Kabuk Tutan Yalnızlık

Ameer Fakher Eldin’in 2025 yapımı “Yunan” filmi, varoluş ile sürgün arasında sıkışmış Suriyeli yazar Münir’in yaşamına dair karar verme sürecini anlatır. Hafızasını yitirmeye başlayan annesi ve annesine bakan kardeşi dışında Münir’in sahip olduğu tek şey köpeğidir. Onu da birlikte olduğu Sarah’a bırakarak yaşamına son vermek üzere Hallig’e gider. Bu yolculuk, aynı zamanda Münir’in kendi varlığıyla yüzleştiği bir eşiğe dönüşür. Bu eşik, öznenin kendiyle kurduğu ilişkinin kırılganlığını açığa çıkarırken yalnızlığının varoluşunun merkezinde konumlanmasını görünür kılar. Münir’in yalnızlığı, kabuk tutmuş bir yalnızlıktır. Bu kabuk, zamanla iyileşmiş gibi görünen fakat derinleşerek kalıcı olan bir yarayı imler. Kabuğun kopmama hâli dil, aidiyet ve sürgün kavramları üzerinden kurulur.
Benliğin Mesafesi: El-Mütenebbî’nin Gölgesi
Filmin açılış sahnesinde Mütenebbî’den yapılan “Varlığını, kaçamayacağım kadar şiddetle özlüyorum ama bir araya geldiğimizde aramızdaki mesafenin hâlâ devam edeceğinden korkuyorum.” alıntısı, Münir’in trajedisini daha en baştan kurar. Bu ifade, öznenin yalnızca bir başkasına değil, kendi varlığına yönelmiş bir özlemi dile getirir ancak bu özlem, kavuşma ihtimaliyle değil, mesafenin sürekliliğiyle tanımlanır. Böylece özne, kendisine yaklaşmak istedikçe ondan uzaklaşan bir paradoksun içine yerleşir.
Münir’in yazamama durumu da bu mesafenin somutlaştığı noktadır. Yazmak, onun için yalnızca bir üretim biçimi değil, benliğiyle temas kurmanın aracıdır ancak bu imkân ortadan kalktığında, özne kendi varlığına erişemez hâle gelir. Artık sorun yalnızca ifade edememek değil, öznenin kendisiyle kurduğu ilişkinin kopmasıdır.

Bu bağlamda Münir, kendi benliğinde yol alamayan bir özneye dönüşür. Mütenebbî’de özne, farkında olma hali üzerinden kendini kurarken Münir’de bu süreç kesintiye uğrar. Kendi varlığına yönelen hareket, bir inşa sürecine değil, giderek derinleşen bir ayrışmaya dönüşür. Böylece benlik, yok olmaktan çok, mesafeli hale gelir. Özne, kendi içinde sürgüne düşer.
Sürgünün Şiiri: Mahmud Derviş’in İzleri
Filmin finaline doğru izleyiciyle buluşan Mahmud Derviş’in “Unutulacaksın, hiç olmamışsın gibi” şiiri “Yunan” için neredeyse anahtar bir metin işlevi görür. Derviş’in şiirinde sürgün, mekândan dilden ve hafızadan kopuş üzerine inşa edilir. Mekân ve dil unsurları, Heidegger’in “Dil varlığın evidir.” alıntısında buluşur çünkü dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, insanın dünyayı anlamlandırdığı ve varlığını kurduğu temel mekândır. Münir de tam olarak bu eşiğe yerleşir. Romanını yazamaması sadece üretimini değil, kendisini de etkiler. Bir nevi, “dili” olan romanıyla kuramadığı mesafe, kendi benliğiyle kuramadığı bir mesafeye dönüşür.
Derviş’in “ben yola aitim” dizesinde ifadesini bulan aidiyetsizlik, filmde sabit bir kimliğe tutunamayan Münir’de somutlaşırken “unutulacaksın” uyarısı, bir gelecek tehdidi değil, şimdiki zamanın gerçekliği haline gelir. Bu bağlamda “Yunan”, bir yazma krizi anlatısından çok, dilinden dolayısıyla benliğinden sürgün edilmiş bir öznenin sürecini temsil eder. Kısaca Münir’in sessizliği, Derviş’in dizelerindeki o derin “yurtsuzluk” hissinin karşılığıdır.
“Hawel Ya Ghannam”: Kaybolan Sesin Yankısı

Filmde kullanılan “Hawel Ya Ghannam” şarkısı tam da bu noktada kritik bir işleve sahiptir. Bu şarkı, yalnızca bir atmosfer unsuru değildir, filmin merkezindeki kaybı işitsel düzeyde görünür kılar. Bu anlamda “Hawel Ya Ghannam”, karakterin iç dünyasının dışa vurumudur. Yazarın kuramadığı dil, bu kez müzik üzerinden kendini hissettirir. Ancak bu da tam bir ifade değildir, daha çok bir kalıntı, başka bir ifadeyle topraklarının hafızasıdır.
Şarkının taşıdığı melankoli de hatırlamaya çalışan ama hatırlayamayan bir bilinci, dile gelmek isteyen ama suskun kalan bir sesi çağrıştırır. Mütenebbî ile Derviş’in arasında sıkışmış Münir’in sürgünü, “Hawel Ya Ghannam”ın tınısında işitsel bir forma bürünür ancak bu, tamamlanmış bir ifade değil, ifadenin eşiğinde kalmış bir varoluş hâlidir. Şarkı, dile gelemeyenin yerini tutmaz onun yokluğunu duyulur kılar. Bu noktada Münir’in sessizliği yalnızca bir suskunluk değil, dilini kaybetmiş bir benliğin yankısı olarak duyulur.
Yazar: Barış Has