Bu yıl düzenlenen 33. İstanbul Caz Festivali programına bakıldığında göze ilk çarpan detaylardan biri coğrafi çeşitlilik. Pakistan, Brezilya, İtalya, Amerika ve İngiltere gibi birbirinden farklı coğrafyalara yayılmış sanatçıları içeren bir spektrumda, bu sene festivalde bizleri kültürel anlamda zengin bir çeşitlilik bekliyor. Marcus Miller, hem Miles Davis’in mirasını sahneye taşıyor hem de Afro-Amerikan caz geleneğinin önemli damarlarından birini temsil ediyor. ABD merkezli Arooj Aftab, Suudi Arabistan ve Pakistan köklerinden gelen kendine özgü tarzıyla geleneksel Güney Asya müziğini çağdaş cazın serbest formlarına taşıyor. Mari Froes ise Brezilya’nın samba ve MPB (Música Popular Brasileira) kökleriyle sahnede yerini alacak. Tüm bunları bir konser serisi olmanın ötesinde, farklı müzik kültürlerinin aynı zeminde karşılaştığı bir alan olarak yorumlamak da mümkün.

Elbette bu çeşitlilik beraberinde bir soruyu da getiriyor: Caz tam olarak nedir? Programda Thee Sacred Souls’un soul ve R&B ağırlıklı soundu, Robert Plant’in rock mirası, Arooj Aftab’ın Neo-Sufi tınıları var. Bunları bir “caz festivali” çatısı altında toplamak ilk bakışta tuhaf gelebilir ama belki de tam da bu yüzden ilgi çekici. Bu noktada cazın, tarihsel olarak her zaman başka müzik kültürleriyle temas halinde olduğunu hatırlatmakta fayda var. Blues’tan funk’a, rock müzikten hip hop’a uzanan etkileşimler, cazın sürekli dönüşen ve genişleyen yapısının önemli bir parçası oldu. Hatta kendi sınırlarını esneten seslerle kurduğu ilişki, cazın karakteristik özelliklerinden biri haline geldi diyebiliriz.
33. İstanbul Caz Festivali de bu anlamda tutarlı: Caz müziği katı bir formüle indirgemekten ziyade, tarihsel arka planındaki geçirgenliği programına yansıtıyor.
Türler Arasında Dolaşan Ritimler
Türler arasında dolaşan ritimler söz konusu olduğunda festival açılışını yapacak isim belki de en anlamlı seçim: Marcus Miller. Marcus Miller, çağımızın en önemli bas gitaristlerinden biri olmasının yanı sıra Miles Davis mirasının da en önemli taşıyıcılarından biri. Miller bu kez solo bir konserle değil, ustası Miles Davis’in doğumunun 100. yılına özel hazırladığı “WE WANT MILES!” projesiyle geliyor. Projenin asıl ağırlığı ise kadroda: Davis’in son dönem turlarına eşlik eden Bill Evans (saksafon), Mike Stern (gitar), Mino Cinelu (perküsyon) ve Russell Gunn (trompet) yeniden bir arada. Bu bir anma gecesi belki, evet. Ama Miller’ın müzikal diliyle proje, nostaljik olmaktan çıkıp o mirasın bugünkü karşılığı haline geliyor.
Festivalde yer alan bir diğer ekip Thee Sacred Souls da dikkat çekici seçimlerden biri. San Diego’dan çıkan grup, 60’ların ve 70’lerin soul ve R&B mirasını bugünün sounduyla yeniden yorumluyor. Grup, bu yönüyle türler arasındaki sınırların geçirgenliğini görünür kılan bir örnek. Gecenin açılışını yapacak LA LOM ise bu geçişkenliği daha da ileri taşıyor. Los Angeles çıkışlı üçlü, bolero, cumbia, Peru chicha, gibi farklı müzik geleneklerini bir araya getirerek kendine özgü bir ses yaratıyor.

Programın dikkat çeken isimlerinden Robert Plant, Saving Grace ve Suzi Dian ile birlikte sahnede olacak. Led Zeppelin’in efsanevi solisti olarak tanınan Plant’in folk, blues, country ve gospel arasında dolaşan bu projesi, sanatçının son yıllardaki müzikal yönelimini yansıtıyor. Bir caz festivalinde bir rock efsanesi görmek ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ancak blues’un cazla paylaştığı ortak kökler düşünüldüğünde bu buluşma o kadar da beklenmedik değil.
Festivalin coğrafi çeşitliliğini en görünür kılan isimlerden ikisi ise Arooj Aftab ve Mari Froes. Suudi Arabistan doğumlu, Pakistan’da büyümüş, Brooklyn merkezli Arooj Aftab, geleneksel Güney Asya müziğini caz, folk ve çağdaş bestecilik anlayışıyla buluştururken Brezilyalı Mari Froes ise samba, bossa nova ve MPB köklerinden beslenen müziğiyle festival programına farklı bir renk katıyor. Farklı coğrafyalardan ve müzikal geleneklerden gelseler de her iki sanatçı da yerel köklerini güncel bir yaklaşımla yeniden yorumlamalarıyla öne çıkıyor.
Festival programı yalnızca türler arası geçişlere de odaklanmıyor. Çağdaş cazın önemli isimlerinden Joe Lovano ve Antonio Faraò da “Explorations” projesiyle festivalde yer alacak. Festivalin kapanış konserini üstlenecek olan Veronica Swift ise swing ve bebop geleneğinden beslenen enerjik yorumuyla festivali noktalayacak.
Festivalin Diğer Durakları
Programın uluslararası konukları kadar yerli sahnesi de dikkat çekici. Senem Diyici’nin Okay Temiz ile aynı sahneyi paylaşacağı konser, farklı kuşakları bir araya getirirken Ayhan Sicimoğlu, Harikalar Bandosu ile Latin ritimlerinin izini sürüyor. Selen Beytekin ise Hermon Mehari ve Tony Tixier ile birlikte sahne alarak festivalin uluslararası iş birliklerine bir örnek sunacak.

Bununla birlikte, İstanbul Caz Festivali deneyimi bu yıl da konser salonlarıyla sınırlı değil. Ücretsiz gerçekleşecek olan Parklarda Caz konserleri, şehrin farklı noktalarında cazı daha geniş kitlelerle buluşturuyor. +1’li Gece Gezmesi farklı mekanlara yayılan programıyla festival atmosferini gece boyunca sürdürmeyi hedefliyor. Gelenekselleşen Caz Vapuru ise Boğaz’da müzik eşliğinde bir yolculuk deneyimi sunacak. Bunların yanı sıra, Cazın Lezzet Hikayeleri, müzik ve gastronomiyi aynı masa etrafında bir araya getirerek programın disiplinlerarası yönünü görünür kılan bir etkinlik olarak ön plana çıkıyor. Ayrıca, İKSV Alt Kat ise 7-8 Temmuz’da Selen Beytekin’in yürüteceği “Caz: Müzikten Resme” atölyesiyle festivalde çocuklara da alan açacak.
Nihayetinde, Marcus Miller’dan Robert Plant’e, Arooj Aftab’dan Mari Froes’a uzanan programıyla 33. İstanbul Caz Festivali, bu yıl da farklı coğrafyaları ve müzikal gelenekleri aynı çatı altında buluşturma çabasında. Festival, cazın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair kesin bir cevap vermektense bu soruyu yeniden sormaya ve deneyimlemeye davet ediyor. İstanbul ise iki hafta boyunca bu karşılaşmalara ev sahipliği yapacak.