Merhaba Deniz, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Senin gibi ilgiyle takip ettiğimiz bir oyuncuyla bir arada olabilmek ve sohbet şansı yakalayabilmek oldukça özel. Dilersen hemen sorularımıza geçelim.
Daha önce sinemada başarılı olmuş, nev-i şahsına münhasır bir yapımın tiyatro uyarlamasında rol almanın zorlukları ve avantajları nelerdi?
Deniz Celiloğlu:
Sinema ile tiyatro, araçları ve imkanları bakımından birbirinden çok farklı varlıklar. Bu yüzden, sinema için tasarlanmış bir şeyi tiyatroya uyarlamak, zor ve cesaret isteyen bir iş. Sinema denilince benim aklıma gelen en büyük hadise montaj. Ayrım burada başlıyor.. Sinemanın araçları sahnede işlevsiz hale geliyor. Ama bunlar oyuncuyu zorlayacak şeyler değil. En büyük zorluğu uyarlamayı yapacak olan yönetmenler yaşayabilir. Oyuncu için işler başka. Bence bu geçiş bizim için daha avantajlı. Sinema kameranın alanı. Ama tiyatro oyuncunun güçlü olduğu bir yer. Kameranın baskısı ortadan kalktığında oyuncu özgürleşiyor. Ben filmi ilk izlediğimde sahnede oynamanın çok daha zevkli olabileceğini hissetmiştim. Sahnede her şey gerçek zamanda kesintisiz gerçekleşiyor. Sinemanın çekim koşulları gereği yaşadığınız kesintileri, dikkat dağınıklığını yaşamıyoruz. Dolayısıyla daha gerçekçi bir performans sergilemek, karakterle daha samimi bir bağ kurulabilmek mümkün oluyor. Güneşin Oğlu’nun üslubu, grotesk kara komedi yönü; biraz şımarmak isteyen oyuncuların da sahne iştahını kabartıyor. Bunu da sahneye uyarlamanın bir avantajı olarak görebilirsiniz.. Bu atmosferi seyircinin de yaşamasını çok isterim..
Kalabalık ve tecrübeli bir ekiple çalışıyorsunuz. Aynı zamanda ekip içinde tiyatro sahnesinde ilk defa izlediğimiz arkadaşlar da yer alıyor. Ekibin sinerjisi, uyumu nasıldı? Eş yönetmenler karakterinizi tanımlamaya çalışırken size ne kadar müdahale etti?
Deniz Celiloğlu:
Sinerjimize diyecek laf yok. Şahane bir ekibimiz var. Hem hazırlık aşaması hem de oyun aşaması çok eğlenceli ve rahattı. Her provada oyunlar oynadık. Nagihan hocamız bize bir sürü oyun oynattı. Verilen tek mücadele bu oyunu çıkarmak içindi. Yaş ya da deneyim ne olursa olsun, sahne ne kadar kalabalıksa o kadar iyi bence. Üstelik bu sadece sahne üstünde ki oyuncuları kapsamaz. Seyircinin alkışı, sahneyi aşıp sahne arkasında da yankılanır.
Genel olarak yönetmen-oyuncu ilişkisi üzerine bir şeyler söyleyeyim önce. Bu iletişimden ne anladığımı tanımlayayım. Karşılıklı olarak aranan şey rahat ve güvenli bir iletişim.
Yönetmenin ustalığı, her biri farklı iç dünyalara sahip oyuncuların potansiyellerini açığa çıkarmak için doğru yaklaşımları araştırıp bulabilme kabiliyetinde yatar. Hem Onur Ünlü hem Nagihan Gürkan ikisi de usta yönetmenler.

Tiyatro sahnesinde sıklıkla işlenen “doppelganger”da aynı beden farklı ruhu görürken; bu oyunda aynı ruh değişen bedenler söz konusu. Sizce hangisini oynamak ve bütünlüğünü sağlamak daha zor?
Deniz Celiloğlu:
Zorluk olarak bakmayalım aslında. Bir şeyin bir şeyden daha kolay ya da zor olduğu yanılsaması detaylara girene kadar. Sonra karşınıza buz gibi her şeyin zor olduğu gerçeği çıkıyor. İkisini oynamak aynı zorlukta. Ama beden değişiminin şöyle bir faydası var bizde. Sahneden çıkan beden yorulduysa arkada dinleniyor mesela. Çay falan içebiliyor. Sonra kaldığı yerden devam ediyor. Böyle bi avantajı var. 🙂
Bedenlerin değişmesi, aslında toplumsal sınıfların ve rollerin de birbirine karışması demek. Kaldı ki hem filmde hem de oyunda diyaloglardan bunu net bir şekilde hissedebiliyoruz. Sahnede “ötekinin yerine geçmek” durumunu, Türkiye’deki empati eksikliğine dair bir sosyolojik eleştiri olarak okuyabilir miyiz?
Deniz Celiloğlu:
Tabi ki okuyabilirsiniz. Okunmalıdır da. Empati. Bir oyuncunun yaptığı şeyi de özetlemiş oluyorsunuz aslında. Kendini başka birinin yerine koymak. Bilinmeyen bir dünyayı, bir insanı, tanımaya çalışmak. Yaşamadığı şeyleri yaşamış gibi hissetmeye çalışmak. Bu çok yüksek bir empati seviyesi. Sanat da seyircisinden benzer bir şeyi bekliyor bana kalırsa. Bir süreliğine bildiklerini unutup başka bir dünyaya girmelerini.
Oyun bir yandan da kibir, empati, özgürlük, rastlantı gibi aslında hepimizin hayatının içinde olan ve gün içinde bile çok sık karşılaştığımız kavramları ele alıyor. Oyunu kavramsal bir çerçevede tanımlamak istersen, nasıl bir skala sunarsın?
Deniz Celiloğlu:

Metni ilk okuduğumda beni heyecanlandıran şey tam da bu olmuştu. Bu ağır kavramsal hengameyi eğlenceli bir mavrayla sunuyor olması. Oyunu kavramsal bir çerçevede tanımlamak bu oyunun girişimine ters düşebilir. Fakat bu soruyu size sordurtuyor olmak da mutluluk verici. Kavramların orada olduğunu bilmek ama üstüne konuşmamak oyun oynamanın geleneğinde var galiba. Bu bana çocukluğumdan bir şeyler hatırlattı. Küçükken arkadaşlarla kavga edip küsüldüğünde; barışmak isteyen -ki genelde de suçlu olan olurdu- bir süre sonra gelip oyun başlatmak isterdi. Bazı kavramları konuşamayıp, onun yerine oyun oynar anlaşırdık.
Onur Ünlü, kendine özgü bir lisanı olan, konu ve kavramlara sıra dışı yaklaşımlar sergileyen, yapımlarında kaotik durumlardan beslenen bir yönetmen ve aynı zamanda şair. Onunla çalışmak, onun istekleri ve şiirleriyle temas etmek nasıl bir histi?
Deniz Celiloğlu:
Onur Ünlü’nün dünyasını tanımaktan çok mutluyum. Bana her anlamda çok fazla şeyler katan bir karşılaşma oldu. Hem eğlendim hem çok öğrendim. Umarım yollarımız daha çok kesişir.
Philip K. Dick, “Gerçeklik, siz ona inanmaktan vazgeçtiğinizde de ortadan kaybolmayan şeydir” demiş, oyunu izlerken bu cümle aklıma geldi. Güneşin Oğlu’nda da gerçeği kovalıyor bir yandan da bu kovalamaca içinde farklı duygu ve kavramlara temas ediyoruz. Bu bağlamda izleyicinin oyundan çıktıktan sonra aklında kalmasını ya da düşünmesini istediğiniz şeyler neler?
Deniz Celiloğlu:
Buna da cevabım empati oldurdu. Kibir ve bencilliklerimize bakabilme cesareti versin isterim izleyenlere. Fakat bunları eğlenerek yapmak çok daha önemli. İnsanın değişimi illa acılar ve ıstıraplarla olacak diye bir şey yok bana kalırsa. Gerçeklik meselesine gelirsek de, ben hala net değilim bu sorgulamada. Gerçeklik çok kaygan bir zemin, Neden bahsettiğimizi bile tam anlamıyorum bazen, bir şekilde bir şeyler tam oturmuyor. Belki yanlış yere bakıyoruzdur diye düşünüyorum. Gerçek ne? Hakikat ne? gibi sorulardansa, iyilik, adalet, sorumluluk ne? Empati ne? Vicdan ne? gibi sorular daha somut sorular. Üzerinde konuşulabilecek şeyler. Gerçek nedir ben de bilmiyorum. Cümle içinde de çok anlamlı olmuyor. Mesela Noel Baba gerçek mi değil mi?
Değilse zaten önemli değil. Ama gerçekse. O zaman şu soru daha önemli değil mi? Noel baba iyi biri mi yoksa kötü biri mi?

Bir röportajında en sevdiğin yönetmenin Ken Loach olduğunu söylemişsin. Ken Loach, bizim de ilgiyle takip ettiğimiz, ele aldığı konular üzerine çok düşündüğümüz ve filmlerini defalarca izlediğimiz bir usta. O nedenle sormak istedik; en sevdiğin Ken Loach fimi hangisi ve bir filminde bir karakteri canlandırma şansın olsaydı kim olmak isterdin?
Deniz Celiloğlu:
Ken Loach, Aki Kaurismaki, Roy Anderson gibi Kuzey Avrupalı yönetmenleri seviyorum. Coğrafyanın etkisi herhalde. Kurdukları sade ve mizahlı sinema dili çok güzel. Politik tavrı böyle bir dilin içinden kurmaları hoşuma gidiyor. Bunun bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Kamera gösteriş yapmıyor, haraketler minimal; hayat tam da olduğu gibi akıyor izlenimi yaratıyor. Ama yine de kurgulanmış. Bakın ben neler yaptım demeden yaptıkları şeyi çok iyi yapıyorlar. Bir yandan da sinemanın onca olanaklarını kullanmamış, araçlarını geri çekmiş oluyor böyle yaparak. Biraz eleştirdiğim de bir şey bu, fakat yönetmenin bir tercihi. Bir tür estetik tevazu diyelim. Bir Ken Loach filmi izlerken, dolu dolu bir sinema zevki aldığınız da pek söylenemez bu sebeple. Yavaş ve ağır. Çok dingin. Dedeniz size masal anlatıyor gibi. Belki güzel tarafı bu da olabilir.
Kendisinde sevdiğim başka şeyler de var. Mesela oyunculuk ile olan derdini çok iyi anlıyorum. Gerçeğin peşinde. Örneğin profesyonel olmayan oyuncularla çalışmasında ki niyeti önemsiyorum. “Bilinçli oyunculuk” değil, yaşanmışlık gibi görünmesini istiyor. Bu tartışmalı bi konu, profesyonel olmayan oyuncular kamera karşısında daha doğal durmuyorlar bence. Doğal tepkiyi almanın yolu rolü gerçek hayattan birine oynatmak değil. Fakat bu araştırmasını ve niyetini önemli buluyorum.. Soru çok basit. Doğal ve derinlikli oyunculuk nasıl olur? Yıllar içinde bulduğum cevapların hepsini burada sıralayamam ama, biri beni çok düşündürmüştü -ki oda zaten başka bir soru.
Oyuncu olduğumu ne kadar unutursam, kamera da beni o kadar unutur mu? Çünkü benim unutulduğum yerde karakter başlar.

Seni birçok farklı kategorideki yapımda izleme fırsatı bulduk. Şimdi de absürt ve fantastik öğelerle örülü bir kara mizahta izliyoruz. Kariyerindeki yapımlara ve projelere baktığında hangi tür yapımların sana daha uygun olduğunu düşünüyorsun? Ayrıca sinema ya da tiyatroda deneyimlemek istediğin bir tür, kategori var mı?
Deniz Celiloğlu:
Ben aslında büyük bir bilim kurgu hayranıyımdır. Uzay, gelecek, robotlar, başka gezegenler, yeni teknolojiler, zamanda yolculuk, gizli ajanlar falan.
Dünyanın ve insanlığın geleceği üzerine fantastik şeyler ilgimi hep çekti.
Fakat bilim kurgu nedense bizim topraklarda gelişmemiş bir tür. Yapsak da inandırıcı gelmiyor bize. Örnekleri yok mu, var tabiki. Hem edebiyatta hem sinemada bazı çarpıcı örnekleri yok değil. Ama Kerem uzay aracının kapısını açtı, Ayşe vampir olmuş falan deyince tam kabullenemiyor insan. Yalnız Ayşe vampir olabilirmiş aslında. Şimdi söyleyince kulağa çok da tuhaf gelmedi. Ne dersiniz?