim krizi böylece sadece hareket yaratmakla kalmaz, kimin hareket etmesine ve kimin ait olmasına izin verileceğinin anlamını da yeniden şekillendirir.
İklim göçü, soyut bir boşlukta gerçekleşmez — ırk, sınıf ve jeopolitik gibi mevcut sistemlerle çarpışır. Zorunlu göç edenlerin büyük çoğunluğu Küresel Güney’den gelirken, sınırlarını tahkim edenler Küresel Kuzey’de yer alır. Bu dinamik, sömürgeci hiyerarşileri yeni bir zemine -ekolojik sınıra- taşır. Akademisyen Harsha Walia’nın da belirttiği gibi, “sınırlar yalnızca harita üzerindeki çizgiler değildir; küresel apartheid’ın yapılarıdır.” Bu bağlamda, iklim göçmenleri yalnızca doğa olaylarıyla yerinden edilmezler; çevresel güvenliğin güç odaklarının elinde yoğunlaşmasına neden olan siyasi kararlar tarafından da yerinden edilirler. Duvarlar, gözaltı merkezleri ve gözetim teknolojileri, gerçek bir kıtlıktan dolayı değil, hareketliliğin mevcut düzen için bir tehdit haline gelmesi nedeniyle yaygınlaşmaktadır. Göç, bir sonuç olarak değil, doğrudan bir kriz olarak ele alınmaya başlanmıştır.
İklim göçmenlerini tanımlamak için kullanılan dil, onların insanlıktan çıkarılmasını daha da pekiştirir. Medya ve siyasi söylemde “sel”, “dalga” ya da “istila” gibi terimlerin hâkimiyeti, insanları adeta birer doğal afete dönüştürür. Bu söylemsel kayma, gerici politikaların meşrulaştırılmasına hizmet eder: denizde geri püskürtmeler, sığınma başvurularının başka ülkelere taşınması, ya da kamplarda süresiz gözaltılar. Pek çok durumda, devletler iklim göçüne sera gazı salımlarını azaltarak ya da güvenli göç yolları sunarak değil, “iklim güvenliği” adı altında -ki bu, esasen denetim ve sınırlandırma demektir- yatırım yaparak karşılık vermiştir. Bu durumun yarattığı paradoks ise ürkütücüdür: İnsanları dışarıda tutmak için sınırlar inşa edilirken, sermaye, emisyonlar ve ekolojik yıkım aynı sınırları serbestçe aşmaktadır. Antropolog Didier Fassin’in de belirttiği gibi,
Savunulan şey bir toprak parçası değil, bir ayrıcalıktır.

Bu manzaranın ortasında, aidiyet sorusu derin bir şekilde sarsılır. Çöküşü eşit olmayan bir gezegenin yurttaşı olmak ne anlama gelir? Kim kalma hakkına sahiptir, kim ulusal kimliğin gereksinimlerine artık “fazlalık” olarak görülür? İklim ayrımcılığı yalnızca coğrafi sınırları değil, aynı zamanda ahlâki sınırları da yeniden çizer; kimin yaşamı yas tutulmaya değer, kimin acısı yalnızca lojistik bir mesele olarak görülür, bunu belirler. Saskia Sassen bu göçmenleri “dışlanmışlar” olarak tanımlar — sadece korumadan değil, politik tahayyülden de çıkarılmış olanlar. Bu nedenle, iklim göçünü etik bir biçimde ele almak, iklim krizini dışsal bir tehdit olarak görmek gibi derin bir yanılsamayla yüzleşmeyi gerektirir. Gerçekte, iklim değişikliği, bazıları için koruma, diğerleri içinse terk ediliş üzerine kurulu bir sistemin içsel çürümesini açığa çıkarır. Gerçek sınır uluslar arasında değil; acısı görünür olanlarla sessizlik içinde kaybolmaya terk edilenler arasındadır.
Yeşil Aklama ve İklim Adaleti Yanılsaması
Artan ekolojik felaketler karşısında, “iklim adaleti” söylemi, çevresel çöküşü bizzat tetikleyen güçler tarafından hevesle benimsenmiş durumdadır. Şirketler, hükümetler ve uluslararası kurumlar artık sürdürülebilirlik diline son derece hâkimdir: net sıfır, döngüsel ekonomi, yeşil büyüme. Ancak bu sözel dönüşümün ardında, derin bir niyet boşluğu yatmaktadır. Günümüzde “iklim eylemi” olarak sunulan pek çok şey, aslında yeşil aklama yani sorumluluk görünümü altında statükoyu korumayı amaçlayan kozmetik bir performanstır. Krizin merkezindeki sömürü mantığıyla yüzleşmektense, bu çabalar yapısal dönüşüm yerine simgesel jestler sunarak aynı sistemi yeniden üretmektedir. Audre Lorde’un uyardığı gibi, “Efendinin araçları, efendinin evini yıkamaz,” — ne var ki bugün tam da bu araçlar, çözüm kisvesi altında yeniden paketlenmektedir.
Karbon dengeleme, emisyon ticareti ve Çevresel, Sosyal, Yönetişimsel (Environmental, Social, Governance; ESG) derecelendirmeler gibi piyasa temelli araçlar, bu içi boşaltılmış politikaların en iyi örnekleridir. Bu mekanizmalar, büyük kirleticilerin sera gazı salmaya devam ederken uzaklardaki doğa koruma projelerine ya da spekülatif teknolojilere yaptıkları yatırımlarla çevresel bir erdem iddia etmelerine olanak tanır. Çevre teorisyeni Andreas Malm’ın belirttiği gibi, “dengeleme, zenginlerin mazeretidir” -davranışlarını değiştirmeden suçluluk duygularını arındırmanın bir yoludur. Bu yapıda, emisyonlar zenginlerin satın alabileceği, yoksulların ise ulaşamayacağı bir tür ayrıcalık haline gelir. Bu, karbonun sermayeye dönüştüğü ve adaletin borsada alınıp satıldığı çarpık bir sistemdir. Sonuç, kapitalizmin ortadan kaldırılması değil, yeşil aklama, yani temiz ve pazarlanabilir -ama temelde aynı- bir şey olarak yeniden icat edilmesidir.
Bu adalet illüzyonu özellikle sinsidir çünkü sistemik zararı görmezden gelirken bireysel ahlâkçılığa yaslanır. Tüketicilere azaltmaları, yeniden kullanmaları, geri dönüştürmeleri, elektrikli araba ve organik pamuk tercih etmeleri öğütlenir; oysa toprağı, emeği ve enerjiyi sömüren küresel tedarik zincirlerine dokunulmaz. İklim sorumluluğu kişiselleştirilir,özelleştirilir ve ahlâki bir meseleye indirgenir -vatandaşlar birer tüketiciye, suçluluk duygusu ise yaşam tarzı pazarlamasına dönüşür. Bu sırada fosil yakıt şirketleri kendilerini “enerji sağlayıcısı” olarak yeniden markalaştırır, iklim konferanslarına sponsor olur, politika ve düzenlemeleri baltaladıkları gerçeğini perdelemeye çalışır. Alyssa Battistoni’nin de belirttiği gibi, “yeşil kapitalizm, sermayeyle yüzleşmeden çevreyi kurtarmanın bir yolunu sunar.” Sorun iklim adaletinin başarısız olması değil, evcilleştirilmesi, etkisiz hale getirilmesi ve bir zamanlar karşı çıktığı yapıları koruyacak biçimde yeniden işlevlendirilmesidir.
Bugün iklim adaletinden söz etmek, onu seyreltildiği yerden geri kazanmaktır. Gerçek iklim adaleti, sadece emisyonlar ve verimlilikle sınırlı kalmamalı; güç ilişkilerini, sömürü mekanizmalarını, tazminat hakkını ve toprak egemenliğini merkezine almalıdır. Tarih boyunca susturulmuş olanların -yerli toplulukların, iklim krizinin ön saflarında mücadele edenlerin, işçilerin ve göçmenlerin- seslerini merkeze koymalı ve uyum değil, dönüşüm talep etmelidir. İklim araştırmacısı Max Ajl’in de ifade ettiği gibi, “adalet, kapitalizmi yeşilleştiren bir geçiş değil; kapitalizmle tümden bir kopuştur.” Bu kopuş olmadan, yeşil dönüşüm yalnızca eşitsizliğin yeni bir sahnesine dönüşecektir: emeğin sömürüldüğü fabrikalarda güneş panelleri, yerli toplulukların topraklarında lityum madenleri ve hedge fonların sahip olduğu rüzgâr çiftlikleri.
Seçim, sürdürülebilir kalkınma ile çöküş arasında değil, elitlerin konforunu koruyan sahte çözümler ile gezegeni kurtarabilecek gerçek özgürleşme arasında yapılmalıdır.
İklim Proletaryası ve Sınıf Siyasetinin Yeniden Doğuşu

Hâkim iklim söyleminde sınıf, genellikle görünmez kılınmıştır — “insanlık” veya “ortak geleceğimiz” gibi soyut çağrılarla gölgelenmiştir. Ancak ekolojik çöküş tarafsız bir güç değildir. Sınıf karşıtlıklarını ortaya çıkarır ve yoğunlaştırır, yıkımdan kâr edenler ile yıkımın altında emek veren ve acı çekenler arasında yeni çatışma hatları çizer. Ortaya çıkan bu manzarada, bir iklim proletaryası şekillenmektedir: sadece geleneksel endüstrilerdeki işçilerden değil, iklim etkilerinden orantısız bir şekilde etkilenenlerden oluşan bir sınıf — kuraklıkla karşı karşıya kalan çiftçiler, sıcak dalgaları altında çalışan kayıt dışı işçiler, siyasi aidiyetten mahrum bırakılan yerinden edilmiş insanlar ve yanan bir gezegeni miras alan gençler. Onların durumu sadece ekolojik değil, ekonomik, politik ve varoluşsaldır. İklim proletaryası krize sadece katlanmakla kalmaz, onun bedelini de üstlenir.
Bu büyüyen sınıf henüz birleşmiş değildir, ancak kırılma anlarında, yeşil kapitalizmin boğucu konsensüsünü aşan direnişlerde görünür hale gelir. Amazon’daki yerli toprak savunucularından, sömürücü tarıma direnen köylü hareketlerine, Avrupa’daki gençlik iklim grevlerinden Afrika ve Güney Asya topluluklarının sömürücü tarıma karşı mücadelelerine kadar, bu hareketler iklim mücadelesinin aynı zamanda sınıf mücadelesi olduğunu ortaya koyar. Malm, “her ton CO₂ birileri tarafından, bir yerlerde ve bir nedenden dolayı üretilir,” diye hatırlatır ve bu neden genellikle kârdır. İklim proletaryası tam da bu mantığa karşı ortaya çıkar ve sadece hayatta kalmayı değil, dünyayı bir meta haline getiren ekonominin ortadan kaldırılmasını talep eder. Talepleri marjinal değil, devrimci niteliktedir ve toprak, enerji ve zaman üzerinde kontrol talep eder.

Temiz teknoloji ve eko-finans aracılığıyla eski dünyanın hiyerarşilerini çoğu zaman kopyalayan elit “yeşil geçiş” biçimlerinden farklı olarak, iklim proletaryasının talepleri kolektif mülkiyet, yeniden dağıtım ve gezegenin korunmasına dayanmaktadır. Onlar adaletsizliğe uyum sağlamayı değil, iklim ayrımcılığını mümkün kılan sistemle kopuşu talep etmektedirler. Bu anlamda, iklim politikası teknokratik kalamaz; ekolojik biçimdeki bir sınıf politikası haline gelmelidir. Tithi Bhattacharya’nın savunduğu gibi, iklim adaleti, bakım işleri, tarım işçiliği ve kolektif direniş yoluyla her gün “toplumu yeniden üreten”lerin mücadelelerine dayandırılmalıdır. İklim proletaryası bir mağdur kategorisi değildir; değer, emek ve yaşamın yeniden yapılandırılmasını talep eden bir politik güçtür.
Bu yeniden çerçeveleme, sınıf bilincinin yeniden doğuşu için bir yol açar — bu da ancak, endüstriyel kapitalizmin modası geçmiş terimleriyle değil, yeni bir ekolojik bakış açısıyla olur. Yönetilen çöküşün kadercilik anlayışını reddeder ve bunun yerine farklı bir ufukta ısrar eder: adaletin yeşil aklama ile değil, maddi dönüşümle temellendirildiği bir ufuk. Soru artık krizi durdurmak için yeterli teknoloji veya sermaye olup olmadığı değil, her ikisini de istifleyenlerle yüzleşmek için yeterli siyasi irade olup olmadığıdır. Dünya ısınırken, isyan olasılığı da artmaktadır — koşullar elverişli olduğu için değil, dayanılmaz olduğu için. İklim proletaryası sadece daha az zarar talep etmez; hayatta kalma ve mutluluk araçlarının ortak olduğu, radikal olarak farklı bir dünya talep eder.
Kapatırken: Yönetilen Çöküşe Karşı
Süregelen iklim felaketi, sadece yükselen sıcaklıklar veya eriyen buzullar krizi değildir; bu, yönetişim, hayal gücü ve iktidar krizidir. Tanık olduğumuz şey, tesadüfi bir eylemsizlik değil, kapitalizmin yapılarının gezegenin çöküşü karşısında kendilerini korumaya çalıştıkları, yönetilen çöküşün dikkatli bir koreografisidir. Dönüştürücü bir değişim başlatmak yerine, hâkim tepki, mevcut hiyerarşileri ve kâr akışını koruyacak şekilde ekolojik çöküşün belirtilerini yönetmek şeklinde bir sınırlama olmuştur. Mark Fisher bu mantığı “kapitalist gerçekçilik” olarak adlandırır; kapitalizmin sonunu hayal etmektense dünyanın sonunu hayal etmenin daha kolay olduğu yönündeki yaygın inanç. Yine de iklim ayrımcılığı bağlamında, bu gerçekçilik sadece ideolojik değildir; yavaş yavaş terk etme stratejisidir.

Yönetilen çöküş fantezisi, seçici kurtarma üzerine kuruludur. Belirli nüfus grupları -doğru pasaportlara, varlıklara veya ten rengine sahip olanlar- sigorta, altyapı ve politikalarla korunurken, diğerleri yaşanmaz sıcaklık, gıda güvensizliği veya yükselen suların olduğu bölgelerde yok olmaya terk edilmektedir. Bu gelecek spekülatif değildir; zaten buradadır. Mbembe’nin de belirttiği gibi, “gezegenin yönetimi giderek artan bir şekilde fazla nüfusun yönetimi haline gelmektedir.” Yani, iklim yönetimi bir tür önceliklendirme haline gelmiştir; teknokratik çözümler ve militarize sınırlar küresel eliti korurken, çoğunluğun sessizce yok olmasına izin verir. Bu bağlamda, “dayanıklılık” veya “uyum” çağrıları genellikle acımasız bir hesaplamayı maskelemek için kullanılır: kim kurtarılmaya değer, kim değil.
Bu mantığa direnmek için, kaçınılmazlık gibi pasif bir dili reddetmeliyiz. İklim çöküşü meteorolojik bir olay değil, politikalar, yatırımlar ve eylemsizlik yoluyla alınan ve yeniden alınan siyasi bir karardır. Görev, bu bozuk sistemde sadece hayatta kalmak değil, ondan kopmaktır — sömürü ve eşitsizlikten kâr elde etmeye devam eden birikim altyapılarına meydan okumaktır. Tek geçerli iklim politikası, sermayeyle doğrudan yüzleşen, ortak mülkiyeti geri kazanan ve toplumu ekolojik ve sosyal bakım etrafında yeniden inşa eden politikadır. Gelecek, teknokratlara, hayırseverlere veya yeşil milyarderlere bırakılamaz; her şeyi kaybedecek olanların ve miras alacak hiçbir şeyi olmayanların mücadelesiyle şekillenmelidir.
Bu bağlamda umut, naiflik değil direniştir. Tasarlanmış umutsuzluğu kader olarak kabul etmeyi reddetmektir. Walter Benjamin’in yükselen faşizm karşısında yazdığı gibi, “umut, umutsuz olanlar için bize verilmiştir.” Yönetilen çöküşe karşı harekete geçmek, başka bir dünyanın mümkün olduğunu ısrarla savunmaktır — bu uzak bir gelecek değil, bugünün ölümcül uzlaşılarını reddetme eylemidir. Bu, tahliye planlarına değil, dayanışmaya, tazminata ve riskin, servetin ve yaşamın köklü biçimde yeniden dağıtımına dayanan bir siyaset hayal etmek ve inşa etmektir. İklim krizi bizi zaten bölmüştür; mesele, bu bölünmelerin yeni bir kast sistemine dönüşmesine izin verip vermeyeceğimizdir — ya da bu ânı dışlayıcı mimariyi yıkmak ve birlikte, yeniden başlamak için kullanıp kullanmayacağımızdır.
Kapak Fotoğrafı: ©Abir Abdullah, Bangladesh, 2007
Referanslar:
Philip Alston, Climate Change and Poverty: Report of the Special Rapporteur on Extreme Poverty and Human Rights. United Nations Human Rights Council, 2019
Dipesh Chakrabarty, “The Climate of History: Four Theses“, Critical Inquiry, Vol. 35, No. 2 (The University of Chicago Press, 2009)
Rob Nixon, Slow Violence and the Environmentalism of the Poor (Harvard University Press, 2011)
Susan Sontag, On Photography (Rosetta Books, 2005)
Achille Mbembe, “Necropolitics”, Public Culture, Vol. 15, No. 1 (Duke University Press, 2003)
Robert D. Bullard, The Climate of History in a Planetary Age (University of Chicago Press, 2021)
Judith Butler, Frames of War: When Is Life Grievable? (Verso, 2009)
Naomi Klein, This Changes Everything: Capitalism vs. The Climate (Alfred A. Knopf Canada, 2014)
Roy Scranton, “Learning How to Die in the Anthropocene” (The New York Times, 2013)
Zygmunt Bauman, Liquid Modernity (Polity Press, 2000)
Bruno Latour, Down to Earth: Politics in the New Climatic Regime (Polity Press, 2018)
Harsha Walia, Border and Rule: Global Migration, Capitalism, and the Rise of Racist Nationalism (Haymarket Books, 2021)
Didier Fassin, “Another Politics of Life is Possible“, Theory, Culture & Society, Vol. 26 (SAGE, 2009)
Saskia Sassen, “A Massive Loss of Habitat: New Drivers for Migration“, Sociology of Development, Vol. 2, No. 2 (University of California, 2016)
Audre Lorde, Sister Outsider: Essays and Speeches (Crossing Press, 1984)
Andreas Malm, How to Blow Up a Pipeline: Learning to Fight in a World on Fire (Verso, 2021)
Alyssa Battistoni, “State, Capital, Nature: State Theory for the Capitalocene”, Marxism and the Capitalist State: Towards a New Debate (Palgrave Macmillan, 2023)
Max Ajl, “A People’s Green New Deal: Obstacles and Prospects“, Agrarian South: Journal of Political Economy, Vol. 10, Issue 2 (Agrarian South Network, 2021)
Tithi Bhattacharya, “How Not to Skip Class: Social Reproduction of Labor andthe Global Working Class”, Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression (Pluto Press, 2017)
Mark Fisher, Capitalist Realism: Is There No Alternative? (Zero Books, 2009)
Walter Benjamin, Selected Writings, Volume 1: 1913–1926 (Harvard University Press, 1996)