Geçmişi Anlamak mı, Geçmişte Yaşamak mı?
Hayat geriye doğru anlaşılmalıdır; fakat ileriye doğru yaşanmalıdır.
Søren Kıerkegaard

Hayattan beklentiler düşünüldüğünde bu beklentiler ileriye yönelik olsa da onları oluşturan anlam çoğu zaman geçmişte yaratılmıştır. Adam Elliot 2024 yapımı “Memoir of a Snail” filminde, geçmiş ile şimdi arasındaki bu gerilimi Grace üzerinden kurar. Kierkegaard’ın düşüncesinde insan, yaşadıklarını ancak geriye dönüp baktığında anlamlandırabilir; buna karşılık yaşamın kendisi geçmişe değil, ileriye doğru hareket etmeye devam eder. Bu nedenle geçmiş, insanın bugününü anlamlandırmasını sağlayan bir alan olduğu kadar içinde yaşamaya çalıştığında ilerlemesini engelleyen bir yere de dönüşebilir.
Grace, prematüre olarak doğmanın getirdiği eksikliği dudağındaki izle taşırken, ikizi Gilbert bu eksikliğin karşısında tamamlayıcı bir figür olarak belirir. Doğumları sırasında kaybettikleri annelerinden geriye kalanlarla kurdukları bağ ise geçmişi yalnızca hatırlanan bir zamandan çıkarır. Bu nedenle Grace’in annesinden almış olduğu salyangoz tutkusu basit bir ilgi olmaktan uzaktır; kaybedilen bir insanla kurulan ilişkinin nesneler aracılığıyla devam ettirilmesine dönüşür. Grace’in asıl çatışması geçmişe dönüp bakması değil, geçmişin geride kalmasına izin verememesidir. Kierkegaard’ın düşüncesindeki geriye bakarak anlama hali, Grace’te geçmişi muhafaza etme arzusuna dönüşür. Geçmiş artık bugünü anlamlandıran bir deneyim olmaktan çıkarak bugünün içinde korunması gereken bir alana dönüşmeye başlar. Salyangozlar ve zamanla etraflarında çoğalan nesneler, kaybedilenlerin yerini alamasa da onların bıraktığı boşluğu doldurabilecekleri yanılsamasını yaratır. Böylelikle Grace’in koleksiyonculuğunun temelinde yalnızca sahip olma arzusu değil, zamanın ilerleyişine karşı duyulan direnç belirir. Hayat ileriye doğru akarken Grace, geride bıraktıklarını nesneler aracılığıyla bugünde tutmaya çalışır. Ancak geçmişi anlamak ile geçmişi muhafaza etmek aynı şey değildir.
Nesneler, Hafıza ve Koleksiyon
Her tutku kaosun sınırında dolaşır; koleksiyoncunun tutkusu ise anıların kaosunun sınırında.
Walter Benjamın

Koleksiyonculuk, nesne ile kurulan ilişkinin yalnızca sahip olmanın ötesine geçtiği bir tutkuya dönüşebilir. Walter Benjamin’in koleksiyoncu üzerindeki düşünceleri, Grace’in nesnelerle kurduğu ilişkinin neden giderek bir tutkunun ötesine geçtiğini anlamak için başka bir alan açar. Koleksiyoncu için nesne yalnızca kullanım değeri üzerinden anlam kazanmaz. Bir koleksiyona dahil edildiği anda gündelik dolaşımından kopar ve kişisel bir tarihin parçasına dönüşür. Böylece nesnenin değeri, ne işe yaradığından çok hangi anıyı, kişiyi ya da zamanı taşıdığıyla belirlenmeye başlar. Benjamin’in sözünü ettiği “anıların kaosu”, Grace’in koleksiyonunda neredeyse fiziksel bir biçim kazanır. Grace’in biriktirdiği şeyler yalnızca salyangozlar ve salyangoz biçimli nesneler değildir; her biri kaybedilmiş bir insanın, geçmişte kalmış bir anın ya da geri dönülemeyen bir zamanın taşıyıcısına dönüşür. Geçmişte mutlu olduğu anları nesnelere hapsettikçe koleksiyonu kişisel tarihinin maddi bir arşivi haline gelir.
Fakat koleksiyon aynı zamanda düzenleme eylemidir. İnsan kontrol edemediği bir dünyada nesneleri seçebilir, sınıflandırabilir, saklayabilir ve onlara anlam verebilir. Grace’in hayatındaki kayıpların hiçbiri kendi kontrolünde gerçekleşmemiştir. Annesinin yokluğunu, babasının ölümünü ya da Gilbert’tan ayrılmasını engelleyemez. Buna karşılık hangi nesneyi saklayacağına ve o nesnenin hangi anıyı taşıyacağına karar verebilir. Dağılan dünyasında kendi kontrolünde olabilen yegâne alan böylelikle koleksiyonu olur. Bu nedenle Grace’in koleksiyonculuğu yalnızca geçmişe duyulan özlem üzerinden değil, kontrol ihtiyacı üzerinden de okunabilir. Kaybedilen insanlar geri getirilemez; fakat onlarla ilişkilendirilen nesneler korunabilir. Değişen hayat karşısında değişmeyen nesne, kaybın yarattığı belirsizliğe karşı geçici bir güven duygusu sağlar. Salyangoz kabuğu da tam bu noktada filmin temel metaforlarından birine dönüşür. Kabuk, dışarıdan gelebilecek tehlikeler karşısında korunmayı sağlar; ancak salyangoz nereye giderse gitsin onu sırtında taşımak zorundadır. Grace de geçmişinden topladığı nesnelerle kendisine benzer bir kabuk yaratır. Başlangıçta onu kayıplarından koruyan bu alan, koleksiyon büyüdükçe ağırlaşmaya başlar. Nesneler artık geçmişi hatırlamasına yardımcı olmaktan çıkar; geçmişten ayrılmasını engellemeye başlar, böylece hafızayı korumak amacıyla oluşturulan koleksiyon, zamanın ilerleyişine karşı kurulan bir dirence dönüşür.
Sahip Olmak ve Kaybetmemek

Benim için önemli olan ona sahip olmaktı. Ona sahip olmak yeterliydi.
John Fowles, Koleksiyoncu
İnsanın kendisini korumak için yarattığı kabuk ne zaman onu hapsetmeye başlar? Grace’in koleksiyonculuğunun istifçiliğe dönüşmesi tam olarak bu sınırın aşılmasıdır. Grace’in nesnelerle kurduğu ilişkinin başka bir biçimine John Fowles’ın Koleksiyoncuromanında rastlanır. Romanın ana karakteri Frederick Clegg’in kelebeklere duyduğu koleksiyon tutkusu, Miranda’yı da sahip olunabilecek bir nesne olarak görmeye başlamasıyla başka bir boyuta ulaşır. Clegg için koleksiyonculuk yalnızca güzel olanı biriktirmek değil, güzel olanın hareketini kontrol edebilmek anlamına gelir. Grace ve Clegg, birbirinden oldukça farklı iki koleksiyoncu olmalarına rağmen aynı korkunun çevresinde buluşurlar: kaybetmek. Grace, kaybettiklerini nesneler üzerinden yaşatmaya çalışırken Clegg henüz kaybetmediği bir şeyi kaybetme ihtimalini ortadan kaldırmak için ona sahip olmak ister. Birinin koleksiyonu kaybın ardından oluşurken diğerininki kaybı daha gerçekleşmeden engelleme arzusundan doğar.
Clegg’in kelebek koleksiyonu bu sahip olma biçimini görünür kılar. Canlı bir kelebek hareket edebilir, dönüşebilir ve en önemlisi uzaklaşabilir. Koleksiyonun değişmez bir parçası haline gelebilmesi ise onun hareket imkanının ortadan kaldırılmasını gerektirir. Kelebek ancak öldüğünde koleksiyonun değişmez bir parçası olabilir. Clegg’in Miranda ile kurduğu ilişki de aynı mantığı takip eder. Miranda’nın özgür iradesi, değişebilmesi ve Clegg’den uzaklaşabilmesi, onun sahip olma arzusunun önündeki engellerdir. Bu nedenle Fowles’ın “ona sahip olmak yeterliydi” ifadesindeki sahiplik, korumaktan farklı bir anlam taşır. Clegg, Miranda’yı kaybetmemek için onu hayatın akışından koparır. Sahip olmak, sevilen şeyi korumaktan çok onun hareket alanını sınırlandırmaya dönüşür. Değişimin olmadığı yerde kaybetme ihtimali de ortadan kalkacakmış gibi görünür. Grace’in koleksiyonculuğu aynı şiddeti taşımasa da benzer bir çelişkiyi barındırır. Grace, insanları değil, onlardan geriye kalan anlamları nesnelerde sabitlemeye çalışır. Clegg bir insanı nesneleştirirken, Grace nesnelere insanlardan ve geçmişten kalan anlamları yükler. Biri canlı olanı koleksiyon nesnesine dönüştürürken, diğeri kaybettiklerini nesneler aracılığıyla canlı tutmaya çalışır.
Ancak iki koleksiyoncu için de değişmeyen şey güvenlidir. Clegg için Miranda’nın özgürlüğü, Grace için ise zamanın ilerleyişi kontrol edilemeyen bir belirsizlik yaratır. Koleksiyon bu belirsizliği ortadan kaldırabilecek bir alan vadeder: sahip olunan şeyin kaybedilmeyeceği, saklanan şeyin değişmeyeceği bir alan.
Fakat gerçekten sahip olmak, kaybetmeyi engelleyebilir mi?

Zamanı Durdurmak
Grace’in koleksiyonu büyüdükçe bu sorunun cevabı da belirginleşir. Başlangıçta kaybettikleriyle arasındaki bağı korumasını sağlayan nesneler zamanla hayatının giderek daha büyük bir bölümünü kaplamaya başlar. Koleksiyonculuğu istifçiliğe, istifçiliği ise kontrol edemediği bir çalma dürtüsüne dönüşür. Bir zamanlar kendisini güvende hissettiren kabuk artık hareket etmesini engellemektedir. Bazı anlar, zamanı durdurma ve değişimin dışında kalma arzusunu beraberinde getirir. Geçmişteki bir anı olduğu haliyle korumak, kaybın ve değişimin önüne geçebilecekmiş gibi görünür. Peki koleksiyon bir bakıma zamanı durdurma girişimi değil midir?
Bir nesneyi saklamak, onun ait olduğu anın da saklanabileceği yanılsamasını yaratır. Nesne değişmeden kalabilir; fakat onun temsil ettiği zaman çoktan geçmiştir. Grace’in değişmeyen nesnelere sığınmasının ardında da bu çelişki vardır. Hayatındaki insanların değişmesini, uzaklaşmasını ya da ölmesini engelleyemezken onlardan geriye kalanları koruyarak değişimin kendisine direnmeye çalışır. Ancak zamanı durdurma çabası Grace’i kayıptan korumaz. Aksine kaybetme korkusuyla yarattığı koleksiyon, onu yaşamaktan alıkoydukça yeni kayıpların ortaya çıkmasına neden olur. Gilbert’ın ölüm haberini aldığında karşılaştığı yalnızca kardeşini kaybetme ihtimali değildir; geçmişi korumaya çalışırken bugünün içinde ne kadar hareketsiz kaldığıyla yüzleşmesidir. Biriktirdiği nesneler zamanı durduramamış, yalnızca Grace’in zamanın akışına katılmasını engellemiştir. Bu noktada filmin salyangoz metaforu anlamını tamamlar. Kabuk, Grace’i dış dünyadan korurken aynı zamanda geçmişini sırtında taşımasına olanak sağlamıştır.

İnsan geçmişinden korunmak için yarattığı kabuğu büyüttükçe onun ağırlığı altında hareket edemez hale gelebilir.
Grace’in kurtulması gereken şey geçmişi değil, geçmişi değişmeden saklama zorunluluğudur. Pinky’nin Grace’e bıraktığı son sözler bu nedenle filmin bütününe yayılan zaman düşüncesini tamamlar:
Salyangozlar geride bıraktıkları izlerin üzerinden geri dönmezler; daima ileri giderler.
Salyangoz ilerlediğinde arkasında bıraktığı iz yok olmaz. İz hala oradadır; fakat salyangoz yaşamını onun üzerinde sürdürmez. Geçmişle kurulabilecek başka bir ilişkinin ihtimali de burada belirir: Geçmişi silmeden, onun içinde yaşamadan ilerleyebilmek. Grace’in koleksiyonunu yakması ve salyangozlarını özgür bırakması bu nedenle geçmişinden vazgeçmesi olarak değil, onu fiziksel olarak muhafaza etme zorunluluğundan kurtulması olarak okunabilir. Kaybettiklerinin anlamı, artık onları temsil eden nesnelerin varlığına bağlı değildir. Kendi elleriyle yarattığı kafesten çıkarken geçmişini ilk kez yanında taşımadan hatırlayabilir.

Böylelikle film yeniden Kierkegaard’ın düşüncesine döner. İnsan geçmişi üzerinden kendisini anlayabilir; fakat yaşamını geçmişin içinde sürdüremez. Grace’in yanılgısı geriye dönüp bakması değil, baktığı yerde kalmaya çalışmasıdır. Zamanı durdurmak mümkün olmadığı gibi, kaybetmemek için hiçbir şeyi değiştirmeden saklamak da mümkün değildir. İnsan geriye dönüp baktığında geçmişin kalıntılarını değil, yaşamdan öğrendiklerini görmelidir. Belki de insan, biriktirdiği nesnelerde nesnelerin kendisi yerine taşıdıkları anlamları görmeye başladığında bir koleksiyoncu olmaktan çıkar. Çünkü geçmişi hatırlamak, geçmişte yaşamak değildir.
Yazar: Deniz Gündoğdu
Kaynaklar:
Walter Benjamin, 1993, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları.
John Fowles, Koleksiyoncu, Ayrıntı Yayınları.
Søren Kierkegaard, 1843, Günlükler ve Notlar.