La Haine, esas olarak Fransa’nın bir banliyösünde yaşayan üç arkadaşın bir gününü anlatmaktadır. Bu isimler Vinz, Humbert ve Said’dir. Kassovitz’in kamerasıyla bu üç arkadaşın bir günü ve dahası dönemin Fransa’sındaki insanların hayatlarında, ilişkilerinde ve davranışlarında neo-ırkçı yaklaşımın etkisi gözlemlenmektedir.
Filmin hikâye anlatısı, bir gün önce banliyöde yaşanan olayları sergileyerek başlıyor. Bu olaylar sırasında, üçlünün arkadaşı Abdel bir polis tarafından neredeyse öldürülür ve yoğun bakıma alınır. Ancak bu gece kritik bir olay daha yaşanır: Bir polis olaylar sırasında silahını kaybeder ve Vinz polis memurunun silahını bulur. Filmdeki anlatıyı iki perdede incelemek gerekmektedir. İlki banliyö kısmı, diğeri de ana üçlünün Paris’e, Said’in söylemiyle kendisine borcu olan bir adamı bulmaya gitmesiyle ikiye ayrılır. Bu noktada Kassovitz’in neden siyah-beyaz bir sahneleme yaptığı oldukça aşikârdır. Çünkü bu film, Fransa’nın kentleşme sürecinde ışıklı binaların gölgesinde kalan göçmenler hakkındadır.

Filmin sahneleme dili ve sinematografisiyle aynı şehrin sınırları içinde iki farklı dünya çok net bir şekilde gözlemlenmektedir. Lakin en büyük ikilik, polislerin tavırları açısından ele alınır. Banliyö polisi, vatandaşlara asgari seviyede bile saygı göstermeyip çok daha saldırgan bir tutum sergilemektedir. Paris polisi ise çok daha insancıl ve kibardır. Bunun en net örneğini Said’in Paris şehir merkezinde polisle yaptığı konuşmada görüyoruz; kendisine kibar konuşulduğu için yaşadığı şaşkınlık, sevinç ve kırgınlıkta bu fark açıkça hissedilmektedir.
Filmdeki en yaygın temalardan biri, güç temasıdır. Vinz, polisin silahını bulduğunda, daha önce hiç hissetmediği bir ruh hali içinde bulur kendini: bir şeyler yapabilmek, direnmek ve karşılık verebilmek ister. Vinz artık o güce sahiptir; doğduğundan beri kendisine karşı kullanılan gücü artık o da kontrol edebilir. Bu yüzden güç kavramını biraz daha derinlemesine incelemek gerekmektedir.

Robert A. Dahl, “Güç Kavramı” adlı eserinde gücü şöyle tanımlamaktadır:
Güç hakkındaki sezgisel fikrim şudur: Her ikisinin de birbirleri üzerinde gücü vardır, ancak A, B’ye normalde yapmayacağı bir şeyi yaptırabilmektedir.
Filmin bu noktasında Vinz, hayatı boyunca ilk defa “A” konumuna gelmiştir. Filmde Hubert, Vinz’e binadan düşen adamın hikâyesini anlatır.
50 katlık bir binadan düşen adamın hikayesini biliyor musun? Her katta kendini rahatlatmak için şunu demiş:“Buraya kadar her şey yolunda. buraya kadar her şey yolunda…” Sanki bizi anlatıyor gibi. Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.

Hubert’in hikayesindeki gibi bu üç arkadaş hayatları boyunca düşüş hâlindeydiler ve henüz yere çakılmamışlardı. Ve izleyici de film boyunca bu düşüşü izlemekteydi. Filmde Paris ve banliyö arasındaki ikililik Vinz ve Hubert’in karakterleri üzerinden de sergilenmektedir. Hubert, Vinz’e göre aşikâr bir şekilde daha makul bir karakterdir. Vinz’in intikam arayışının hem yararsız hem de mantıksız olduğuna inanmaktadır. Filmin sonu için hikayenin doruk noktası ya da “çarpışı” diyebiliriz. Vinz, tüm gün boyunca yaşadıkları, gördükleri ve özellikle Paris’te şahit oldukları hayatın ardından, maruz kaldıkları sistematik ayrımcılığı sadece şiddetle çözmenin imkânsız olduğunu fark eder ve silahı Hubert’e verir. Ve sahnenin devamında Kassovitz acımasız gerçekçiliğiyle izleyicileri dumura uğratır. Bir polis arabası Said ve Vinz’in önüne kırar ve sahnenin devamında “kazara” Vinz’i başından vurarak öldürür.
Hubert koşarak gelir ve silahını polisin yüzüne doğrultur. Bu noktada kamera Said’e yakınlaşır ve film bir silah sesiyle sona erer. Bu sahneden birkaç kritik noktaya dikkat edilmesi gerekmektedir. İlk olarak, polis “kazara” Vinz’i vurduktan sonra hafifçe gülümser; bu, şaşkınlık veya şokun bir işareti olarak düşünülebilir, ancak Hubert koşarak gelip silahını yüzüne doğrulttuğunda, şokta olan bir kişinin aksine, silahını hemen çeker. Bu kendini toparlama hâlini refleks olarak yorumlayabiliriz, lakin filmin anlatısından kopmazsak, polisin bunu gerçekten komik bulduğu için güldüğü de düşünülebilir.
Hannah Arendt’in Adolf Eichmann’ın davasında gördükleri üzerine Kötülüğün Sıradanlığı kitabında, insanların sistem içinde kendilerini anonimleştirdikleri, vicdanlarını bir kenara bıraktıkları ve hatta sistemin bir parçası olduklarını belirtir.
Reich Güvenlik Baş Ofisi (R.S.H.A.) içinde bir sorumluluk pozisyonuna yükselmiş olan Eichmann, resmi sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini hissediyordu. Vicdanı onu yalnızca emirlere uymamış olsaydı rahatsız ederdi; ve bu emirler Yahudilerin sürgün edilmesini gerektirdiğinde, böyle bir bürokrat itaat etmekten başka bir alternatif hayal edemezdi.
Whıtfıeld, 1981, P. 471
Bu alıntıdaki tavır, makinenin bir parçası olan ve banliyölerdeki insanları istismar eden polislerin tutumuyla oldukça paralellik göstermektedir. Yönetmen, filmin sonunda Hubert’in mi yoksa polisin mi vurulduğunu göstermiyor; bu kararı izleyicilere bırakıyor. Bu belirsizliğin ötesinde, filmin sonunda bu çıkmazda kalan kişinin Hubert olması da tesadüf değildir. Hubert’in elli kattan düşüşü bitmiştir. Düşüşünün sonunda yere çarptığında, her zaman sağduyulu bir adam olduğu için şiddetin, başka bir deyişle fiziksel direnişin, meşruiyet kazandığını mı, yoksa kolluk kuvvetlerini teskin etmek için mecbur mu kaldığını sorgularız.

Filmde Ouroboros yılanı misali, kuyruğunu yiyen bir sistem gösterilmektedir. Polis şiddeti banliyödekileri karşı çıkmaya iter, bu da polis şiddetini artırır. Yani günün sonunda bir şiddet sarmalı (cycle of violence) toplumu sarar.