Aynı anda birçok jenerasyona hitap etmeyi başaran, indie rock sahnesinin önemli gruplarından Franz Ferdinand’ın ekip üyelerinden Bob Hardy ile 13 Eylül’de JJ Arena’da gerçekleşecek konserleri öncesinde keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bob, röportaj teklifimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Franz Ferdinand ile büyümüş biri olarak şu an yaşadığım mutluluğu anlatmam gerçekten zor. Öncelikle; senin için Franz Ferdinand yolculuğu bugün dönüp baktığında nasıl görünüyor?
Bob Hardy:
Çok fazla geriye bakmamaya çalışıyorum, grup olarak hem şimdiki zamanda hem de yakın gelecekte yaşıyoruz. Ocak ayında çıkan yeni albümümüz ‘The Human Fear’ın turnesinde harika vakit geçiriyoruz. Bu albümün turnesi bittikten sonra, sırada ne varsa onun üzerinde çalışmaya başlayacağız. Bu yaşaması en sağlıklı yol gibi görünüyor.
Franz Ferdinand sadece şarkılarıyla değil, dance-rock enerjisiyle de bir kuşağın kişiliğini etkiledi diyebilirim. Benim için de öyle oldu. Bugünden baktığında guitar-dance akımın günümüzdeki durumunu nasıl görüyorsun? Sence yeni jenerasyon gruplar aynı enerjiyi yakalayabiliyor mu?
Bob Hardy:
Şu anda etrafta o kadar çok harika gitar grubu var ki, çok heyecan verici bir dönem gibi geliyor. Fontaines D.C. ve Wet Leg gibi büyük ve hak ettikleri uluslararası tanınırlığa ulaşan grupların yanı sıra, bu yıl birlikte çalma şansına eriştiğimiz birçok gelecek vadeden grup da var. Hollanda’dan Cardigan Inn ve Fransa’nın Lyon kentinden Irnini Mons gibi gruplar. Tüm bu grupların harika bir enerjisi ve harika şarkıları var.
İstanbul müzik sahnesinde çok özel bir anım var: 2000’lerin başında Swayzak, İstanbul’daki DJ setinde “Take Me Out” riff’lerini çaldığında hepimiz büyülenmiştik. Muhtemelen promo döneminde Swayzak’a iletilmişti… Swayzak’a “O müthiş gitarlı şarkı neydi?” diye sorduğumuzda onlar da sizi “the next big thing” olarak tanımlamıştı. Birkaç yıl sonra Rock’n Coke’ta (yanlış hatırlamıyorsam eğer 2007’de) headliner olarak sahneye çıktınız. Senin hafızanda Türkiye konserlerinden yer eden anılar neler?
Bob Hardy:
Rock’n Coke çaldığımı hatırlıyorum, Türkiye’ye ilk seyahatimdi ve oraya gidebilmek çok heyecan vericiydi. Türk seyirciler bizim için her zaman çok iyiydi, harika bir enerjileri vardı. Ve akılda kalan sadece konserler değil, İstanbul’da geçirdiğim zamanın da harika anıları var; çok zengin bir tarihe sahip, çok güzel bir şehir. Ayrıca yemekleriniz de mükemmel, o yüzden sizi tebrik ederim.
Franz Ferdinand’ın “Lucid Dreams” şarkısının İstanbul’da yaşanan bir hikâyeden doğduğunu biliyoruz. Biz Türkler böyle şeyleri çok severiz ve duygusal yaklaşırız. Sen bu şarkının grubun tarihinde özel bir yere sahip olduğunu düşünüyor musun? Yoksa bu soruyu Alex’e mi sormalıydık? : )
Bob Hardy:
Lucid Dreams bizim için özel bir şarkı. 3. albümümüz için tamamlanan ilk şarkıydı ve albümün çıkışından önce bir bilgisayar oyununda yayınlandı. Yıllar içinde grubu ilk kez orada duyduklarını söyleyen bazı insanlarla tanıştım. Bu tür şeyleri çok heyecan verici buluyorum, insanların müziği ilk kez dinlemelerinin farklı yolları yıllar geçtikçe giderek daha da çeşitli hale geliyor.
Müzik dışında seni ayakta tutan, ruhunu besleyen şeyler neler?
Bob Hardy:
Turne sırasında fotoğraf çekmekten, bulunduğumuz şehirde dolaşmaktan hoşlanıyorum. Bunu turne yapmanın çok bilinçli bir yolu olarak görüyorum, gerçekten de seyahat ettiğiniz yerlere bakmaya ve orada bulunmaktan keyif almaya zorluyor. Evdeyken yemek yapmaktan, (yavaşça) koşmaktan ve Glasgow’da dolaşmaktan hoşlanıyorum.
2005 Grammy Ödülleri’nde “Take Me Out” performansınızı Maroon 5, Black Eyed Peas ve Gwen Stefani ile aynı sahnede icra etmiştiniz. Böyle isimlerden oluşan bir ekip bi arada. Yani, düşününce gerçekten kulağa bir garip geliyor. O anı hatırladığında bugün neler düşünüyorsun?
Bob Hardy:
Bu çok gerçeküstü bir olaydı. Kırmızı halıda James Brown ve Hulk Hogan arasında sıkışıp kalmıştık. Madame Tussaud’nun canlanması gibiydi. Çalarken yukarı baktığımı ve Janet Jackson ile Usher’ın ön sırada oturduğunu gördüğümü hatırlıyorum.
O zamanlar hayatımız o kadar çılgındı ki, durumun ne kadar olağanüstü olduğunu tam olarak kavradığımdan emin değilim.
Glasgow sanat çevresinden gelen bağlarınız, grubun ilk yıllarında çok belirleyiciydi. Senin resimle, Alex’in ve diğerlerinin sanatla kurduğu bu karşılıklı ilgi Franz Ferdinand’ın estetiğini nasıl şekillendirdi?
Bob Hardy:
Grup, Glasgow’daki sanat okulunda bir araya geldi ve hepimiz galerilere ve müzelere gidip orada gördüklerimizi tartışmaktan keyif alan, görselliğe son derece düşkün insanlarız. Grubun sanat çalışmaları için Rus Konstrüktivist estetiğini benimsedik çünkü müzikle yapmak istediğimiz şeyi yansıttığını düşündük – çarpıcı ve sade ama aynı zamanda tekrarlanan ziyaretleri ödüllendiren derinlikli bir şey yaratmak. Aynı zamanda çok havalı görünen bir estetik ve biz de çok havalıyız.

Alex Kapranos’un sana ilk bas gitarını nasıl çalacağını öğrettiğini biliyoruz. Bu dostluğun ve yoldaşlığın müzikteki uyumunuza nasıl yansıdığını düşünüyorsun?
Bob Hardy:
Grup, Alex ile bir restoran mutfağında birlikte çalışırken varsayımsal bir grup hakkında konuşmamızla başladı. Birlikte enstrümanları elimize almadan çok uzun zaman önce, hayali grubumuzun ne yapacağı ve nasıl bir sound’a sahip olacağı hakkında bir sürü şey konuşmuştuk.
Bugüne kadar bu şekilde devam ettik, stüdyoya girmeden önce grubun bundan sonra ne yapması gerektiği konusundaki genel fikri hâlâ tartışıyoruz. Bence bu önemli çünkü müziğe odaklanma ve yön veriyor.
Dördüncü kez İstanbul’a geliyorsunuz ve 13 Eylül’de JJ Arena’da olacaksınız. Buradaki dinleyicilerle aranızdaki bağı nasıl tanımlıyorsun? Bu kez seyircileri nasıl bir setlist bekliyor olacak; yeni albüm ağırlıklı bir konser mi, yoksa tam bir “hitmaker” olan Franz Ferdinand’ın hitlerini art arda dinleyebileceğimiz bir performansı mı?
Bob Hardy:
Yeni albümden şarkılar, single’lar ve önceki albümlerden kesitler çalacağız. Türkiye’de çalmayı çok seviyoruz, dinleyiciler konserlere nasıl katılacaklarını ve konsere nasıl enerji katacaklarını gerçekten iyi biliyorlar.
Röportajı biraz kişisel bir anıyla kapatmak istiyorum: 2019’daki İstanbul konserinizde bir bisiklet kazasından dolayı çatlattığım bileğimle gelmiştim, ama şarkılarınız çalarken bir saniye bile dans etmeden duramadım ve devasa bir şekilde şişmiş bir ayakla alandan ayrıldım. Sizce Franz Ferdinand müziğinin insanlara bu “dans etme” dürtüsünü hâlâ geçirebilmesinin sırrı ne?
Bob Hardy:
Elektronik dans müziğinin dinamiklerini taşıyan gitar müziği yapmak her zaman istediğimiz bir şeydi ve yeni şarkılar düzenlerken hâlâ buna çabalıyoruz. Groove ve ritim bunun büyük bir parçası, ardından birkaç büyük melodi ekleyin ve işte, dedikleri gibi, iş tamam.