Hafızayı Kazmak
Arkeolojide nesne öncelikle sembolik, estetik veya işlevsel bir eser olarak görülür. Kültürel hafıza merceğinden bakıldığında ise nesne bu pragmatik rolünü aşarak işlevin yanı sıra duyguyu, anlamı ve çoğu zaman travmayı da depolayan bir hafıza aracı haline gelir. Bu dönüşüm, hafızayı kavramsallaştırma biçimimizi farklı ama kesişen yollarla yeniden tanımlayan üç teorisyenin çalışmalarıyla ele alınabilir: Maurice Halbwachs, Walter Benjamin ve Pierre Nora.
Maurice Halbwachs’a göre hafıza izole bir eylem değil, derin bir toplumsal süreçtir. Bireyler topluluklarının sağladığı çerçeveler içinde, topluluklarının çizdiği sınırlar içinde hatırlarlar. Maddi nesneler de bu kolektif süreçte dengeleyici bir işlev görürler. Bir yerde artık insan varlığı söz konusu olmasa da veya oraya başka bir topluluk yerleşmişse de bu nesnelerin varlıklarını korumaları zaman içinde paylaşılan kimlikleri sağlamlaştırır. Bir cenaze yadigarı, bir seramik parçası, bir mutfak aleti…
Nesne, bugünü kolektif bir geçmişe bağlayarak hem hafızayı canlandırır hem de kaybı görünür ve ulaşılabilir kılar.
Walter Benjamin ise arkeolojik kazı metaforunu kullanarak bir hafıza çerçevesi oluşturur. Hafızanın tutarlı bir anlatı olarak değil de bir harabe olarak ortaya çıktığını söyler: katmanlar, kalıntılar ve parçalar halinde. Nesneler- özellikle de çocukluk dönemiyle bağlantılı olanlar- bu parçalanmış çağrışımları taşırlar. Sadece hatırlanmakla kalmazlar, öngörülemez bir şekilde açılan zaman kapsülleri gibi işlev görerek hafızayı harekete geçirirler.
Benjamin’in penceresinden bakıldığında arkeolojik nesneler bize geçmişte hayatın nasıl olduğunun yanı sıra neyin hissedildiğini, arzulandığını veya kaybedildiğini de gösterir.
Pierre Nora da hafıza mekanları (lieux de mémoire) kavramıyla hafızanın maddi bir forma dönüşümünü tanımlar. Geleneksel hafıza aktarımının modernite ile bozulduğunu ve artık toplumların hafızayı fiziksel işaretlere, anıtlara, arşivlere ve hatta nesnelere dönüştürdüğünü iddia eder. Bu işaretler, anıtlar, arşivler ve nesneler de hem tarihi muhafaza ederler hem de hafızayı yokluğuna tepki olarak simüle eder ve yapılandırırlar. Burada arkeolojik eserler, geçmişin kalıntıları değil, toplumların kaybı sindirmesine ve yaşamasına yardımcı olan modern yapılardır.
Kısacası bu üç teorisyen arkeolojik nesnelerin yalnızca tarihsel veri olarak değil, aynı zamanda kolektif kopuş anlarında hafıza ve madde arasında köprü kuran duygusal teknolojiler olarak da okunabileceği güçlü bir mercek oluştururlar.
Başur Höyük: Hafıza Mekânı Olarak Arkeolojik Alan

Bu dinamiği en iyi şekilde gösteren arkeolojik vaka çalışmalarından biri Baysal ve Sağlamtimur’un Türkiye’nin güneydoğusundaki Erken Tunç Çağı’na ait bir yerleşim yeri olan Başur Höyük’te yaptığı çalışmadır. Kazılar, muhtemelen kurban edilen birçok genç bireyin 3000’den fazla eşyayla gömüldüğü mezarları ortaya çıkarmıştır: binlerce boncuk, incelikle işlenmiş bronz mızrak uçları, minyatür silahlar ve dünyanın bilinen en eski çok yüzlü zar setlerinden biri. Başur Höyük maddi birikiminin ötesinde Nora’nın deyimiyle bir hafıza mekânı olarak yorumlanabilir, organik aktarım kaybolduktan sonra hafızanın yoğunlaştığı yapay bir alan. Bir zamanlar ritüele ve kolektif anlayışa yerleşmiş olan mezar kompleksi artık maddi izleriyle varlığını sürdürür. Nora’nın öne sürdüğü gibi,
Hafıza mekanları, yani lieux de memoire’lar vardır çünkü artık gerçek hafıza ortamları, yani milieux de memoire’lar yoktur.
Başka bir deyişle gerçek hafıza ortamları ortadan kaybolduğunda ve bu kopuşu telafi etmek için sembolik alanlar yaratıldığında hafıza mekanları ortaya çıkar. Başur Höyük’teki çok yüzlü zarlar, minyatür silahlar ve binlerce boncuk yalnızca statüyü veya ekonomik kapasiteyi yansıtmaz; ölüm, fedakârlık ve anmayla bağlantılı sembolik bir ağırlık da taşırlar. Bu nesneler kimliği, toplumsal rolü ve ritüel niyeti ileterek bir anma aracı işlevi görürler. Ölüler toplumsal değerlerini anlatan, hatta topluluklarının kayba sembolik bir anlam yükleme çabasını anlatan eşyalarla süslenir ve uğurlanırlar. Ama bu nesneler kazılıp çıkarıldıktan sonra sergilenmek üzere müzeye ulaştığında bir tür anlamsal dönüşüme uğrarlar.
Bu dönüşüm Benjamin’in doğrusal, ilerici tarih eleştirisinde tam da uyardığı şeydir aslında. Benjamin için tarihsel anlam, olayların kesintisiz kronolojisinde değil; geçmişin parçalarının bugünle yüzleştiği ani ve yıkıcı anda, diyalektik imgede bulunur. Başur’un mezar eşyaları, mekânsal ve duygusal bağlamlarından koparıldığında bir zamanlar kodladıkları travmadan kopuk, izole estetik eserlere dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır. Harmanşah’ın da vurguladığı gibi Anadolu’daki arkeolojik alanlar duygusal bölgelerdir; iyileşme, kimlik ve kolektif hafıza alanlarıdır. Bu nesneler, özellikle anlatısal bir çerçeve olmadan yer değiştirdiklerinde Benjamin’in deyimiyle arındırılmış ulusal tarihlere meydan okuyan hakikat yüklü parçalar olarak “parlama” potansiyellerini kaybederler. Bu anlamda Başur Höyük basit bir gömü alanı olmaktan ziyade kopmuş bir arşivdir. Buradaki nesneler, içinden çıktıkları tarihsel gerçeklikleri bir yandan çağrıştırırken diğer yandan gizler.
Tepecik-Çiftlik: Domestik Gömme ve Somutlaşmış Anma

Bıçakçı ve arkadaşlarının çalışmasından görüldüğü üzere Niğde’deki Tepecik-Çiftlik Höyük kazısı, toplulukların ölümle nasıl ilişkilendiğine dair oldukça karmaşık bir Neolitik cenaze töreni uygulamasını gösterir. Özellikle bir toplu mezar- BB toplu mezarı- farklı yaşlardaki en az 14 bireyden oluşmaktaydı ve bu insanlar bir evin tabanının altına yerleştirilmiş küçük, kapalı bir çukura gömülmüştü. Ama bu eş zamanlı bir toplu gömü değildi; hem birincil hem de ikincil gömüleri, tekrarlanan müdahaleleri ve kasıtlı anatomik seçimleri içeren çok aşamalı toplumsal bir birikimdi. Bazı kafataslarının geri getirildiği, bazılarının ise yerinde bırakıldığı kafatası çıkarma işlemi ölülere sembolik veya ritüelleştirilmiş bir muamele yapıldığını düşündürüyor- belki de saygı, hafızanın sürdürülmesi veya toplumsal farklılaşma amacıyla.

Bu katmanlı, yinelemeli gömü süreci, Halbwachs’ın kolektif hafızanın dinamik ve ilişkisel olduğu anlayışıyla güçlü bir şekilde örtüşür. Topluluk, ölüleri yok saymak yerine mezarlarıyla fiziksel olarak yeniden etkileşime girerek süregelen hafıza bağlarını korumuş gibi görünüyor. Ölüler unutulmamış, yaşayanların dünyasına ritüel olarak yeniden entegre edilmiştir. Halbwachs’ın deyimiyle,
İnsanlar anılarını genellikle toplum içinde edinirler. Anılarını da toplum içinde hatırlar, tanır ve yerelleştirirler.
Mezarın bir ev yapısı içine yerleştirilmiş olması da hafızanın anıtlarda maddileştirilmediğini, günlük mekâna eklemlendiğini ve domestik hayatın merkezinde yası ve sürekliliği somutlaştırdığını gösterir. Ama bu bağlam bir müzede yeniden inşa edildiğinde kalıntılar, ritüelleştirilmiş toplumsal anlamlarından sıyrılarak yeniden sınıflandırılır. Defin, toplumsal hafızanın canlı bir yapısı olmaktan ziyade tipolojik bir ilgi nesnesine indirgenir. Burada arkeolojik alan ile müze ortamı arasındaki epistemolojik kopuş, toplumsal bağlarından koparılan belleğin, yerini salt bir tarihe – durağan, kişiliksizleştirilmiş bir anlatıya – bırakma riski taşıdığını akla getirir, tam da Halbwachs’ın uyardığı gibi.
Sonlandırırken…
Yerinden edilme, şiddet ve tarihsel kopuşun şekillendirdiği bağlamlarda nesneler eşsiz bir direnç sunar. Bedenlerin kaybolduğu yerde hayatta kalır, dilin tökezlediği yerde varlığını sürdürür ve aksi takdirde yok olabilecek deneyimlerin parçalarını korur. Dayanıklılıkları ve sembolik kapasiteleri sayesinde kültürel travmanın depoları haline gelirler. Teorik bakış açılarını Türkiye’den arkeolojik örneklerle harmanlayınca arkeolojik nesnenin basit bir kalıntı değil, bir tanık olduğu ortaya çıkar. Bu nesneler insanların sadece nasıl yaşadığına değil; nasıl öldüğüne, yas tuttuğuna ve hatırladığına datanıklık eder. Gömüldüğünde bir hikâye başlar; kazılıp çıkarıldığında ise başka bir hikâye. Nesneleri incelemek hem tarihle hem de duygulanım, etik ve hayal gücüyle etkileşim kurmaktır. Hafızanın, aynı toprak gibi katmanlara ayrıldığını ve ortaya çıkarılan her katmanın kendimizden bir parça getirebileceğini fark etmektir.
Referanslar:
Baysal, Emma L. ve Haluk Sağlamtimur. 2021. “Sacrificial Status and Prestige Burials: Negotiating Life, Death, and Identity Through Personal Adornment at Early Bronze
Age I Başur Höyük, Turkey.” American Journal of Archaeology 125(1):3–28. doi:10.3764/aja.125.1.0003.
Benjamin, Walter. 2006. Berlin Childhood around 1900. Çev. Howard Eiland.
Cambridge, MA: Belknap Press of Harvard University Press.
Bozoğlu, Gönül. 2020. Museums, Emotion, and Memory Culture: The Politics of the Past in Turkey. Londra: Routledge.
Büyükkarakaya, Ali Metin, Yasin Gökhan Çakan, Martin Godon, Yılmaz Selim Erdal ve
Erhan Bıçakçı. 2019. “Handling Dead Bodies: Investigating the Formation Process of a Collective Burial from Neolithic Tepecik-Çiftlik, Central Anatolia (Turkey).”
Journal of Anthropological Archaeology 56:101118. doi:10.1016/j.jaa.2019.101118.
Halbwachs, Maurice. 1992. On Collective Memory. Ed. ve çev. Lewis A. Coser. Chicago, IL: University of Chicago Press.
Harmanşah, Ömür. 2015. Place, Memory, and Healing: An Archaeology of Anatolian Rock Monuments. Londra: Routledge.
Nora, Pierre. 1989. “Between Memory and History: Les Lieux de Mémoire.” Representations 26:7–24. doi:10.2307/2928520