demek hiç aç kalmadın sen öyle mi
açıkta kalmadın ha?
kirinden gömleğinin
dirseğinin yamasından
eziklik duymadın ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
Duygular Üzerindeki Totalitarizm

Avusturyalı sosyolog Raewyn Connell’in, duyguların iyi veya kötü olarak ayırt edilmesinden önce; kadın ve erkeğe belli duygular yüklenerek özellikle tek tip erkek figürü yaratıldığı ve bu figürün de öfke dışındaki duygulardan uzak tutulduğunu gözlemlediği ‘’Erkeklik Çalışmaları’’ adlı eseri, duyguların cinsiyet kimlikleriyle olan bağına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda her ne kadar ülkeler arasındaki fark, tek tip erkek tanımlamasını da esnetiyor olsa da çoğu toplumda duyguları göstermemenin bir ‘erkeklik’ adıyla özdeşleşen güçlü insan profiline denk düştüğü vurgulanmaktadır. Tüm bunların temelinde ise Amerikalı sosyoloji profesörü Arlie Russell Hochschild’ın bireylerin duygularını bağlı oldukları toplumun dayatmalarına uygun olacak şekilde titizlikle düzenlediğini belirttiği duygu çalışması (emotion work) yatmaktadır. Bu duygu çalışması özellikle orta yaşı kapsayan ve günümüzde Türkçe ’ye direkt olarak geçen “cool” olmak adı altında ağlamayı bile belli ölçüde, kamusal alanlardan uzak olmaya iten; kızıp bağırmayı, gücenmeyi “cool” olmamakla ve buna zemin hazırlayan güçlü olmamakla bağdaşlaştırır.
demek hiç sövmediler anana avradına
hiç kimseye sövmedin ha?
bir gececik olsun çekip kafayı
şakır şakır oynamadın
hıçkırarak ağlamadın öyle mi?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
“Duygular ve Erkeklik: Türk Toplumunda Duyguların Cinsiyetlendirilmesi” adlı makalesiyle konuya dikkat çeken Aynur Tekke, duyguların toplumda cinsiyetlendirildiği ve özellikle erkeklerin duygularını göstermesinin zayıflık sayıldığı Türk toplumunda, kamu ve hizmet sektöründe kadın – erkek ayrım gözetmeksizin çalışanların duygularını maskelemesini bir duygusal emek kavramı altında profesyonellikle ilişkilendirir. Örneğin bir çağrı merkezi çalışanı, her ne kadar karşı taraf öfkelenirse öfkelensin, hiçbir duygu yansıtmadan işine devam eder. Bir yandan bu davranış profesyonel bir tutum olduğu gerekçesiyle takdir toplarken diğer bir yandan işe koyulup başarısız olursa yerden yere vurulur. Bu nedenledir ki kim bilir kaç şiir yayınlanmamış, kaç şarkı yalnızca dostlar meclisinde söylenmiş, kaç proje sadece taslaklarda kalmıştır…
demek yalnızlıktan böğürmedin hiç
akrep sokmuş gibi sıçramadın geceleri ha?
hiç sevmedin öyle mi
kendini öldürmeyi çekip gitmeyi
büyük işler becermeyi düşünmedin ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!
İktidarın “Erkeklik” Hegemonyası
Türk toplumunda ‘erkeklik’, kökü Osmanlı dönemine dek uzanan sarsılmaz güç, otorite ve iktidarla özdeşleştirilmiştir. Bu bağlamda Connell’in, hegemonik erkeklik kuramı, Foucault’nun iktidarı yalnızca kural ve yasaklar koyan değil, aynı zamanda toplum normlarını da tekelden empoze eden bir güç olduğu düşüncesiyle temellenir. Fransız filozof ve sosyolog Michel Foucault’ya göre, iktidarın erkek cinsiyetine atanmasıyla birlikte erkekliğin iktidar yükünün altında duyguları baskılama, daima ‘güçlü’ durma, sert olma, otoriteyi sağlama görevleri norm haline gelmiştir. Ve bu normu bozacak en ufak gevşeme, erkek olmama ve dolayısıyla iktidara, güce sahip olamamayla bağdaştırılmaktadır.

Hegemonik erkekliğin yasakladığı duyguların dışavurumu, öfke, kavga, başkası üzerinde tahakküm kurma üzerinden kendini gösterse de baba figürüne yüklenen sert, çocuklarına karşı mesafeli ve sevgisini fiziksel olarak göstermeme normu da oluşturmuştur. Çocuklarına sevgisini ve şefkatini göstermenin bile onlar üzerindeki otoriteyi kaybedeceği korkusu tıpkı imparatorluklardaki devletin, halkın gözünde sert bir otorite figürü olması ve bu imajın bozulmasından kaçınmasıyla örtüşmektedir. Bu noktada Foucault’un erkeklik ve iktidar arasındaki güç algısının benzerliği iddiası, iktidarın toplumdaki cinsiyet rollerini belirlediği gerçeğini de ortaya çıkarmaktadır.
demek bu musluklar hep bu ellerde
bu düzen bu dünya bu gidiş
sen hep böyle mutlu kişi örnek vatandaş
giden ağam gelen paşam, öyle mi?
bin yaşasın seni sokmayan yılan
sen mi kaldın düzeltecek, öyle mi?
haksızlığa uğramadın taşlanmadın ha?
ne şam’ın şekeri, ha
ne arabın yüzü, ha?
yaşadın da bunca yıl şu bataklıkta
gül sandın bu kokuyu öyle mi?
hadi be hırbo sen de
adam mısın sen de be!
Bir erkeğin toplum içinde ağlamasının çok büyük zayıflık olarak görülmesi yalnızca erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları tahakküm değil, aynı zamanda erkeklerin de kendi arasında sert durmanın hiyerarşik bir güç dengesi oluşturduğunu göstermektedir. Bu noktada iktidarın erkeğe biçtiği sert olma ve duygularının baskılama rolünün insan olmanın bir gereği olarak duygularını dışa vurmasıyla ‘bozulması’, diğer bir yandan iktidar tarafından kadına empoze edilen duygusallık ve naifliğinin şartlara uymadığı takdirde ne olacağı ise bir başka sorudur. Foucault ve Connell’in bu tezlerine bağlı olarak; toplumda cinsiyetlerin yalnızca biyolojik olarak değil, duyguların dışavurumu bakımından da bir güç veya zayıflık hiyerarşisi çizebileceği görülmektedir.
Bir Örnek İnsan Portresi Şiiri

Sömürü, adaletsizlik ve toplumsal eşitsizlik gibi konuları işleyen gerçekçi şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Bir Örnek İnsan Portresi” şiiri, kapitalist sistemin ve sınıfsal eşitsizliğin eleştirisi olarak yorumlanır. Foucault ve Connel’in tezleri ışığında ise şairin kaleme aldığı eser, erkek hegemonyası ve cinsiyetçi sömürü paralelinde de okunabilir. Şiirde tıpkı eril iktidar gibi erkek hegemonyası da; topluma, hayatın gerçeklerine yabancı olan birey üzerinden ironi ile gözler önüne serilmektedir. ‘Örnek bir insan’ olmak, aç kalmamak, hıçkırarak ağlamamak, hayal kırıklığına uğramamak, büyük işlere kolları sıvayıp başarısız olmamak, haksızlığa uğramamak, bir gece içip oynamamak, bir gün olsun ölmeyi istememek midir? Bu örnek insan, toplum bataklığında yalnızca kokuyu gül sanıp kendini ‘adam’ yerine koyandır Korkmazgil’in ifadesiyle.
Örnek insan, düzenin kendisine tanıdığı konfor alanında vicdanını rahatlatmış kişi midir?
Şiirdeki “örnek insan”, hıçkırarak ağlamayan, açlık yaşamayan ya da dışarıda kalma gibi varoluşsal tehlikelerle henüz sınanmış olmayan ve toplumsal düzenin ona sunduğu konforlu limanda vicdanını rahatlatmış bir bireydir. Bu tasvir hem geleneksel Türk toplumunun hem de kapitalist sistemin yücelttiği, “başarılı”, “kurallara uyan” ve “sorumluluk sahibi” erkek modelinin alaycı bir karikatürünü de tasvir eder. Aynı zamanda toplumsal hiyerarşide üst sıralarda yer alıp genellikle erkek egemen düzenin tanımladığı bir iktidar pozisyonunu da simgeler. Çünkü kadınlar ve diğer ezilen gruplar için “aç kalmamak” ya da “açıkta kalmamak” gibi temel güvenceler, çoğu zaman daha kırılgandır, -erkek iznine bağlıdır.- Erkek hegemonyasındaki duygusuzluk ve güç gösterisi; toplumsal bir yabancılaşmaya, empati yoksunluğuna yol açmaktadır. Erkeklik rollerinin zorunlu kıldığı duygusal mesafe, rasyonellik ve sertlik beklentileri de bu yabancılaşmayı, yol açtığı kayıtsızlığı körüklemektedir. Michel Foucault’nun da bahsettiği gibi erkek hegemonyasının kapitalist sistemle özdeşleşmesi de, eril tahakkümün sürmesinde kilit bir unsurdur; zira birey, sistemi sorgulamak yerine onun bir parçası olmayı seçerek, mevcut erkek egemen statükoyu pekiştirir.
Şairin bakış açısına göre gerçek “insanlık”, konfor içinde sürenlerin değil, ezilenlerin, açlığın pençesinde kıvrananların ve toplumsal mücadeleyi göğüsleyenlerin yanında yer alır. Sonuç itibarıyla, “Bir Örnek İnsan Portresi” sadece sınıfsal sömürüyü işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda bu sömürünün altını çizen, eril‑kapitalist değerler bütününü de eleştirel bir bakışla sorgular.
Kapak Fotoğrafı: ©Midjourney