Beyazperdede Sonbahar Büyüsü: Filmekimi, 2025

Sonbaharın merakla beklenen etkinliklerinden biri olan Filmekimi, bu yıl 24.’sünü düzenlemek için hazırlanıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Paribu sponsorluğunda 3–26 Ekim tarihleri arasında farklı şehirlerde düzenlenecek etkinlik, Joachim Trier’den Dardenne Kardeşler’e; Tarik Saleh’ten Julia Ducournau’ya birbirinden farklı yönetmen ve ülke sinemasını izleyiciyle buluşturuyor.
Die, My Love - Filmekimi

İnsanların tuz kokan sıcacık sahillerden çıkıp kuru yaprakların arasında sakin yürüyüşlere başladığı, cıvıl cıvıl yaz sokaklarının yerini sararmış yapraklara ve tarçın kokulu kahvelere bıraktığı bir mevsimdir sonbahar. Sinefiller içinse bu mevsimin ayrı bir anlamı var: Filmekimi. İKSV’nin Paribu sponsorluğunda dünyanın dört bir yanından filmleri bir araya getirdiği bu festival, sinemaseverlerin sabırsızlıkla beklediği özel bir etkinlik.

26 Eylül Cuma günü 10:30’da biletleri genel satışa açılacak olan Filmekimi, sinemaseverler için yalnızca bir gösterim programı değil, aynı zamanda paylaşım ve keşif dolu bir buluşma alanı. Festival, farklı kuşaklardan izleyiciyi ve sinema profesyonellerini bir araya getirirken, sinema salonlarında kolektif izlemenin heyecanını da hatırlatıyor.

3-12 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da Atlas, Cinewam City’s, Kadıköy Sineması ve ilk kez bu yıl Paribu Art’da gerçekleşecek festival yolculuğu, diğer şehirlere de uzanıyor. Ankara’da 9-12 Ekim; Eskişehir’de 16–19 Ekim; İzmir’de 23–26 Ekim tarihleri, sinemaseverlerin Filmekimi vasıtasıyla önemli festivallerde gösterime girmiş ve ödül almış pek çok filmle buluşacağı tarihler.

Filmekimi Festivali Seçkisi

Filmekimi’nin bu yılki seçkisinde farklı coğrafyalardan, farklı üsluplarla çekilmiş ama ortak bir çatıda buluşan filmler dikkat çekiyor.  Birçok film, aile bağlarının yükü, kayıp, kimlik ve hayatta kalma mücadelesi etrafında dönüyor. Başrolünü, şimdiden Oscar için konuşulan Jennifer Lawrence’ın üstlendiği, “Die My Love” (Lynne Ramsay) doğum sonrası psikolojik çöküşü, “Young Mothers” (Dardenne Brothers) ergen annelerin kırılgan hayatlarını, “Sound of Falling” (Mascha Schilinski) ise dört farklı çağda kadınların acılarını ele alıyor. 

“Put Your Soul On Your Hand And Walk” (Sepideh Farsi ) ve “Once Upon a Time in Gaza” (Gaza- Tarzan & Arab Nasser) gibi yapımlar ise doğrudan güncel politik çatışmaların ortasında insana dair hikâyeleri öne çıkarıyor. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya, Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan bu yelpazede, bireysel acılarla toplumsal yaralar sık sık iç içe işleniyor. 

Blue Moon - Richard Linklater, Filmekimi
Blue Moon – Richard Linklater

Seçkide tür çeşitliliği oldukça geniş. Bir yanda Richard Linklater’ın Broadway müzikali nostaljisi “Blue Moon”, diğer yanda Titane filmiyle body horror türünün hakkını veren Julia Ducournau’nun beden ve kimlik üzerine sert deneysel işi “Alpha” öne çıkanlar arasında yer alıyor. Rave müziğin ritmiyle, uçsuz bucaksız çölü buluşturan Sırat da Cannes Jüri Özel Ödüllü bir film olarak Filmekimi’ndeki yerini alıyor. 

Tarik Saleh’in tamamı İstanbul’da çekilen Kahire Üçlemesinin son filmi “Eagles of the Republic” ve Brezilya’nın en tanınmış oyuncularından (Narcos dizisiyle de bilinen) Wagner Moura’ya En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran “The Secret Agent” (Kleber Mendonça Filho) gibi politik gerilimler de festivale aksiyon katan dikkat çekici filmler.

Bunun yanı sıra belgeselvari deneyler (“Better Go Mad in the Wild”, Miro Remo), western kalıplarıyla yeniden yazılmış alegoriler (“The Mysterious Gaze of the Flamingo”, Diego Cespedes; “Once Upon a Time in Gaza”) ve kişisel dramlar (“Die My Love”, “Miroirs No.3”) birbirine kontrast ama tematik açıdan konuşan parçalar gibi duruyor.

The Mysterious Gaze of the Flamingo -Diego Cespedes, Filmekimi
The Mysterious Gaze of the Flamingo -Diego Cespedes

Filmekimi’nde bu yıl da Altın Palmiye’yi kazanan Jafar Panahi’nin yeni filmi  It Was Just an Accident, Altın Aslan’ı kazanan Jim Jarmusch yönetmenliğindeki Father Mother Sister Brother, Karlovy Vary’de Büyük Ödül kazanan Better Go Mad in the Wild gibi hem festivallerden ödüllerle gelen filmler hem de kimliği, aileyi ve direnci sorgulayan güçlü hikâyeler bir araya geliyor. Seyircinin önünde, farklı türlerin ama benzer insani soruların kesiştiği zengin bir panorama var.

Vox Artistica’nın Yakın Markajındakiler

Jennifer Lawrence’ın başrolde olduğu Die, My Love, Lynne Ramsay’in yıllar sonra geri dönüşünü işaret ediyor. We Need to Talk About Kevin ve You Were Never Really Here gibi filmlerle zihne işleyen, rahatsız edici aile dramlarının ustası olarak bilinen Ramsay, bu kez doğum sonrası depresyonun sert bir portresini çiziyor. Grace’in çöküşü üzerinden aşkın dönüşümünü sorgulayan film hem karanlık atmosferiyle hem de Lawrence’ın güçlü performansıyla Oscar söylentilerini körüklüyor.

Blue Moon, Richard Linklater’ın karakter odaklı, zamana yayılan hikâyelere olan merakını Broadway kulislerine taşıyor. Before üçlemesinin gündelik diyaloglarındaki doğallığı, Boyhood’un uzun soluklu gözlemi ve School of Rock’ın müzik enerjisi, bu kez 1940’ların müzikali “Oklahoma”nın açılış partisinde yankılanıyor. Andrew Scott’a Berlin’de Gümüş Ayı getiren yapım, savaşın gölgesinde sanatın coşkusuna duyulan özlemi canlandırıyor. Film, oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor. Ethan Hawke, yönetmenin yıllardır birlikte çalıştığı, Before üçlemesinden Boyhood’a kadar Linklater sinemasının neredeyse simgesi olmuş bir isim. Onun varlığı, filmi Linklater’ın filmografisiyle doğrudan bağlayan bir hat kuruyor. Margaret Qualley ise geçtiğimiz yılın en ses getiren filmlerinden The Substance ve Once Upon a Time in Hollywood gibi büyük ustaların filmlerindeki performanslarıyla kariyerinin zirvesinde genç bir oyuncu. 

Sepideh Farsi’nin Put Your Soul On Your Hand And Walk filmi, belgesel ile kurmacayı iç içe kullanan kişisel ve politik bir bakış. İran asıllı Fransız yönetmen, The Siren’de İran-Irak Savaşı’nı animasyonla anlatmıştı; burada ise Gazze’de hayatı paramparça edilen foto muhabir Fatima Hassouna’nın tanıklıklarını perdeye taşıyor. Farsi’nin sinemasına özgü göç, hafıza ve politik tarih temaları bu kez yıkımın en çıplak haliyle birleşiyor.

Sentimental Value - Joachim Trier, Filmekimi
Sentimental Value – Joachim Trier

Norveç’in Oscar adayı Sentimental Value, Joachim Trier’nin iyileşme ve aile bağları üzerine kurduğu içten bir anlatı. Oslo, 31 August’un melankolisini, The Worst Person in the World’ün kırılgan ilişkilerini ve Reprise’ın gençlik sancılarını hatırlatan filmde, yıllar önce kızlarını terk eden yönetmen Max Borg’un yeniden bağ kurma çabası anlatılıyor. Trier’nin filmleri gibi bu da geçmişin yaralarıyla bugünün umutlarını yan yana koyuyor.

Young Mothers ise Jean-Pierre ve Luc Dardenne’in Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü kazanan son filmi. Belçikalı yönetmenler yıllardır Rosetta, L’Enfant (Çocuk), Le Gamin au Vélo (Bisikletli Çocuk) gibi filmlerinde toplumun kenarında kalmış, görmezden gelinen hayatları sahneye taşıdı. Bu kez kamera, henüz reşit olmayan beş genç anneye çevriliyor: Jessica, Perla, Julie, Ariane ve Naïma. Oyunculukların büyük kısmı genç ve sinemada yeni yüzlerden geliyor; bu da Dardenne sinemasının belgeselvari sadeliğini daha da güçlendiriyor.

Roofman - Derek Cianfrance, Filmekimi
Roofman – Derek Cianfrance

RoofmanDerek Cianfrance’ın gerçek bir hikâyeden yola çıkarak çektiği hem eğlenceli hem de sürükleyici bir polisiye. Blue Valentine ve The Place Beyond the Pines gibi filmleriyle aşkın ve ailenin kırılganlığını anlatan yönetmen, bu kez daha aksiyonlu ve hafif kara mizah tonuna sahip bir hikâyeye yöneliyor. Channing Tatum, Kirsten Dunst, Peter Dinklage, Juno Temple, Ben Mendelsohn ve LaKeith Stanfield gibi güçlü bir kadro, filme neredeyse ensemble bir enerji katıyor. Jeffrey Manchester’ın çatıdan restoranlara girerek yaptığı soygunlar, hapisten kaçışı ve aylarca bir oyuncak mağazasında saklanışı, inanması güç ama gerçek bir öykü olarak perdeye taşınıyor.

Kısacası, Filmekimi’nin bu yılki seçkisi kimi zaman bireysel bir çöküşün derinliğini, kimi zaman da toplumsal yaraların çıplak gerçekliğini perdeye taşıyor. Sonbaharın hüznüyle birleşen bu hikâyeler, sinemaseverlere yalnızca iyi filmler değil, aynı zamanda düşünmek, hissetmek ve hatırlamak için bir alan açıyor. 

İlginizi Çekebilir!
Kentin Çokkültürlü Geçmişiyle Güncel Sanatın Kesişimi: 18. İstanbul Bienali