Benliğin Çatlağında Üç Kadın Şair

Bu yazı, Plath, Marmara ve Ferruhzad’ın şiirlerinde benliğin sabit bir yapı olmaktan çıkarak bir deneyime dönüşmesini ele alır. Farklı coğrafyalarda yaşam süren bu üç kadın şairin benzer şiirsel alanında varoluşun kırılganlığı görünür kılınır. Aşk, ölüm ve özlem ise bu alanın etrafında dolaşan temel duygu eksenleri olarak öne çıkar.
Üç Kadın Şair

Yaşam belki,

Her gün filesiyle bir kadının geçtiği uzun bir caddedir. Okuldan dönen bir çocuktur. Yaşam belki, bir adamın daldan kendini astığı bir urgandır. İki sevişme arası rehavetinde, yakılan sigaradır belki yaşam, birinin yoldan şaşkınca geçişidir, şapkasını kaldırarak başka bir yoldan geçene günaydın demesidir. Yaşam belki de benim bakışımın, senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı o tıkalı andır.

Her insan biraz yabancıdır; kimileri bu yabancılığı sessizce taşır, kimiler ise onu sözcüklerinde işler. Füruğ Ferruhzad’ın dizelerinde yaşam, bir kadının adımlarında, bir çocuğun eve dönüşünde ya da bir bakışın yıkılışında biçim değiştirir. Benlik de tıpkı yaşam gibi tek bir hakikatin esiri değil, dağılan ve her seferinde tekrar doğan bir oluş halidir. 

Üç Kadın Şair
Füruğ Ferruhzad

Modern şiirin en önemli kırılma noktalarından biri, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin kökten değişebilmesidir. Bütün halinde ve kendinden emin özne silikleşir ve yerine tekrar var olma arzusu gelir. Kendine ulaşmaya çalışan bir sesin en doğal melodisi şiirdir. Sylvia Plath, Nilgün Marmara ve Füruğ Ferruzhad’ın şiirlerini bu melodinin üç farklı sesi olarak inceliyoruz. 

Bu şairlerde şiir yalnızca estetik bir üretim alanı değil, varoluşun yarattığı çatlakların görünür hale geldiği yerdir. 

En korktuğum şey, sanıyorum ki hayal gücümün ölmesi.

Sylvıa Plath

Çatlaktan Konuşmak 

Ölmek,

Her şey gibi bir sanattır. 

Bu konuda yoktur üstüme.

Sylvia Plath, yirminci yüzyıl Amerikan şiirinde özellikle içe dönük dili, benlik bölünmesi ve yoğun duygusal gerilimleriyle öne çıkan bir şairdir. Theodore Roethke, Robert Lowell ve Anne Sexton gibi itirafçı şairlerden etkilenmiş olsa da onun şiirinde esas olan şey itiraf değil, keskin bir yüzleşmedir. Şiirlerinin yanı sıra intiharıyla da akıllara kazınan Plath yaşamı boyunca ruhsal dalgalanmalarla mücadele etmiştir. Şiirlerinde işlediği ölüm, kimlik arayışı ve akıl sağlığı temalarıyla okuyucuya farklı perspektifler sunar. 

Üç Kadın Şair
Sylvia Plath

Plath’ın şiirlerinde karşılaşılan “ben” her şiirde başka bir yüzle ortaya çıkar; bazen aynaya bakan bir kadın, bazen küllerinden yeniden doğan bir figür, bazen de kendi bedenine bile yabancılaşmış bir ses olarak konuşur. Plath’ın şiirlerini okurken sürekli dönüşen bir benlikle karşılaşırız. Bu dönüşümün en çarpıcı örneği “Lady Lazarus” şiiridir. Şiir, adını İsa’nın dirilttiği ünlü Lazarus’un İncil’deki öyküsünden alır. Kadın anlatıcı birden fazla kez ölür ve yeniden dirilir. Her diriliş, anlatıcının yaralarının ve yeniden yaşamak zorunda kalışının ağırlığını taşır. Tekrardan hayata dönen ses, çatlaktan sızan su gibidir burada.

Plath yalnızca şiddetli imgelerle değil, aynı zamanda durağan ve gündelik bir nesne üzerinde de görünür kılar benliğin çözülüşünü. Ayna şiirinde bunun örneklerine rastlayabiliriz. 

Gümüşüm ve aynen. Yok önyargılarım.”

Şimdi bir gölüm ben. Bir kadın eğilir üzerime.”

Şiir, kişileştirilmiş bir aynanın bakış açısından yazılmıştır. Aynaya bakan kadın, kendi yansımasını görmek için göle eğilen bir kadına benzetilir. Bu noktada şairin asıl sorusu ortaya çıkar “Ben kimim?” Gerçekte ne olduğunu ve neye dönüştüğünü kavrayamayan anlatıcı, kendinin sadece yüzeysel yansımasını görebilir. Belki de Plath’ın şiirlerinin hala bu kadar etkili olmasının nedeni budur. Çünkü anlatılan şey bireysel bir varoluşun ötesinde, insanın kendisine bütünüyle ulaşamama halidir. Ayna karşısında duran kadın da küllerinden çıkan Lady Lazarus da aynı sorunun etrafında dolaşır: İnsan kendini ararken kendisi olarak kalabilir mi?

İç Çatlaktan Toplumsal Yaraya

Plath’ta sürekli yer değiştiren bu özne Ferruhzad’ın şiirlerinde başka bir çatlakta görünür olur. 1934 yılında Tahran’da doğan Ferruhzad, İran edebiyatının en güçlü modern seslerinden biri olarak kabul edilir. Henüz on altı yaşındayken evlenmiş, kısa süre sonra bir çocuk sahibi olmuş ve ardından boşanmıştır. Ancak bu boşanma yalnızca evliliğini sonlandırmamış, onu hayat boyu duyacağı bir özlemle baş başa bırakmıştır. Oğlu Kamyâr’ın velayeti babaya verilip ölene kadar görme hakkı elinden alınır. Ferruhzad hayatı boyunca bu ayrılığın izlerini hem kalbinde hem de şiirlerinde taşımıştır.

İffetsiz damgası yiyen bendim

Haksız kınamalara gülüp geçen bendim

Kendi varlığımın sesi olmaya yeltendim

Gel gör ki kadındım

Üç Kadın Şair
Füruğ Ferruhzad

Ferruhzad’ın şiirleri gecenin karanlığında ateşe körükle yürümek gibidir. Geleneksel kalıplara ve ataerkil sisteme meydan okurken doğa, ruh ve cinsellik unsurlarını sıkça sembolleştiren Ferruhzad için özgürlük yalnızca politik ya da toplumsal bir mesele değil; aynı zamanda son derece kişisel bir yaradır. Kuşlar, pencereler, gökyüzü ve uçuş imgelerini bu yarayı tasvir etme biçimi olarak görebiliriz. 

İlk dönem şiirlerinden biri olan Tutsakta şöyle yazar: 

Şayet bir gün, ey gökyüzü 

Kanatlanırsam bu sessiz evden

Ağlayan çocuğa nasıl söylerim

Tutsak bir kuşum vazgeç benden

Uçurumun Kenarında Aşk 

Ferruhzad’ın şiir dünyasında benlik kırılgan ve geçirgen bir yüzeydir. Aşk bu yüzeyde bir çatlak gibi belirir. O çatlak, şairin kendini kaybettiği yer değil, aksine kendini ilk kez çıplak biçimde gördüğü yerdir. Cümlelerinde kadınlığını görünür kılan cesaretine rastladığımız Ferruhzad, yaşadığı toplumun esaretini kırarak beden ve dili bir arada kullanmayı başarmıştır. 

İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına şiirinde bütün çıplaklığıyla aşka teslim olur Ferruhzad.

Ben çıplağım, çıplağım, çıplak

Sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak

Ve aşktandır tüm yaralarım benim

Aşktan, aşktan, aşktan.

Ferruhzad gibi kendini aşkın kollarına teslim eden, Cemal Süreya’nın “Zelda”sı, Ece Ayhan’ın “dünyaya yaralı bir insanı” Nilgün Marmara, kırılgan varoluş hattında kendi sesini arayan, hem şiirin içinde hem de şiire rağmen konuşan bir benlik olarak Türk modern şiirinin en sarsıcı duraklarından biridir. Henüz öğrenciyken Plath’ın dünyasına eğilen Marmara, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olurken kaleme aldığı “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntihar Bağlamında Analizi” başlıklı teziyle, bugün bizler için iki şair arasındaki düşünsel yakınlığı görünür kılar. 

Üç Kadın Şair
Nilgün Marmara

Ancak Marmara’nın Plath’a duyduğu yakınlık yalnızca ölüm düşüncesiyle sınırlı değil. Her iki şair de yaşamı, aşkı ve kırılganlığı yalnızca deneyim olarak değil, benliği dönüştüren sarsıcı eşikler olarak yaşar.

Uçurumlar var diyorum, insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında.

Ferruhzad’ın “Yaralarım Hep Aşktandır Benim” dizesinde aşk nasıl ruhun açılmış bir yarası olarak beliriyorsa, Marmara’nın “Sizi Sevmekte Ölüyorum” şiirinde de sevgi insanın ruhunu delip geçen bir kuvvet haline gelir. 

Onu sürükleyeceğim. Sürükleyeceğim ki açığa çıkarılamayacak, tanımlanabilir gün ve gecelere mal edilemeyecek bir sevi karabasanından aldığım pay, saygısını bulsun içkin dünyasında “Ben”in. Yaslı yüreğimin utangaç itirafı: “Sizi sevmekte ölüyorum.

Kendiliğinden Yaklaşan Son

Nitekim Plath’ın aynada, Ferruhzad’ın aşkta aradığı şey, Marmara’da çoğu zaman cevabı olmayan bir soruya dönüşür:

Kendim dediğime de bakmayın ki, kendim kim onu da bilmem ben. Kendi dışında herkesin yanında olan, kendi dışında herkesin acısına soyunan, kendi dışında herkesin sesine bürünen bir ‘şey’im. Herkesine benzerken kendine benzemeyen ben, kendi sesi yok, kendi acısı yok… Söyleyin kendimi şiirlerle yakmayayım da ne yapayım ben…

Kendi çatlaklarından dünyaya bakan bu üç kadın şair, farklı coğrafyalarda yazılmış olsalar da benzer bir varoluş arayışında buluşur.

Yazar: Bade Dilara Gülal

İlginizi Çekebilir!
Flanör: Sokaklardan Dijital Ekranlara Bir Gezginin Evrimi