Duyusal Hafıza ve Somutlaşmış Pratikler
Hafıza, sadece yazılarda veya anıtlarda değil; aynı zamanda duyularda, günlük hayatı şekillendiren hareketlerde ve tekrarlarda da somutlaşır. Paul Connerton toplumsal hafızanın bedensel pratikler aracılığıyla aktarıldığını ve içselleştirildiğini vurgular. Bu içselleştirici pratikler de hafızayı bedenin kendisine kazıyan alışkanlıklar, durumlar ve ritüellerden oluşur. Mesela yas sürecinde yemekler her zaman aynı masada yendiğinde ya da sessizlik ölüme karşı ritüelleştirilmiş bir tepkiye dönüştüğünde hafıza, tekrar ve fiziksel canlandırma yoluyla kalıcı olur. Ve bu tür anılar kolayca silinmez çünkü artık hayatın ritmine yerleşmişlerdir.
Connerton, duyusal pratiklerin arşivler gibi işlediğini söyler.
Devlet arşivlerinin aksine isteğe bağlı olarak açılıp kapatılamazlar ama somut tekrarlar aracılığıyla yaşayarak kaybın anısını ve devamlılığı sürdürürler. Genellikle her sonun yeni bir başlangıç olduğu söylenir. Bir ölüm beraberinde yeni bir hayat döngüsü, yeni alışkanlıklar getirir. Yani Connerton’ın deyişiyle;
Bütün başlangıçlar bir hafıza unsuru içerir.
Yas sürecinde belirli hareketlerin tekrarı, ölen kişiyle ilişkilendirilen yiyeceklerin hazırlanması veya sessizliğin korunması unutmaya direnen hatırlatıcı dayanaklar olarak işlev görebilir. Böylece duyusal hafıza hatırlamanın yalnızca zihinde değil, bedende de nasıl somutlaştığını gösterir.
Tat, Yiyecek ve Kaybın Somutlaşması
Yiyecek pratikleri, duyusal hafızanın günlük eylemleri nasıl hatırlatıcı araçlara dönüştürdüğünü gösterir. Nadia Seremetakis tat ve kokunun nasıl hatırlatıcı arşivler olarak işlediğini ve belirli yas ritüelleriyle ilişkilendirilen yiyeceklerin yaşayanlar ve ölüler arasındaki bağlantıları nasıl sürdürdüğünü gösterir. Her anma ritüeli, aslında zamanda bir geriye dönüştür ve Seremetakis’in dediği gibi;
Her geri dönüş yolculuğu tadıyla işaretlenir.
Anma ritüellerinde tüketilen yiyecekler yok olanın, kaybolanın varlığını çağrıştırır ve yeme yoluyla hafızayı somutlaştırır. Burada yeme eylemi yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda hatırlatıcıdır da: tat ve koku, hafızanın hayatta kalması için bir kanal haline gelir.

Bu uygulamalar, duyusal hafızanın kayıptan ayrılamaz olduğunu gösterir. Bir topluluk yasla ilişkilendirilen yiyecekler hazırladığında sosyal bağları yeniden canlandırır ve kopuş karşısında sürekliliği yeniden teyit eder. Seremetakis, bu tür uygulamaların duyusal olanı unutulmaya karşı bir direniş alanına dönüştürdüğünü savunur. Dolayısıyla burada tat duyusu yalnızca bir haz aracı değil, aynı zamanda bedenin kendisinin yas ve hatıranın arşivi haline geldiği bir hafıza politikasıdır.
Duyusal Arşiv Olarak Sessizlik
Duyusal hafıza, tat veya koku gibi olumlu duyularla sınırlı değildir. Sessizlik de somutlaşmış hatırlamanın güçlü bir biçimi olarak işlev görür. Connerton, anma pratiklerinin konuşulanlar kadar söylenmeyen ve ifade edilmeyenlerle de ilgili olduğunu belirtir. Toplu yas sürecinde sesin kasıtlı olarak askıya alınması, hafızanın yokluk yoluyla canlandırıldığı ortak bir duyusal ortam yaratır.
Sessizlik, kelimeler olmadan hafızayı somutlaştırdığı için duyusal bir arşiv işlevi görür. Gücü, bedensel etkisinde yatar: bedenlerin durgunluğu, her zamanki gürültünün askıya alınması ve kaybın kolektif farkındalığı. Tıpkı tat ve kokunun varlığı çağrıştırması gibi, sessizlik de yokluğu çağrıştırır ve kaybı sesin kesilişine kazır. Sessizliğin arşivi kırılgandır, yalnızca pratikte varlığını sürdürür ama kolektif hafızanın derinden etkili bir biçimi olmaya devam eder.
Tekrar, Ritüel ve Yas
Connerton’ın vurguladığı üzere duyusal arşiv, tekrar yoluyla sürdürülür. İçselleştirme pratikleri tekrarlandıkları için hatırlatıcıdırlar, alışkanlık yoluyla hafızayı bedene kazıyarak âdet haline gelirler. Anma yemekleri, ritüel hareketler veya paylaşılan sessizlikler tekrar tekrar gerçekleştirilerek hatırlatıcı güçlerini kazanırlar. Tekrarlanıyor olmasalardı hafıza yapılarından kopmuş, tekil olaylara dönüşürlerdi.
Sigmund Freud‘un unutma üzerine düşünceleri, bu sürecin başka bir yönünü vurgular. Freud’a göre unutma, tam bir silinmenin aksine yerinden edilmiş işaretlerle birlikte var olan bir bastırmadır.
Bu önemli izlenimlerin anısı, ruhsal analiz yoluyla kayıtsız olanlardan geliştirilebilir, ancak bir direnç bunların doğrudan yeniden üretilmesini engeller.
İşte burada duyusal pratikler, hafızayı bedensel bir biçimde yeniden canlandırarak bu unutmayı etkisiz hale getirir. Rutin bir yemeğin tadı, bir hareketin tekrarı veya yasın sessizliği; bastırmanın gömmeye çalıştığı şeyi yeniden canlandırabilir. Bu anlamda duyusal hafıza, bedensel pratikte yokluğu somutlaştırarak bilinçdışı unutma eylemine direnen bir karşı-arşiv işlevi görür.
Bu dinamik, özellikle yas pratiklerinde belirgindir. Freud, yası kayıp nesnenin yavaş yavaş benlikten koptuğu psişik bir emek olarak tanımlar. Ama duyusal pratikler tekrar yoluyla kaybedilenin varlığını sürdürürler ve hafızanın yalnızca düşüncede değil, somutlaşmış duyumda da varlığını sürdürmesini sağlarlar. Bu anlamda yas sadece bir kopuş değil, aynı zamanda kaybın günlük yaşamda duyusal bir varlık olarak sürdürüldüğü bir dönüşümdür.

Arşiv Olarak Duyusal Hafıza
Duyusal hafızadan bir arşiv olarak bahsetmek, arşivleme kavramını belgelerin ve nesnelerin ötesine taşımaktır. Duyusal hafıza bir içselleştirme pratiğidir, somutlaştırılmış bir eylemdir: kütüphanelerde veya müzelerde saklanamaz ama vücutta varlığını sürdürür. Tekrar, ritüel ve duygulanım yoluyla aktarılır.
Bu arşiv kırılgan ama dirençlidir. Kırılgandır çünkü pratiğe bağlıdır ve pratikler sona erdiğinde anılar kaybolma riskiyle karşı karşıya kalır. Dirençlidir çünkü güçlü bir şekilde somutlaştırılmıştır ve genellikle baskıya veya resmi silinmeye rağmen varlığını sürdürür. Kokular, tatlar, hareketler ve sessizlikler beklenmedik bir şekilde yeniden ortaya çıkar ve unutulduğu düşünülen anıları yeniden canlandırır. Bu anlamda duyusal hafıza, gündelik hayatın bir arşivini oluşturur- metinlerin arşivi değil, kültürel hafızayı somutlaştırılmış bir biçimde sürdüren duyumların arşivi.
Sonlandırırken…

Duyusal hafıza geçmişin yalnızca kitaplarda veya anıtlarda değil, aynı zamanda bedenin kendisinde de arşivlendiğini hatırlatır. Bir yokluğu canlandıran bir tat, kelimelerden daha ağır basan bir sessizlik, düşünmeden gerçekleştirilen tekrarlanan bir hareket… Bunlar, toplumların hafızayı geleceğe taşıdığı incelikli ama kalıcı yollardır. Connerton bu tür uygulamaların bedene nasıl yerleştiğini gösterir, Freud bunların unutulmaya nasıl direndiğini ortaya koyar ve Seremetakis bunların gündelik eylemleri nasıl hatırlama mekanlarına dönüştürdüğünü açığa çıkarır.
Duyusal hafızayı bir arşiv olarak düşünmek tarihin yalnızca yazılmadığını; aynı zamanda yenildiğini, solunduğunu, duyulduğunu ve hissedildiğini kabul etmektir. Bu arşiv kırılgandır çünkü tekrarlamaya bağlıdır ama aynı zamanda dirençlidir de çünkü duyular unutmayı reddeder. Her tatta, sessizlikte ve harekette geçmiş geri dönmekte ısrar eder ve duyuların, tarihin bazen silmeye çalıştığı şeyi hatırladığını bize sessizce gösterir.
Kapak Fotoğrafı: Giovanni Martinelli, Death Comes to the Banquet Table (Memento Mori). New Orleans Museum of Art. I ©Wikimedia Commons.
Referanslar:
Connerton, Paul. 1989. “Social Memory” in How Societies Remember. Cambridge: Cambridge University Press.
Freud, Sigmund. 1901. “Childhood Memories and Screen Memories.” in The Psychopathology of Everyday Life.
Seremetakis, Nadia. 1994. “The Memory of the Senses, Part I: Marks of the Transitory”, “Intersection: Benjamin, Bloch, Braudel, Beyond”, “The Memory of the Senses Part II Still Acts” in The Senses Still: Perception and Memory as Material Culture in Modernity. Chicago: University of Chicago Press.