Bir roman, birden çok biçimde okunabilir. Sadece bir olay örgüsü olarak okunabilir. Karakterler arasındaki ilişkiler veya ana karakterimizin iç dinamikleri üzerine odaklanılabilir. Jack London’ın Martin Eden’ı bundan daha şefkatli ve daha dikkatli bir incelemeyi hak eder. London’ın kurmacadaki ustalığı, dönemin gerçekliği ve onun düşünür yanıyla harmanlandığında Martin Eden dönemin insanına dair bir hakikati katmanlarıyla beraber ortaya çıkarır.
London’ın Parantezleri

Tüm romanlar büyük bir parantez içinde yer alan küçük parantezleri anlatır. Bir kesit sunar. London, bu işi matematiksel bir keskinlikle yapar. Bu, açılan tüm parantezlerin roman boyunca bir bir kapatılmış olmasında görülür. Yazı boyunca biz de parantezler açacağız ve kapatmaya çalışacağız, umarım bunu Jack London’a yaraşır şekilde yapabiliriz. Önce sınıftan başlayabiliriz.
Bir Tablodan Bir Ölüme

İlk parantezi denizden gelen bir denizcinin bir eve girmesiyle açar. Bu parantez kitabın sonunda bir şiirle ve Eden’ın intihar ederek yeniden denizle buluşmasıyla sonlanır.
İkinci parantezin açılması çok zaman almaz. Daha beşinci sayfada – yayınevi ve çeviriye göre değişebilir elbet – Eden’ın, hayatının aşkıyla tanışacağı Morse hanesinde, duvara asılı bir tabloda açılır:
Koca bir dalga kayanın üzerinde gümbürtüyle patlamış, kara fırtına bulutları gökyüzünü sarmıştı; güvertesindeki her şeyin ayrıntısıyla görülebileceği kadar yan yatmış bir uskuna, dalga köpük hattının üzerinde orsa seyrederek fırtınalı günbatımına doğru ilerliyordu. Ona karşı koyamayacağı biçimde kendine çeken, işte bu güzellikti. Hantal yürüyüşünü unutup resme biraz yaklaştı, sonra iyice yakınına geldi. Güzellik, tuvalin içinde yavaş yavaş gözden kayboldu. Uğradığı büyük şaşkınlık aynen yüzüne yansıdı. Özensizce sürülmüş gibi görünen boyalara bakıp geriledi. Bütün güzellik bir anda tekrar tuvale doldu. Tablodan ayrılırken “dalavereli bir resim” diye geçti içinden; edindiği bir sürü izlenimin arasında bu denli güzelliğini bir dalavereye feda edilmesi karşısında infiale kapılacak zaman bulmuştu.
Bu ikinci parantez, başarısızlıklarla ilereleyen yazarlık yolculuğunda onu terk eden Ruth’un, Martin’in ünlü bir yazar olması sonrasında geri dönmeye çalışmasıyla kapanır.
Roman boyunca bu şekilde sayısız parantez açılır kapanır. Biz bu parantezleri arasında dolanırken bazı düşünürlere başvuracağız.
Halatı Sağlam Bağlayalım
Martin Eden’ın fay hatları arasında gezmeden öncesinde halatı sağlam bir kayaya bağlamamız gerekir. Bu kaya ise romanın özeti olacak. Halat mı? Gövdesi Marx-Engels, düğümü Lacan. O halde ilk başta, düğümü atmalıyız.
Martin Eden’da “Arzu Nesnesi”

Basit bir şekilde tanımlayacak olursak “arzu nesnesi”, kişinin erişmek istediği şeydir fakat bu tanım, yetersiz ve eksik, bu nedenle de yanlış olacaktır. Çünkü bu kavramın yerine basitçe “motivasyon” da diyebilirdik. Motivasyon kelimesinden daha derine oturmasının nedeni, arzu nesnesinin erişilmezliğidir. Çünkü erişilebiliyorsa artık arzu edilemeyecektir. Bu haliyle arzu nesnesi geçmişe duyulan bir hasret olabileceği gibi ölümden sonra kutsal bir dünyanın varlığı olabilir, pek tabii insanı uykusuz geceler boyu çalışmaya ikna edecek bir aşk da.
Morseların Evi

Morseların evi ilk başta böyle bir “arzu nesnesi” gibi karşımıza çıkar. Bayan Morse gelip Ruth’u öptüğünde Martin niye kendi hayatında böyle bir aile ilişkisi olmadığını merak eder. Bunu kız kardeşi Gertrude’u mutfakta kucaklayıp öperek dener fakat istediği şeyi alamayınca bunun “burjuvaya özgü” olduğu kanısına varır. Bu parantez de Gertrude’a, aldığı borcun yüz katı olan beş yüz doları verdiğinde, Gertrude’un gözyaşlarıyla ona sarılıp öpmesiyle kapanacaktır.
Martin, Morse hanesinin çatısının altında burjuvanın korunaklı hayatları içinde herkesin kabul ettiği görüşleri kabul eden, sorgulamayan insanları gördükçe burjuvaya dair hayal kırıklığı yaşar. Sınıf atlamak – eğer öylediyse bile – onun için bir arzu nesnesi olma özelliğini yitirir, çünkü Martin zaten onların sahip olduğunun ötesinde bir bilgi düzeyine sahiptir.
Sevgili Ruth
Bu yargısından nasipsiz bıraktığı tek kişi ise Ruth’tur. Bir “mevki” edinmesini söyleyen Ruth’la eserlerini paylaştığı sırada Ruth’un, yazdığı eserlerin değerini anlayamaması üzerine “Ne olmuştu onlara? Eğitimlerini ne yapmışlardı?” diye sorgular ama Ruth’un çevresi tarafından sıkıştırıldığı, oradan kurtulursa hakikati göreceğini düşünür. Bunun yerine yazarlığında rüştünü ispatladığında geri dönen Ruth’un burjuva sınıfının kusursuz bir örneği olduğunu, tekrar başlayabilmek için göğsünde ağladığı sırada, Martin’in küfredeceği sırada “Küfretme,” demesiyle gösterir. Çünkü öylesi önemli bir konuşmada, söylenecek sözler değil, konunun ağırlığı yer etmelidir ama Ruth, bir burjuva olarak sınıfının sığlığını taşımaktadır. Bu, Ruth’un “Gemileri yaktım senle olmak için, kimse bilmiyor buraya geldiğimi” dediği sırada aslında abisinin, onunla görüşmek istemeyen abisinin onu bizzat Martin’e getirmiş olmasıyla da perçinlenir. Ona hiçbir zaman aşık olmadığını, onu idealize ettiğini ama onun her zaman bir burjuva olduğunu itiraf eder. Burada bir başka parantez daha kapanır: Martin yazmaya çalıştığı bir eserde kadının barışmak için erkeğe döndüğü bir anlatı kurar, bunun güzel bir detay olacağını düşünür fakat gerçek hayatta bu böyle olmaz.

Peki o zaman Martin’in “arzu nesnesi” nedir? Bunu romanın sonunda ömrünü adadığı, ekmeğini kazandığı, yüzündeki yaraların sahibesi olan denizi yararak ilerleyen bir gemideki intiharının hemen öncesinde anlarız. Ne güverte insanıdır artık, ne de baş kasaradaki gemicilere katlanabilir, gemi zabitlerinden bile keyif almaz. Kendine yuva olacak bir aşk, bir zamanlar çok sevdiği Joe onun için bir ıstıraptır. Kız kardeşi önce onu reddetmiş, sonra zengin olduğunda özür dilemeye çalışmıştır. Oysa Martin açken, kimse inanmazken o eserleri yazmıştır ve kimse ona inanmamış, kimse destek olmamıştır. Silva klanı ve Russ hariç. Martin dostsuz, sevgisiz, sınıfsız kalmıştır. Hiçbir yere ait değildir. Hayatını denizlerde köksüz geçirmiş biri olarak ait olacak yer aramıştır. Onun arzu nesnesi aidiyettir. Jack London, Martin Eden’ın bireyciliğe bir saldırı olduğunu söyler ve Martin’in yanında olanların sadece sınıfından insanlar olduğu anlatısı burada başka bir boyut, başka bir anlam kazanır.
Martin Eden’da Sınıf Görüngüsü
Martin, kendi sınıfının farkında bile değil aslında. O sadece aşıktır. Aşkı için yapılması gerekeni yapmayı göze alan kişidir. Sınıf da Martin’in hayatında, tam olarak kendi tanımını burada bulmaya başlar. İlk başta burjuvaziye hayran olur. Sınıfın ne olduğunu da duvarlara çarpa çarpa öğrenir. Morse ailesi için asla uygun bir damat değildir ve hatta insan olarak tek değeri bir vakitler Ruth’un abisini hırpalanmaktan kurtarmış olmasıdır. Ruth’a ilgisi ayyuka çıktığında artık bunun da bir anlamı kalmayacaktır. Artık anne Morse için Martin, Ruth’un bir “kadın olarak uyanması”nın bir nesnesi olacaktır, o kadar.

“Siz Köleler”
Russ’la tanıştıktan sonra hayatı değişmeye başlar. Russ onu “asıl pislik”e götürür, Kries’ın evidir burası. Burada Morseların eviyle zıtlıklar dikkatimizi çekmelidir. Kries’ların evinin üst katı karanlıktır ama içerideki herkesin zihni ve yüreği aydınlıktır. Nezaket yapmacık değildir; hakikati konuşmayı gerektirir.
Nezaketlerini her zaman korumayacak kadar içtendiler.
O akşam karşılaştığı insanları böyle tanımlar. Oysa Morseların evinde içten olmuş ve sonunda kendi kendini sınır dışı etmek zorunda kalmıştır Martin. Morse hanesi aydınlıktır ama kimse bir hakikate sahip değildir ve bu nedenle kimse gerçek bir şey konuşmaz ve söylemez. Ruth da aslında bunların dışında sayılmaz. Evden uzaklaşması Ruth’tan da uzaklaşmasıdır.
İroniktir, tam da bu uzaklaşma halindeyken veremli Russ, ölüm döşeğinde kendine bir misyon biçmiştir:
Göçüp gitmeden önce senin sosyalist olduğunu görmek istiyorum, anlıyor musun? Varoluşun anlam kazanır böylece. Yaklaşan hayal kırıklığı döneminde seni kurtaracak tek şey bu.
Russ bir kehanette bulunmuştur ve bu kehanette haklı da çıkar. Ruth, sonrasında onu yalnız bırakacaktır.
Russ, Martin’i sosyalistlerin, anarşistlerin tartışma toplantısına götürdüğünde Martin gerçek düşüncelerini ilk kez birilerinin yüzüne söyleme imkanına sahip olur. Üstelik tüm sözleri taban tabana zıttır. Orada kendi sınıfından olan ve sınıf mücadelesi yürüten insanlara “siz köleler” diye hitap eder. Kendini başka bir yere konumlamaktadır. Benzer şeyi burjuvazinin masasında otururken de yapar ama “Aranızdaki tek gerçek bireyci benim,” diyerek yapar bunu. Yalnızlığında burjuvazinin gerçek yüzünü görür:
Benim doğamın emredici gücü gerçekçiliktir, ama burjuva ruhu bundan nefret eder. Burjuvazi korkaktır. Hayattan korkar. Senin de tüm çaban benim hayattan korkmamı sağlamak içindi. Beni şekillendirebilirdin. Hayatına ait gerçekdışı, sahte ve bayağı değerlerle dolu küçücük bir kuş yuvasına tıkıştırabilirdin. Bayağılık; esaslı bir bayağılık. İtiraf ederim ki burjuva inceliğinin ve kültürünün temeli budur. Dediğim gibi beni şekillendirmek, senin sınıfından biri haline dönüştürmek, senin sınıfının ideallerini, değerlerini ve önyargılarını bana yüklemek istedin.
Son yüzleşme için geç kalınmıştır çünkü Martin hayatındaki tüm bağlarını koparmıştır. Verdiği sözlerin her birinin üstünü çizmiştir. Defteri kapatmıştır. Çünkü kendisinin de burjuvazi için yazdıklarından, ürettiklerinden, dertlerinden değil hesabındaki paradan muhteva olduğunu görmüştür. Martin’i esas heder eden; tüm çabalarını berhava eden de budur. Sürekli “Ben bunları yazarken açtım, yazılmıştı tüm bunlar, neden şimdi,” diye sorgularken bulur.
“Senin için ölürüm,” diyen kadının sevgisini bile görebilecek nizamda değildir. Şirazesi çoktan kaybolmuş bir defterdir, ondandır ki artık hiçbir şey yazamaz. Hiçbir şeyi hayal edemez, hiçbir şey bekleyemez. Ta ki Swinburne’ün o şiirine kadar.
Bir canlı sonsuza dek ömür sürmez
Ölü adam hiçbir zaman dirilmez
En yorulmuş nehir bile dinlenmez
Denize ulaşmadan salimen.
Yorgun adam Martin, huzuru ölümde bulur ama ölümü için de epey bir uğraşması gerekir. Kendini denize bıraktığı andan öldüğü ana kadar nefesini verir, nefesini tutar; gücünün yettiği kadar derine dalar, bedeninin acı içinde kıvranışlarını kontrol altına almaya çalışır. Kendini öldürürken iradedir. Martin Eden hep bir iradedir aslında. Hayatının amacı kalmadığı noktada iradesini de kendisiyle beraber boğar.
Karanlığın Son Hattı

London, Martin Eden’da kapitalizmin görüngülerini sınıfa mensup ya da sınıftan mustarip kişiler üzerinden anlatır. Ruth, Morse ailesi, ablasının eşi, kız kardeşinin eşi, hakaret edip küçümsediği yargıç… Martin’in onları hor görmesini, Martin başarılı olduğu sürece önemsememektedir kimse. Martin onların gözünde bir sermayedir, o kadar. Sürekli röportajlar, demeçler vermesi gereken; hayatı incik cıncık edilen bir gösteri malzemesidir. Olduğu gibi, hiçbir yere kabul edilmeyen ve ait hissetmeyen Martin sonunda bir okyanusta “huzur”u bulur. Denizden gelen adam, denize giderek sonuyla buluşur. London, romandaki ilk ve en büyük parantezi böyle kapatır.
Nihai olarak Martin Eden’ı “Dünya Klasiği” olarak da okuyabilirsiniz fakat sınıf gerçekliği, bizlere satılan “sosyal akışkanlık” martavalları ve sınıfın köksüzlüğü – belki de bu nedenle de enteransyonelliği – bağlamında okumak edebiyatın tatlı zehrine bir aroma katar. Hem de ne aroma!
Yazar: Mert Arslan