Simone de Beauvoir’dan Ölüme Bir Veryansın ve Onu Anlamlandırma Çabası

A Very Easy Death (Kolay Bir Ölüm), yaşamın eksantrikliğine, varoluşa, vicdanın kararlarımızdaki etkisine ve doğum-ölüm denklemi üzerine düşünmeye çağıran samimi, varoluşçu bir eser.
Simone de Beauvoir

Bir söyleşi sırasında (1968 yılı) J.R.R Tolkien, kendisine gelen Yüzüklerin Efendisi aslında neyle ilgili bir eser sorusu üzerine; insanların hikayelerinin sadece tek bir şey hakkında olduğunu söyler ve bunun da ölüm, ölümün kaçınılmazlığı olduğunu belirtir. Sonrasında da cebinden özenle katlanmış bir gazete kupürü çıkarır ve orada Simone de Beauvoir’dan güzel bir alıntı yer aldığını ve bu alıntının aslında tüm her şeyi özetlediğini söyler.

Doğal ölüm diye bir şey yoktur. İnsanın varlığı tüm dünyanın düzenini tartışılabilir kıldığı için insanın başına gelen hiçbir şey de hiçbir zaman doğal sayılamaz. Her insan ölümlüdür fakat her birinin ölümü kendisi için bir kazadan ibarettir. Ölümün geleceğini bilse bile, ona boyun eğse bile insan için ölüm, olağana aykırı bir yamanlık taşır.

A very Easy Death

Bu alıntı Simone de Beauvoir’nın A Very Easy Death (Türkçe’ye Sessiz Bir Ölüm olarak çevrilmiş) kitabından. Kitap, ölümle kaçınılmaz yüzleşmeyi hem ölenlerin hem de bunu tanıklık edenlerin yaşadıklarını Simone de Beauvoir’nın hayata dair kendi çıkarımlarıyla kendi düşünce yapısının izleriyle anlatan bir başyapıt.

Kolay Ölüm Var mıdır? 

Ölüme bir veryansın ve anlamlandırma çabası da diyebileceğimiz melankolik ve kederli eser, yazarın annesinin yatağa düştükten ölümüne kadar olan süreci adeta Beauvoir’nın günlüğüymüş gibi bizlere anlatır. Dokunaklı ve naif olduğu kadar cesur bir girişim olarak tasvir edebileceğimiz bu zor süreci kaleme alma işi, tam da ölümle zıtlaşan, varoluşsal süreci sorgulayan Beauvoir’ya göre bir girişim. 

O, A Very Easy Death’de günlük rutinlerde ve ölüme karşı verilen mücadeledeki absürtlüğü açığa çıkarır, hayatın geçici doğasında anlam bulma üzerine düşünür.

Kaza, annemi çerçevesinden, rolünden kendisini içine kapatıp hapsettiğim donmuş imgelerden çekip koparmıştı. Bu yatağa düşmüş kadında annemi buluyor, tanıyordum ama içimde uyandırdığı acıma ile bir çeşit şaşkınlık, bana yabancı geliyordu. Tanıyamıyordum onları.

Simone de Beauvoir Çocukluğunda Ailesiyle
Simone de Beauvoir Çocukluğunda Ailesiyle

Kitapta, çok önemli görülmeyen bir vakadan kanser olduğu ortaya çıkan bir bireyin, hayatının ve hayattan beklentileriyle yaşam dediğimiz ikircikli şeyin nasıl değişip dönüşüme uğradığını görürüz. Kitap adını da aslında farkında olmadan hepimizin ölenler için sıklıkla, acımasızca kullandığımız “en azından çekmedi”, “ölümü kolay oldu”, “zaten ölecek yaşa gelmiş” sözlerinden alır ve duygusal, ruhsal durumlarından bihaber olduğumuz, yaşamları kısıtlayan bu klişeleşmiş, söylemler üzerine ironik ve eleştirel bir anlatı sunar. Ölüme kim hazır olabilir ve ölüm geldiğinde kim ona kucak açabilir ki? Beauvoir, başından sonuna ölüme karşı sergilenen toplumsal tutumları incelikle eleştirir. Bunu yaparken de oldukça dindar olan annesi üzerinden inançlı olmanın bile ölümle başa çıkabilmek için yeterli olmadığını, yaşama isteğini bastıramadığını tasvir eder. İnanç bile ölüm dehşetine kapılabiliyor diye düşündürür.

Peki yatalak kalmış ve tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmış birisini hayatta tutmaya çalışmak ya da daha fazla yaşaması için çaba göstermek ne kadar doğru? 

Sevdiğiniz bir insan size: “Acı bana!” diye haykırmış, bu haykırışı boşa gitmişse arkasından nasıl yaşayabilir, bu yaşayışı nasıl kabullenebilirsiniz? Buydu kafamdaki soru. 

İşte Simone de Beauvoir’nın içsel çatışmaları bu soru bağlantısında yükselir. Aslında bu durum da güçlü ve felsefi bir iç hesaplaşma barındıran A Very Easy Death kitabını sorgulattığı varoluş, toplumsal ahlak, özgürlük ve birey olma gibi konular üzeriden disiplinler arası bir düzleme çeker. Aslında bu çabanın altında yatan sebep, vicdan azabı çekmemek mi, sorumluluk almak istememek midir? Bu ikilemi ve farklı bağıntılar içinde yazarın karşısına çıkan diğer olası sebepleri yaşam çizgisi, bağlılık, aile kavramları dahilinde incelikle işler.

Benim gözümde annem hep varolmuştu, günün birinde, yakında yok olacağını göreceğim hiç aklıma gelmemişti. Sonu, doğumu gibi bir masal zamanına karışıyordu.

Eser, bir vicdani hesaplaşma ve geçmişten gelen bir sorgulama kadar bir yabancılaşma hikayesi de içerir. Çünkü Beauvoir’nın yazdıklarından anladığımıza göre Beauvoir ve kardeşi çocukluklarında anneleri tarafından baskı görmüş, özgürlükleri kısıtlanmıştır. Annesi ve yazar zamanla birçok konuda farklı düşünen, neredeyse sürekli anlaşmazlık yaşayıp tartışan, zamanla çok sık görüşmemeye başlayan iki farklı karakter haline gelmiş. Belki de anne-evlat olmaktan başka hiçbir ortak noktası olmayan yabancı iki kişiden ibaretlerdi ve gittikçe karmaşıklaşan bir ilişkiye sahiptiler. Birçok insanın düşündüğünde ulaştığı sonuç gibi… Buna rağmen vicdani yükümlülük, çok zor olan bir hayatı sonlandırma kararını alamama durumu, göz göre göre zaten ölüme çok yakın olan bir kişiyi farklı tedavilere sürükler ve belki de onun huzur bulmasını, dinlenmesini engeller. Kabullenememek ya da kabullenmemek her zaman güçlü olduğumuzu göstermez. Arayış hayatta her zaman üstün, erdemli bir nitelik olmayabilir.

Gerçeğin kendisini ezdiği, birtakım sözler yardımıyla bu gerçekten kurtulmaya uğraşacağı sırada, onu susmaya mahkum ediyorduk; tasarılarını içine atıp söylememeye, kuşkularını bastırmaya zorluyorduk…

Kitabın bize düşündürdüğü ve Beauvoir’nın deneyiminden verdiği mesajlardan birisi de aslında ne kadar kabullenmeyip, çırpınsak da eş zamanlı olarak yas sürecinin başladığına dair olan farkındalıktır. Yani yas tutmak ölümü beklemez, ölümün geleceğini anladığımız zaman kapımızı çalar.

Beauvoir Felsefi Düşünceleri ve A Very Easy Death

“A Very Easy Death”te, Beauvoir felsefi düşüncelerini derin bu kişisel anlatıya sorunsuz bir şekilde entegre eder. Böyle yaparak okuyuculara sadece annesinin ölüm süreci hakkında değil, aynı zamanda onun entelektüel mirasını tanımlayan daha geniş varoluşçu ve feminist temalar hakkında iç görüler sunar. Eser, bireysel deneyime bir saygı duruşu olmanın yanı sıra Beauvoir’nun felsefesinin merkezindeki evrensel sorunlar hakkında da önemli noktalar içerir.

Simone de Beauvoir’un ölüm konusundaki bakış açısı varoluşçu gerçekçilik ve insan merkezli etiğin bir karışımıdır. Onun için ölüm, yaşamın en son sınırı, seçimlerimiz ve eylemlerimiz üzerine bir gölge atan kaçınılmaz bir sondur. Beauvoir, annesinin hastalığı sırasında ölümü, soyut bir felsefi kavram olarak değil, son derece samimi ve duygusal bir deneyim olarak keşfeder. Bu anlatım aracılığıyla, ölümle birlikte gelen acının kaçınılmaz kabulünü derinlemesine irdelerken onu hem evrensel hem de bireysel bir insan deneyimi haline getirir. Ölümün tanınmasını daha anlamlı ve sorumlu bir şekilde yaşamaya bir çağrı olarak görür; varoluşçuların varlık, özden önce gelir ilkesini pekiştirir.

Annem değildi o artık, ölüm cezasına çarptırılmış, işkence edilmiş zavallı bir gövdeydi.

Yazarın annesinin ölümü, bir nevi kendi ölümüyle yüzleşmesi olarak da karşımıza çıkar. Onun yası, kimlik ve varoluş sorunlarıyla iç içe geçmiştir. Aslında ölüm, gölgesinde hayatın anlamını yansıtır. Hayattaki seçimler ve eylemlerin önemini gösterir ki, bu da kapsam olarak hayatın önceliklerinin, kişisel özgürlüğün değerinin ve otantiklik kavramının yeniden sorgulanmasını içerir. Bilindiği gibi eylemler, seçimler ve bireysel özgürlük Beauvoir’nın varoluşçuluktan beslenen felsefesinde önemli noktalardır.

Yaşamaya sıkı sıkı sarılmışsanız, sizce ister gökyüzünde ister yeryüzünde olsun ölümsüzlük ölümün acısını size unutturamaz, sizi avutamaz.

Öncü bir feminist düşünür olarak Beauvoir, annesinin hikayesini kadınların rollerini ve anne-kız ilişkisinin karmaşıklıklarını keşfetmek için de kullanır. Annesi Françoise hem inançları hem de yaşam tarzıyla Simone’un feminist felsefesinde önemli bir etkiye sahiptir. Françoise, neredeyse Beauvoir’nın savunduklarının tam zıttı olarak; muhafazakâr, kişisel özgürlüğünü tatmamış, toplumsal normlara ve geleneklere uygun yaşayan bir kadındır. Beauvoir, Françoise üzerinden kendi feminist felsefesinde “öteki” olarak görülen kadın imajını da resmetmiş olur ve varoluşçu feminizmdeki özgürlük kavramını vurgular. Bireylerin seçim yapma özgürlüğü olduğunu ve her türlü eylemlerinden sorumlu olmaları gerektiğini tasvir eder. 

Doğal ölüm diye bir şey yoktur: İnsanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz.

İlginizi Çekebilir!
Trajik ve Olağan Dışı: Thomas Mann ve Ailesi