Mahluktan Yurttaşa?: Türkiye’de Köpekler, Biyopolitika ve Birlikte Yaşam Siyaseti

2 Eylül 2024'te Yenikapı'daki "Yaşam Nöbeti"nde, elimde fotoğraf makinemle binlerce insanın ve yüzlerce köpeğin arasında dururken, sadece bir yasa tasarısını protesto etmediğimizi, kent dediğimiz müşterek bedenin hangi canlılara açılacağına dair hükmü tartıştığımızı fark ettik. Farklı yaştan, farklı siyasi görüşlerden insanlar, yanlarında getirdikleri, bazıları ürkek bazıları meraklı köpek dostlarıyla birliktelerdi. O an kadrajıma sığdırmaya çalıştığım şey, yalnızca bir kalabalık değildi; kentin ruhunu, cemaatimizin ahlaki sınırlarını ve en temel soru olan "kimin 'biz'e dahil olduğunu" savunan, türler-arası bir vicdanın canlı fotoğrafıydı. O gün deklanşöre her basışımda, bu konudaki hem kişisel hem de akademik öfkemin nedenlerini yeniden anlıyordum: Bu mesele, politikanın ta kendisiydi, fakat birçok konuda olduğu gibi bu konu da bazı “hassas ruhlu hayvanseverler”in üstüne yıkılmıştı.
Mahluktan Yurttaşa Yazısı

Çeşitli siyasi partiler tarafından milyonlara ulaşan mitinglere ev sahipliği yapmış meydan, maalesef ki toplumsal farkındalık açısından o gün sınıfta kalmıştı. Yine de oraya gelen insanların sayısı azımsanmayacak kadardı, fakat burada işaret etmek istediğim şey, Türkiye’nin politik ikliminin, çeşitli parçalara bölünmüş ve bütünlüklü bir söylem üretme konusunda belki de sınıfta kalmış olmasıdır… 

“Hangi mücadelenin neyi kapsadığı ve dışladığı” meselesine o kadar odaklanıyoruz ki bu süreçte sorulması gereken önemli sorular ve verilmesi gereken hayati cevaplar silikleşip kayboluyor. Bir politik konu, gerçekten de en az kendi konusuyla ilgili oluyor. Sokakta yaşayan diğer türlere ilişkin tartışmalar da sağcı-solcu, islamcı-kemalist, ak parti’li-chp’li, ocu-bucu… şeklinde süregelen girdaplar arasında meze edilip durdu. “Bir köpeğin hangi koşullarda nasıl yaşadığı ve yaşayabileceği” sorusu, bilimsel bir soru olmaktan çıkarak, sözgelimi bir partizanın en son düşündüğü şey olmaya başladı. Dahası, belirli bir görüşü destekleyen bir insanın kaygısı, kimi kesimlerce bir araç gibi görülmeye başlandı. Meydanda elimde makineyle uzun uzadıya bunları düşündüm. 

Yasaya Karşı Eylemlerden Bir Kare

Meydanda zihnimi meşgul eden bu sorular, hükümetin “başıboş köpek sorununa kesin çözüm” vaadiyle sunduğu yasa teklifinin neden bu kadar kolay bir şekilde toplumsal bir tepki yaratabildiğini açıklıyordu. Kitlesel toplama ve “uyutma” planı, tam da bu bölünmüş zemin üzerinden kendisini gösterdi. Kuduz, saldırganlık ve güvenlik gibi son derece meşru toplumsal kaygılar, siyasi bir stratejiyle birer “ahlaki panik” aracına dönüştürüldü. Amaç, bilimsel ve rasyonel bir tartışma yürütmek değil, ilk paragrafta bahsi geçen kutupları daha da keskinleştirmek, uzlaşım zeminini ortadan kaldırmak ve en nihayetinde, “en savunmasız” olanın, yani insan-olmayan hayvanın bedeni üzerinden politik bir güç gösterisi yapmaktı. Dolayısıyla, bu yazıda odaklanılan köpekler, bu siyasi oyunun sadece nesnesi değil, aynı zamanda siyasi kavgalara “meze edilen” birer kurbandır. Bu durum, insanın insan-olmayanla kurduğu tahakküm ilişkisinin, yani türcülüğün, politik kutuplaşma anlarında ne denli vahşi bir araca dönüşebileceğinin belki de en acı kanıtıdır.

İnsan-olmayan hayvanların bedenleri sistematik olarak değersizleştirilmekte ve onları ne tam anlamıyla bir “canlı” ne de hukuki olarak bir “mal” kabul eden, arafta kalmış bir statüye hapsetmektedir. Bu dışlama, onları yasaların korumasından ve toplumsal etik anlayışından fiilen mahrum bırakarak, politik çıkarlar uğruna “gözden çıkarılabilir” veya “kurban edilebilir” bedenlere dönüştürmektedir.

Hayırsızada’nın Mirası: Osmanlı ve Türkiye’de Sokaktaki Köpeklerin Değişen Statüsü

Bugün Türkiye’de sokaktaki köpekler etrafında dönen ve toplumu keskin bir şekilde ikiye bölen kriz, gökten zembille inmiş bir olgu değildir. Aksine, kökleri bir asırdan daha derine uzanan, modernleşme, kent mekânının dönüşümü, hijyen ve güvenlik söylemleriyle şekillenen sancılı bir tarihin günümüzdeki bir yansımasıdır. Bu tarihin başlangıcını anlamak için, İstanbul’un Osmanlılar tarafından 1453 yılında alınmasından 19. yüzyılın modernleşme hamlelerine kadar uzanan bu uzun döneme ve özel olarak da İstanbul’da hüküm süren manzaraya bakmak gerekir. O dönemin İstanbul’u, insan-olmayan hayvanların, özellikle de köpeklerin, kamusal hayatın dışlanmış bir unsuru değil, aksine şehrin dokusuna işlemiş, kusurlu ama işleyen bir birlikte yaşam ahlakının parçası olduğu bir mekândı. İrvin Cemil Schick’in (2010) de belirttiği gibi, bu dönemde köpekler ile insanlar arasındaki ilişki, belirli mekânsal ve toplumsal kurallar çerçevesinde işleyen, karşılıklı faydaya dayalı bir ortaklıktı. Köpekler, kendi aralarında belirledikleri ve sıkı bir şekilde korudukları mahalle ve sokak sınırları içinde, bir yandan geceleri yabancılara karşı havlayarak mahallelerin güvenliğini sağlayan “bekçi”, diğer yandan da organik atıkları tüketerek bir nevi “belediyedeki çöpçü” görevi görüyorlardı. Bu roller, onların şehir hayatındaki varlığını meşrulaştırıyor ve onlara dokunulmazlık sağlıyordu. Bu birlikte yaşam kültürü, sadece halkın gündelik pratiklerinden ibaret değildi, aynı zamanda kurumsal ve vicdani boyutları da olan yerleşik bir sistemdi. Kemal Gürcan Bal’ın (2022) çeşitli seyahatnamelerden derlediği çalışmasında aktardığı gibi, insan-olmayan hayvanların refahı sadece bireysel vicdanlara bırakılmamış, vakıflar aracılığıyla da güvence altına alınmıştı. Örneğin, 16. yüzyılın başında kurulan Beyazıt Vakfiyesinde, köpeklerin beslenmesi için özel olarak ekmek, kuşlar içinse pirinç ve darı tahsis edilmiş olması, bu kurumsal ihtimamın en somut delillerindendir. Bu kurumsal yapının yanı sıra, halkın bireysel çabaları da bu kültürü canlı tutuyordu. 

Halk dini pratikleri ve inançları gereğince hayvanlara şefkat gösteriyordu, öyle ki insanlar bir dertten kurtulmak için “köpeklere ekmek adama” gibi ritüeller geliştirmişti

Schıck, 2010: 28
Osmanlı Devleti'nde Manacacılar
Osmanlı Devleti’nde Bir Mancacı

16. yüzyıl seyyahı Stephan Gerlach’ın gözlemleri, bu gündelik merhamet pratiğini canlı bir şekilde resmeder: “Mancacı” adı verilen ve omuzlarında taşıdıkları sırıklarda pişmiş ciğer ve et satan seyyar satıcılar, peşlerinde bir kedi-köpek ordusuyla sokaklarda dolaşır, halk da onlardan bu etleri satın alarak “Allah rızası için” hayvanları beslerdi[1] (Gürcan Bal, 2022: 5-6; Menekşe, 2022). 16. yüzyılda İstanbul’da bulunan Baron Wratislaw’da benzer şekilde, Türklerin bu yolla sadece köpekleri değil, duvarların üzerinde bekleyen kedileri de beslediğini ve bunu dini bir görev saydığını aktarır (Menekşe, 2022: 95). Kısacası, 19. yüzyılın büyük dönüşümleri başlamadan evvel köpekler, ne bir “sorun” ne de bir “öteki” idi. Onlar, kentin toplumsal ve mekânsal dokusunun ayrılmaz, işlevsel ve meşru ortaklarıydılar.


[1] Mancacılık, kökeni İtalyanca “yemek” anlamına gelen “mangia” kelimesinden türeyen ve genellikle ciğer, dalak gibi sakatatlar için kullanılan “manca”yı satan seyyar esnafların oluşturduğu bir meslektir.

Mahluktan Yurttaşa
Mancacılık Mesleği – Osmanlı Dönemi

Geçmişte kurulmuş olan bu yerleşik düzenin kırılması ve köpeklerin statüsünün “mahalle sakini”nden bir “sorun”a evrilmesi, 19. yüzyılda hız kazanan ve Batılı ülkeleri model alan modernleşme hamleleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu süreç, sadece fiziksel bir dönüşüm değil, aynı zamanda derin bir zihniyet değişimini de beraberinde getirmiştir. Mehmet Sümer’in o dönemin ünlü aydınlarından biri olan Abdullah Cevdet üzerine yaptığı çalışmada (2021) detaylıca incelediği gibi, dönemin Batıcı aydınları için modern ve “medeni” bir başkent tahayyülü, her şeyden önce Avrupalı bir başkent tahayyülüydü.  Bu da düzenli, geniş caddelere sahip, hijyenik ve rasyonel bir şehir anlamına geliyordu. Bu idealize edilmiş Avrupa imgesinin karşısında, İstanbul’un köpekleri şehrin geri kalmışlığının, Şarklılığının ve hurafelere dayalı geleneklerinin canlı birer sembolü olarak görülmeye başlandı. İbrahim Şinasi gibi daha erken dönem modernleşmecileri bile “İstanbul Sokaklarının Tenviri ve Tathiri” başlıklı makalesinde, şehrin temizlenmesinin önündeki en büyük engelin köpekler olduğunu savunmuştur (Sümer, 2021: 2637). Fakat bu zihniyet en radikal ifadesini, dönemin en tutkulu Batıcılarından Abdullah Cevdet’in 1909’da kaleme aldığı İstanbul’da Köpekler risalesinde bulur. Cevdet için köpekler, basit bir temizlik meselesinin ötesinde, “daima kan ve irin boşaltan” bir yara gibiydi ve bu yaradan kurtulmak, “medeni milletler” seviyesine çıkmanın ertelenemez bir ön koşuluydu (Sümer, 2021: 2649). O, köpeklerin varlığını doğrudan ülkenin sanayisiz, elektriksiz ve telefonsuz oluşuyla aynı pakete koyarak, onları topyekûn bir geri kalmışlığın en somut göstergesi olarak kodlamıştır (Sümer, 2021: 2640). Cevdet için mesele sadece hijyen değil, aynı zamanda eski rejimin ve onun temsil ettiği her şeyin tasfiyesiydi. Köpekler ise bu tasfiye edilmesi gereken “eski düzenin” en görünür, en savunmasız unsurlarından biriydi. Bu bakış açısı aslında daha geniş bir modernlik krizinin parçasıdır. Derrida‘nın -Yahudi soykırımıyla benzerlikler kurarak- “hayvan soykırımı” olarak tanımladığı, son iki yüzyılda insan-olmayan hayvanların endüstriyel bir nesneye indirgendiği ve kedi ve köpeklerin şehirlerden sürülerek steril ve kontrol edilebilir alanlar yaratılmasını hedefleyen modern projenin Osmanlı’daki bir yansımasıdır (Sümer, 2021: 2636). 

Fakat tüm bu modernleşme arzularına rağmen, bu büyük tasfiyeyi sadece Batılılaşmacı bir ideolojiye bağlamak eksik bir okuma olur. Schick’e göre asıl mesele, ideolojiden (modernleşmekten) daha çok, kentin maddi yapısının değişmesiyle (modernlikle) ilgiliydi ve bir “mekân üzerinde çekişme” idi (Schick, 2010: 23-24). Geleneksel Osmanlı şehrinde mahalleler, kendi içlerine kapalı, görece özerk birimlerdi ve köpekler, bu mahallelerin sınırlarını koruyan, aidiyet hissini pekiştiren bir işlev görüyordu, fakat 19. yüzyılla birlikte kentleşmenin hızlanması, nüfusun ve ticaretin artması, yeni ulaşım ağlarının kurulması bu sınırları anlamsızlaştırmaya başladı. Yeni metropol düzeni, mahalleler arası akışkanlık ve serbest dolaşım gerektiriyordu, oysa köpeklerin kadim bölgesel savunma içgüdüsü, bu yeni akışkanlığın önünde bir engele, bir sürtünme noktasına dönüşmüştü. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, eskiden şehrin “beledî” işlevlerini (Gürcan Bal, 2022: 3) gören köpekler, bu yeni düzende bir “sorun” olarak görülmeye başlandı. İşte bu dönüşüm, dönemin Adalet Bakanı Ahmed Vefik Paşa’nın köpekleri, Avrupa’daki suçlu sınıflar için kullanılan bir terimle, İstanbul’un “tehlikeli sınıfları” (classes dangereuses) olarak tanımlamasıyla en net ifadesini buldu (Schick, 2010: 30). Antropolog Mary Douglas’ın meşhur tanımına atıfla Schick (2010), köpeklerin artık “yanlış yere konumlanmış maddeye”, yani “kire” dönüştüğünü savunur. Onlar artık pis oldukları için değil, modern kentin akışkan mantığı içinde “yanlış yerde” durdukları için “kirli” idiler. İşte bu noktada, Batıcı ideolojinin “temizlik” ve “düzen” söylemi ile kentleşmenin yarattığı mekânsal “sıkışma” ve “sürtünme” birleşerek büyük trajedinin, yani Hayırsızada Sürgünü’nün zeminini hazırladı.

Mahluktan Yurttaşa - Hayırsızada Sürgünü
Hayırsızada Sürgünü İçin Köpekler Toplatılıyor…

1910 yılının haziran ayında, İttihat ve Terakki hükümetinin ve dönemin Belediye Başkanı Suphi Beysoyundu’nun talimatıyla, İstanbul tarihinin en büyük ve en sistematik “köpeksizleştirme” operasyonu başladı. Aktarılanlara göre (Sümer, 2021: 2634; Schick, 2010: 28; Gürcan Bal, 2020: 15), sayıları otuz bin ila seksen bin arasında değişen[2] köpek, toplayıcılar tarafından “kıskaç” adı verilen uzun maşalarla yakalanarak önce mavnalara, ardından da Marmara Denizi’ndeki çorak ve susuz Sivriada’ya, yani halkın taktığı acı dolu isimle Hayırsızada’ya[3] taşındı. Bu olay, yalnızca bir sürgün değil, on binlerce canlının açlık ve susuzlukla ölüme terk edildiği kitlesel bir katliamdı. Dönemin tanıklıkları, yaşanan dehşetin boyutlarını gözler önüne serer.

Mahluktan Yurttaşa - Hayırsız Ada Sürgünü
Hayırsızada Sürgünü

Adadan yükselen ve geceleri şehrin Anadolu yakasındaki kıyılarından dahi duyulan acı dolu ulumalar, adayı ziyaret etme cesareti gösterenlerin karşılaştığı, susuzluktan ve açlıktan birbirini yiyen köpek manzaraları ve bir süre sonra tüm adayı kaplayan dayanılmaz ceset kokusu, bu olayın toplumsal hafızada ne denli derin bir yara açtığının kanıtıdır. Bu büyük zulmün ardından gelen Balkan Savaşları gibi felaketlerin, halkın bir kısmı tarafından “köpeklerin ahına” ve ilahi bir cezaya bağlandığına dair rivayetler, toplum vicdanında açılan yaranın bir başka göstergesidir (Yıldırım, 2024: 884). Hayırsızada olayı, köpek popülasyonunu yok etmede tam olarak başarılı olamasa da Mine Yıldırım’ın (2024) belirttiği gibi, çok daha önemli bir şeyi başarmıştı: Yüzyıllardır köpekleri çevreleyen o “koruma halesini” paramparça etmiş ve devletin hayvan bedeni üzerindeki mutlak iktidarını, yani onları nedensizce ve herhangi cezai bir yaptırıma uğramadan yok edebileceğini geri dönülmez bir şekilde ilan etmiştir (Işın, 1995; akt. Yıldırım, 2024: 880). Hayırsızada, devletin hayvanlara yönelik şiddetinin yeni ve modern biçimlerinin de bir laboratuvarı oldu. Sürgünün yarattığı kamuoyu tepkisi ve lojistik zorluklar, daha pratik ve daha az “görünür” yöntem arayışlarını beraberinde getirdi. Mine Yıldırım’ın (2024) “köpeksizleştirme siyaseti” olarak kavramsallaştırdığı bu yeni dönemde, şiddetin biçimi değişti. Kuduz hastalığı, önceleri nadir bir sorunken, artık köpekleri yok etmeyi meşrulaştıran merkezi bir “hezeyana” dönüştürüldü. 


[2] Bu sayı aralığına dair en güçlü tahmin, İrvin Cemil Schick’in (2010: 23) belirttiği gibi, o dönem İstanbul Pasteur Enstitüsü’nün başında olan Dr. Paul Remlinger’in 1932 tarihli bir makalesine dayanmaktadır. Remlinger, bu çalışmasında sayıyı 60 ila 80 bin olarak verir. İlgili makale için bkz: Paul Remlinger, “Les chiens de Constantinople: Leur vie, leur mort,” Mercure de France, 237, no. 817 (1932): 64.

[3] Sivriada’ya halk arasında “Hayırsızada” (yani hayırsız ada) denmesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi, adanın coğrafi olarak ağaçsız, kayalık ve dolayısıyla tarıma veya yaşama elverişsiz, yani bir “hayrı olmayan” bir yer olmasıdır (Sümer, 2021: 2634). İkincisi ve daha önemlisi ise on binlerce köpeğin adada acı içinde aç, susuz bir şekilde can vermesinin ardından gelen felaketlerin halk tarafından köpeklerin laneti olarak yorumlanmasıdır (Yıldırım, 2024: 884). Bu inanışla birlikte adanın adı, sadece verimsizlikle değil, aynı zamanda uğursuzluk ve lanetle de özdeşleşmiştir.


Sonraki dönemlerde, köpekleri toplayıp sürmek yerine, görüldükleri yerde, yani “mahallinde öldürme” pratiği sistematikleştirildi. Zehirli etler ve zabıtanın silahları, kentin sokaklarını birer infaz alanına çevirdi. Daha da ileri gidilerek, öldürülen her köpeğin kuyruğunu getirene para ödülü verilen ve yazar Ahmed Rasim’in “kuyruklu tevkifat” adını verdiği bir teşvik sistemi kuruldu (Sümer, 2021: 2635; Yıldırım, 2024: 890). Bu uygulama, halkın da sürece yani şiddete ortak edilerek belediyecileştirilmesi anlamına geliyordu. Sokak ortasında can çekişen köpeklerin bu yeni dehşet manzarası, farklı bir tepkiyi doğurdu: Köpeklerin acı çekerek ölmesine tanık olan bürokratik ve sivil elitler, şiddete karşı değil, şiddetin yöntemine karşı bir söylem geliştirdiler. Bu, hayvan refahı ve “insancıl muamele” kisvesi altında, hayvanları koruma siyasetinin de trajik bir biçimde devletin itlaf politikalarıyla iş birliği yapmasının önünü açtı ve 1912’de kurulan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti, bu yeni yaklaşımın kurumsal ifadesi oldu (Yıldırım, 2024: 891). 1912 yılında kurulan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin temel amacı hayvanlara eziyeti önlemekti, ancak bu amaç, çok geçmeden “acı çekmeden öldürmeyi” sağlamak olarak anlaşıldı. Cemiyet, belediyenin “barbarca” yöntemlerine alternatif olarak, yurtdışından getirteceği teknik donanımla “fenni” ve “acısız” bir yöntem olan gazla öldürmeyi teklif etti (Yıldırım, 2024: 894-897). Böylece, hayvanları korumak için kurulmuş bir dernek, devletin “köpeksizleştirme” politikasının en önemli ortaklarından ve meşrulaştırıcılarından biri haline geldi. Bu melez itlaf sistemi, yani belediyenin sokakta zehirlemesi ve Cemiyet’in tesislerinde “insancıl” yollarla öldürmesi, on yıllar boyunca devam etti ve nihayetinde bugün “barınak” adını verdiğimiz, aslında birer tecrit ve imha merkezi olarak işlev gören mekânsal formun doğuşuna zemin hazırladı.[4]


[4] Mine Yıldırım, bu süreci makalesinde “‘İtlaf yerine yuva’: Barınakların Doğuşu” başlığı altında detaylıca inceler. Yıldırım metninde doğrudan bir Foucault atfı yapmasa da tarif ettiği bu dönüşüm Foucaultcu bir okumaya oldukça açıktır. Tıpkı modern hapishanenin doğuşunda olduğu gibi, burada da şiddetin biçim değiştirdiğini görürüz: Sokak ortasında icra edilen ve kamuya açık “barbarca” itlaf pratiğinden (zehirleme, kurşunlama), gözden ırak kurumsal bir mekânda (barınak/yuva) icra edilen “fenni”, “rasyonel” ve “insancıl” bir imha pratiğine geçilmiştir. Barınak, bu anlamda, “sorun” olarak kodlanan bedeni (köpeği) toplumun gözü önünden kaldırarak onu görünmez kılan ve üzerinde uygulanan şiddeti meşrulaştıran modern bir iktidar teknolojisi olarak işlev görür.


Bu kanlı miras, ancak 2004 yılında kabul edilen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun, “öldürme” paradigmasını kökten reddedip yerine “yakala-kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat” (CNVR) ilkesini getirmesiyle hukuken sona erdi. Bu kanun, dünyadaki en ileri modellerden biri olarak, yerel yönetimlere sahipsiz hayvan popülasyonunu ölümcül olmayan yöntemlerle yönetme sorumluluğu verdi. Ancak, kanunun yirmi yıl boyunca belediyeler tarafından etkin bir şekilde uygulanmaması sonucu artan köpek popülasyonu, -tartışmaları en az 5-6 yılı bulan fakat- 2024 yılının başlarından beri güçlü bir biçimde kendini gösteren yeni bir ahlaki paniğin ve siyasi krizin fitilini ateşledi. Bu kez çözüm olarak, CNVR ilkesini fiilen ortadan kaldıran ve “30 gün içinde sahiplendirilemeyen köpeklerin uyutulmasını” yani öldürülmesini öngören bir yasa teklifi gündeme getirildi. Bu teklif, özünde Hayırsızada’daki “topla-tecrit et-yok et” zihniyetinin, “barınak” adı verilen modern kamplarda yeniden hayata geçirilmesinden başka bir anlama gelmiyordu. Bu tarihsel arka plan, “sorunun” çözümünün aslında her zaman bir mekân kontrolü siyaseti olduğunu göstermektedir. Köpeklerin kentten sürülmesi, barınaklara kapatılması veya belli bölgelerde “yaşamalarına izin verilmesi”, en temelde “kent kimindir?” ve “kentsel mekânı kimler, hangi koşullarda kullanabilir?” sorularını gündeme getirir. Bu sorular, bizi meselenin bir diğer boyutuna, mekânın politikasına ve çoktürlü bir kent hakkı mücadelesine götürmektedir.

Mekânın Politikası: Kent Hakkı Kimin İçin?

Mekânsal olan, hiçbir zaman göz ardı edilmez. Kentlerin bu denli insanmerkezli tanzim edilmesi, asırlardır süregelen bir türcülüğü yeniden üretmekten başka bir şey değildi. Hiçbir mimarın -en azından Türkiye’de- kentsel planlama dahilinde kentli kuşların, köpeklerin, kedilerin ve diğer birçok türün refahını gözettiği düşük bir ihtimal… Aksine, kentte yaşamaya çalışan diğer türler için kent içinde bulunmak, yaşamak için mücadele etmek demektir. Kışları yağmur ve kar altında donmadan hayatta kalabilmek, yazları 40 derecelere yaklaşan sıcaklarda serinleyecek yerlere erişmek ve bunlardan daha önemlisi, hastalık kapmadan sağlıklı yiyeceklere ve içeceklere erişmek olabildiğince zordur. İzlediğim bir filmdeki “Yasalar her zaman masum değildir… Her yasak kendi isyancısını yaratır” sözünde olduğu gibi, bizim örneğimizde de görüyoruz ki her kent, kendi yoksulunu, ötekisini, “ölüme layık olanı”nı yaratıyor. Tıpkı Türkiye’nin neredeyse tüm kentlerinde gördüğümüz gibi…  Kentsel mekânın tanziminin sadece kentlerdeki türlerarası ilişkilerde değil, aynı zamanda insan-insan ilişkilerinde de belirleyici olduğu, hatta bunu sınıfsal bir yerden tartışan birçok önemli sosyal bilimcinin olduğunu biliyoruz. Burada odağı dağıtmadan sadece diğer türlere ilişkin hiyerarşinin nasıl kurulduğunu ele alacağız. Geçen yıllarda, kendisiyle birebir tanışma fırsatı yakaladığım Sezai Ozan Zeybek’in 2014 yılında “Yeni İstanbul Çalışmaları: Sınırlar, Mücadeleler, Açılımlar” adlı derleme çalışmasında “İstanbul’un Yuttukları ve Kustukları: Köpekler ve Nesneler Üzerinden İstanbul Tahlili” başlıklı makalesini okudum. Makalenin başlığı en az kendisi kadar anlamlıdır. İstanbul kentinin hem yutarak hem de kusarak, yani hem içine alıp absorbe ederek hem de içine alıp sindiremediğini dışarıya iterek nasıl bir politik zemin oluşturduğunu bize anlatıyor. Buradaki dinamik ve bir o kadar da asimetrik ilişkiler zinciri, bize kentin sadece sınırların içini değil, ötesini de belirleyen bir aktör olduğunu gösteriyor. Ayrıca, Ozan Zeybek’in bu makaleyi 2014 yılında, yani bugünden tam 11 yıl önce yazmış olması, bugünün sokakta yaşayan köpeklere ilişkin tartışmanın da ne kadar derin bir mesele olduğunu gösteriyor. Zeybek, bu “yutma ve kusma” dinamiğini en çarpıcı şekilde “sahipsiz köpeklerin” yolculuğu üzerinden anlatır. Ona göre (2014: 267) köpekler, Zygmunt Bauman’ın “atık” kavramıyla anlaşılabilecek, modern kent hayatının “üretim fazlası” haline gelmiş varlıklardır. Bu süreç, genellikle denetimsiz petshop endüstrisiyle başlar, ki Ozan Zeybek bize 2012 yılı itibariyle -ve 2014 yılına kadar- İstanbul’daki 3500 petshoptan sadece 500’ünün ruhsatlı olduğunu aktarır (2014: 270). Burada insan-olmayan hayvanlar kötü koşullarda ülkeye sokulur, satılamadığında veya bir hevesle alınıp bakılamadığında “sevimliliğini kaybetmiş” bir fazlalığa dönüşür (Ozan Zeybek, 2014: 270). İşte kentin “kusma” eylemi burada devreye girer: Bu istenmeyen canlılar, şehrin dışındaki ormanlık, kırsal gibi gözden uzak ve görece denetimsiz alanlara bırakılır. Zeybek (2014: 271), bu alanların İstanbul’un fazla nüfusunu emen, fazlalıkları gizleyen bir “arka bahçe” işlevi gördüğünü belirtir. Bu durum, yukarıda kısaca bahsettiğimiz Osmanlı dönemindeki mekânsal örgütlenmeyle keskin bir tezat oluşturur. O dönemde köpekler, -rıza gösterildiği ve öldürülmediği zamanlarda- mahalle sınırları içinde yaşayan, çöpçülük ve bekçilik gibi işlevleri olan, mahalleli tarafından korunan sokak hayvanlarıydı, fakat modernleşmeyle artan hareketlilik, onların birer “engele” dönüşmesine ve mekândan sürülmesine yol açmıştır. İronik bir şekilde, şehrin bu “tehcir” politikası, sürgün edilen köpekler için farklı bir sosyal düzenin de kapısını aralar. İnsanların ürettiği farklı cinsteki köpekler ve sınıfsal hiyerarşileri bu yeni mekânlarda altüst olur. Cins köpekler, bir köpek sahibinin asla izin vermeyeceği “avam” köpeklerle bir araya gelerek melez (“kırma”) yavrular dünyaya getirir ve kendi hiyerarşilerini kurarlar (Ozan Zeybek, 2014: 271). Böylece kent, kendi denetiminden kaçan ve kendi kurallarını koyan yeni bir “öteki” topluluğunu bizzat kendi elleriyle yaratmış olur.

Mekansal mücadele konusundaki kamusal tartışmanın tam merkezinde “sokak” denilen mekânın tanımı ve kime ait olduğu sorusu yer almaktadır. Yasayı destekleyenler için “sokak”, öncelikli olarak insana ait bir güvenlik ve refah alanıdır. Bu grubun söyleminde sokaklar, köpeklerin varlığıyla birer “tehlike”, “tehdit” ve “risk” alanı olarak kodlanmakta, köpekler ise bu mekânın gayrimeşru işgalcileri olarak değerlendirilmektedir. (Günay ve Üçler, 2025 Yılında Yapılan Araştırmadan) Onların ideal kent vizyonunda, sokakların bu “tehditlerden” arındırılması ve insan hareketliliğinin sorgusuz sualsiz önceliklendirildiği bir düzen vardır. Buna karşılık, yasaya karşı çıkanlar için “sokak”, çoktürlü bir yaşam alanıdır ve köpekler bu mekânın meşru sakinleridir. Bu perspektifte köpeklerin “yaşama hakkı”, aynı zamanda mekânda var olma hakkını da içermektedir. Bu nedenle yasanın köpekleri toplayarak mekânı “temizleme” girişimi, bir “katliam” ve hayvanların alansal haklarına yönelik bir ihlal olarak görülmektedir. Birçokları, sorunun köpeklerin varlığından değil, belediyeler gibi yetkililerin bu ortak yaşam alanını yıllardır “ihmal” etmesinden ve etkili çözümler üretememesinden kaynaklandığını savunmaktadır. Dolayısıyla güncel tartışma, temelde sokağın ve kentsel mekânın ne olduğuna dair verilen bir mücadeledir: Sokaklar sadece insanlara özel bir alan mı, yoksa çoktürlü bir birlikte yaşam alanı mı olmalıdır? 

Ayrıca belirtmek lazım, mekân üzerine yürüyen bu mücadele, sokakların somut toplumsal gerçekliğinden kopuk bir zeminde ilerlemektedir. Siyasi söylem, bir genelleme safsatası üzerinden işlemektedir: Binde bir ihtimalle gerçekleşen münferit bir saldırı vakası, tüm köpek popülasyonunu “potansiyel katil”, tüm sokakları ise birer “tehdit alanı” olarak kodlamak için yeterli görülmektedir. Bu indirgemeci bakış, her  sokağın kendine has karakterini, sakinlerinin çeşitliliğini ve yerel dinamiklerini silerek mekânı adeta stereotipleştirmektedir. Oysa bu yaklaşım, sokaklarda hali hazırda var olan ve sosyal bir araştırmaya gebe olan zengin çoktürlü toplumsallığı tamamen göz ardı etmektedir. Mahalle esnafının sahiplendiği ve koruyuculuğunu üstlendiği köpekler, yerel sakinlerin kurduğu besleme ve bakım ağları, köpeklerin kendi aralarındaki ve kediler gibi diğer türlerle kurdukları karmaşık hiyerarşik ve yoldaşlık ilişkileri, bu kriz anlatısının içinde kendine yer bulamamaktadır. Takip edilebildiği kadarıyla ne merkezi ne de yerel düzeydeki hiçbir siyasi aktör, bu karmaşık sosyal dokuyu anlamak için sahaya inen, etnografik veya sosyolojik bir araştırma yürütme ihtiyacı hissetmemiştir. Sonuç olarak, politika yapım süreci, var olan gerçeği anlamaya değil, bu gerçeği görmezden gelerek radikal müdahaleleri meşru kılacak basitleştirilmiş bir “sokak tehlikesi” anlatısı üretmeye dayanmaktadır. 

Bir Başka Ötekileştirici Anlatı Olarak Halk Sağlığı

Önceki bölümde tartıştığımız mekânsal dışlama pratikleri, kendisini meşrulaştıracak güçlü bir söylemsel çerçeveye ihtiyaç duyar. İktidarlar, gücünü nadiren çıplak bir tahakküm olarak sergiler, aksine onu rasyonel, kaçınılmaz ve hatta ahlaken doğru gösterecek anlatılara büründürür. Tıpkı belirli insan gruplarının (göçmenler, etnik azınlıklar vb.) “suça eğilimli”, “kirli” veya “barbar” olarak damgalanarak kentsel ve toplumsal yaşamın dışına itilmesi gibi, köpeklerin mekândan tasfiyesi için de benzer bir “öteki” inşa etme stratejisi kullanılır. İşte bu noktada, modern devletin en etkili yönetim aygıtlarından biri olan “halk sağlığı” devreye sokulur. Günay ve Üçler’in (2025) çalışması bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır: İncelenen Instagram yorumlarında yasayı destekleyen grubun argümanlarının ezici bir çoğunlukla (%55,3) “Kamusal Güvenlik ve İnsan Refahı” teması etrafında şekillendiği görülmüştür. Bu temanın anahtar kelimeleri ise doğrudan tehdit algısını inşa eden “tehlike”, “saldırı”, “hastalık”, “tehdit” ve “risk” gibi ifadelerdir. Sokakta yaşayan ve bu anlatı içinde halktan -yani kent hakkı olan bir vatandaş olarak- sayılmayan köpekler, insan-olan halkın sağlığına yönelik bir tehdit olarak kodlanır.

Mahluktan Yurttaşa - Günay, K., & Üçler, N. (2025). The Multi-Dimensional Controversy: Mapping Instagram’s Response to Turkey’s Stray Animals Policy. Moment Dergi
Günay, K., & Üçler, N. (2025). The Multi-Dimensional Controversy: Mapping Instagram’s Response to Turkey’s Stray Animals Policy

Bu tehdit algısının en güçlü ve histerik ayağını “kuduz riski” oluşturur. Kuduz, biyolojik bir hastalık olmaktan çıkarılıp, toplumsal bir korku nesnesine ve bir ‘ahlaki panik’ aracına dönüştürülür. Türkiye’de kuduz vakalarından kaynaklı ölümlerin istatistiksel olarak ne kadar nadir olduğu gerçeği göz ardı edilerek, bu risk sanki her köşe başında bekleyen bir salgınmış gibi sunulur. Belirli bir köpek grubu, abartılı ve çarpıtılmış bir medya temsiliyle, toplumsal değerlere ve güvenliğe yönelik bir tehdit olarak tanımlanır. Münferit bir kuduz şüphesi veya vakası, tüm köpek popülasyonunu “potansiyel kuduz taşıyıcısı” olarak damgalamak için kullanılır. Bu panik havası içinde, köpeklerin en temel hakkı olan yaşam hakkı, neredeyse istatistiksel bir hiç olan bir “risk” karşısında kolayca feda edilebilir hale gelir. Böylece halk sağlığı, rasyonel bir koruma pratiği olmaktan çıkar, korkuyu yöneterek belirli bir “düşman” yaratan ve iktidarın en radikal müdahalelerini meşrulaştıran bir aygıta dönüşür. Sonuçta köpek, artık kentin meşru bir sakini veya bir “canlı” değil, popüler kültürdeki zombi imgesini andırırcasına, varlığıyla “sağlıklı” toplumsal bedeni tehdit eden, duygudan ve bireysellikten arındırılmış, yok edilmesi meşru bir “hastalık vektörü”ne indirgenir. Bu indirgemenin karşısında ise yine Günay ve Üçler’in (2025) bulgularında ortaya çıkan güçlü bir karşı-söylem durmaktadır. Yasa karşıtı söylemde en sık kullanılan ifadeler arasında “canı veren Allahtır” gibi dini ve etik referansların bulunması, köpeklerin birer “hastalık vektörü” olarak değil, yaşam hakkının kutsallığına inanılan birer “can” olarak görüldüğünü göstermektedir. 

Mahluktan Yurttaşa - Günay, K., & Üçler, N. (2025). The Multi-Dimensional Controversy: Mapping Instagram’s Response to Turkey’s Stray Animals Policy. Moment Dergi
Günay, K., & Üçler, N. (2025). The Multi-Dimensional Controversy: Mapping Instagram’s Response to Turkey’s Stray Animals Policy

Halk sağlığı anlatısının ikinci boyutu “saldırgan köpekler” söylemidir. Tıpkı kuduz riskinde olduğu gibi, münferit saldırı vakaları genelleştirilerek tüm sokak köpekleri “potansiyel katil” olarak yaftalanır. Bu söylem, Günay ve Üçler’in (2025) çalışmasında yasa destekçilerinin kullandığı “saldırı”, “saldırgan”, “ısırma”, “tehlike” ve “tehdit” gibi anahtar kelimelerle somutlaşır. Medyada sansasyonel bir dille sunulan her saldırı haberi, köpeklerin doğası gereği tehlikeli, kontrol edilemez ve insanlarla bir arada yaşamaması gereken varlıklar olduğu algısını pekiştirir. Bu anlatı, köpeklerin davranışlarının ardındaki bağlamı (korku, acı, bölge koruma, insan kaynaklı şiddete maruz kalma vb.) tamamen siler. Dahası, bu söylem insanmerkezli bir şiddet hiyerarşisi kurar: Bir köpeğin bir insana zarar verme ihtimali, her gün binlerce köpeğin maruz kaldığı sistematik insan şiddetinden (trafik kazaları, zehirleme, işkence, açlık) daha ağır basar. “Çocuklarımızın güvenliği” gibi son derece meşru ve dokunulmaz bir kaygı, bu söylemin merkezine yerleştirilerek, köpeklerin yaşam hakkını savunan her türlü argüman “insan düşmanlığı” veya “duygusallık” olarak itibarsızlaştırılır. Nitekim yasa destekçilerinin yorumlarında “Sokakta oğlumla özgürce yürüyeceğim günleri sabırsızlıkla bekliyorum” veya daha da ileri giderek “Ortada bir katliam varsa o da çalışmayan belediyelerin sebep olduğu başıboşluktan yitip giden bebelerdir”(Günay ve Üçler, 2025:157) gibi ifadeler, bu çerçevenin ne kadar etkili kullanıldığını gösterir. Böylece güvenlik, şefkatin ve birlikte yaşam ahlakının karşısına konulur ve bu ikilikte galip gelenin insanmerkezli güvenlik anlayışı olduğu yine verilerle sabittir. Yasa destekçilerinin argümanlarının %55,3’ü “Kamusal Güvenlik ve İnsan Refahı” temasına dayanırken, yasaya karşı çıkanların en büyük argüman kümesini (%39,3) “Merhamet ve Hayvan Hakları” oluşturur. Bu tablo, iki grubun farklı ahlaki ve duygusal dünyalardan konuştuğunu ve güvenlik söyleminin, merhamet ve etik temelindeki karşı söylemi geçersiz kılmak için nasıl bir araç olarak kullanıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Halk sağlığı anlatısının üçüncü ve tarihsel kökleri en derinde olan ayağı ise “Avrupa’da böyle” veya “gelişmiş ülkelerde sokak köpeği yok” argümanıdır. Bu argüman, Hayırsızada trajedisinin arkasındaki “Batılılaşmacı” ve “hijyenik kent” arzusunun günümüzdeki bir yansımasıdır. Avrupa, bir kez daha “medeniyetin” ve “doğru” olanın ölçütü olarak sunulur, fakat bu referans, son derece seçici ve çoğu zaman hatalıdır. Birincisi, birçok Avrupa ülkesinin, Türkiye’deki gibi kitlesel itlaflar ve kanlı bir tarih üzerinden “köpeksiz” sokaklara ulaştığı gerçeğini görmezden gelir. İkincisi, İtalya, Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinde hala sokakta insan-olmayan hayvanların bulunduğu ve farklı yönetim modellerinin uygulandığı gerçeğini perdeler. Üçüncüsü ve en önemlisi, bu argüman, Günay ve Üçler’in (2025: 134) de altını çizdiği gibi, aslında her ülkenin kendi özgün koşullarıyla boğuştuğu gerçeğini göz ardı eder; zira Gürcistan, Tayvan, Brezilya, Rusya ve Danimarka çeşitli gibi birçok ülkelerde yapılan çalışmalar, sokak hayvanlarına yönelik politikaların sadece yasal düzenlemelerle değil, aynı zamanda halkın katılımı, etik duyarlılıklar ve yönetim kapasitesi gibi yerel dinamiklerle şekillendiğini göstermektedir. Bu durum, her insan toplumunun kendi tarihsel, kültürel ve etik bağlamı içinde diğer türlerle kendi birlikte-yaşam modelini kurma hakkını ve potansiyelini reddeden basitleştirici yaklaşımların geçersizliğini ortaya koyar. Türkiye’dekiler yüzyıllara dayanan, kusurlarına rağmen var olmuş insan-köpek ortak yaşam kültürü, bir “geri kalmışlık” emaresi olarak sunar ve tek “modern” çözümün, sokakları insan-olmayan hayvanlardan tamamen “temizlemek” olduğunu ima eder. Bu, biyopolitikanın coğrafi bir boyut kazandığı, “sağlıklı” ve “medeni” bedenin sadece insan bedeni değil, aynı zamanda “Avrupalı” gibi görünen, sterilize edilmiş bir ulusal ve kentsel beden olduğu bir tahayyüldür. Konu türcülük olduğunda ise dünyanın her tarafı -ağırlığı ve biçimi değişmekle birlikte- eleştiriyi hak etmektedir.  

Sonuç olarak, “halk sağlığı” söylemi, kuduz, saldırganlık ve medeniyetçilik gibi üç güçlü anlatısal silah kullanarak, sokaktaki köpeği yaşayan bir özneden, yok edilmesi meşru bir biyolojik tehdide dönüştüren bir imha makinesi olarak işlemektedir. Bu makine, köpeği önce bir “hastalık vektörü”, ardından bir “potansiyel katil” ve son olarak da bir “geri kalmışlık emaresi” olarak kodlayarak, onun varlığını akıl, bilim ve ilerleme adına gayrimeşru ilan eder. Yaşam ve ölüm üzerindeki nihai karar, “toplum sağlığını koruma” gibi sorgulanamaz bir ilkeye dayandırılarak, en savunmasız olanın bedeni, politik müdahaleye tamamen açık hale getirilir, ancak bu kusursuz görünen ötekileştirme ve imha makinesi, karşısında daha az organize ama bir o kadar da inatçı bir karşı-söylem bulur. Dini, vicdani, etik, hukuki vd. birçok yaklaşım etrafında kenetlenen bu karşı duruş, sadece soyut bir itiraz olarak kalmaz. Bu direnişin, sanal ortamlardan mahalle aralarındaki besleme/bakım ağlarına, hukuki mücadelelerden gece yarıları tutulan “yaşam nöbetlerine” kadar uzanan çok katmanlı ve melez biçimleri, meselenin sadece bir söylem savaşından ibaret olmadığını, aynı zamanda fiili bir birlikte yaşam mücadelesi olduğunu gösterir. Hem de devletin bütün olanaklarını lehine kullanan bir yapıya karşı, gücünü yasalardan veya iktidar aygıtlarından değil, gündelik hayatın içindeki karşılıklı yardımlaşma pratiklerinden alan bir direnişle… 

Nöbetleşe Direniş: Sokak, Sosyal Medya ve Besleme/Bakım Ağları

Bu bölümde, mücadelenin iç içe geçmiş arenaları olan sokaklar, sosyal medya ve fiili bakım ağları üzerinden hem yaşam hakkı savunucularının hem de yasa destekçisi karşıt grupların söylemlerini ve eylem pratiklerini, bu asimetrik güç ilişkileri bağlamında derinlemesine inceleyeceğiz. Bu inceleme, meselenin sadece soyut bir hak tartışması olmadığını, aynı zamanda somut mekânlar, dijital platformlar ve gündelik hayatın pratikleri üzerinden yürüyen, kanlı canlı bir hegemonya mücadelesi olduğunu gözler önüne seriyor.

Sokaktaki fiziksel ve sembolik baskının, eylem alanını büyük ölçüde daralttığı bir ortamda, dijital cephe, yani sosyal medya, yaşam hakkı savunucuları için çoğu zaman en etkili ve hatta tek çare haline gelmiştir. Devletin görmezden geldiği, yerel yönetimlerin üstünü örttüğü veya ana akım medyanın yer vermediği her türlü zulüm, sosyal medyanın ifşa gücüyle kamusal vicdanın gündemine taşınmıştır. Bir köpeğin tecavüze uğraması, bir gönüllünün beslediği insan-olmayan hayvanların zehirlenmesi veya bir belediyenin gece yarısı gizlice topladığı canları ölüme göndermesi gibi sayısız vaka, ilk olarak bir cep telefonu kamerasıyla kaydedilip bu platformlarda yayılarak birer infiale dönüşmüştür. Özellikle Türkiye’nin birçok ilindeki belediye bakımevlerinin birer “toplama kampı”na dönüşmüş vahim durumları; içerideki insan-olmayan hayvanların açlıktan, hastalıktan ve hatta görevliler tarafından işkenceyle öldürülmesi, bu dijital ifşa ağları sayesinde belgelenmiştir. Bu ifşaların en sarsıcı örnekleri, ortaya çıkarılan toplu köpek mezarları olmuştur. Kepçelerle kazılan çukurlardan çıkan yüzlerce köpek cesedinin görüntüleri, sosyal medya aracılığıyla yayılmış ve “kısırlaştırılıp, bakılıp, uygun barınaklara bırakıldığı” iddia edilen köpeklerin aslında sistematik olarak nasıl yok edildiğini gözler önüne sermiştir. Bu durum, sosyal medyanın, devletin kayıtsızlık zırhını delebilen yegâne güç olduğunu kanıtlamaktadır, fakat bu dijital cephe, adil bir savaş alanı olmaktan çok uzaktır. Yaşam hakkı savunucuları, her eleştirel yorumlarının ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” gibi suçlamalarla soruşturma ve dava tehdidi altında yaşarken; karşı cephe, organize ve dokunulmaz bir güçle hareket etmektedir. 

Mahluktan Yurttaşa

Devletin “yok etmeye” veya “tecrit etmeye” odaklı biyopolitikasının ve bu politikayı destekleyen grupların topyekûn kuşatması karşısında, direnişin en dokunaklı, en somut ve en mahrem biçimi, bireylerin ve küçük toplulukların kendi inisiyatifleriyle ördüğü fiili bakım ve koruma ağlarında ortaya çıkar. Bir aktivist olarak benim de bu süreçte birebir tanıma ve dayanışma fırsatı bulduğum onlarca, hatta yüzlerce insanın hikayesi tam da budur: Devletin, köpekleri “uyutulacak” birer sayıya indirgediği noktada, bu insanlar kendi mülkiyetlerini birer sığınağa, birer “güvenli alana” dönüştürmüş, yasal ve fiziksel kapasitelerinin çok üzerinde, 5, 10, hatta daha fazla köpeği daracık apartman dairelerine veya küçük bahçelerine doldurarak onları mutlak bir sondan kurtarmaya çalışmıştır. Bu, bireysel bir fedakârlığın ötesinde, devletin ölüm kararına karşı yaşamı kutsayan radikal bir sivil itaatsizlik eylemidir. Bu eylemle özel alan olan “ev”, kamusal bir soruna karşı politik bir sığınak haline gelir. Bu direnişin bel kemiğini, karşıtlarının karikatürize ettiği gibi “duygusal ve cahil” bireyler değil, aksine aralarında siyaset bilimcilerin, sosyal bilimcilerin, veteriner hekimlerin, meclisle ve yerel yönetimlerle doğrudan veya dolaylı ilişkileri olan eğitimli profesyonellerin bulunduğu bir kesim oluşturmaktadır. Bu insanlar, hiçbir siyasi oluşumun güdümünde veya kişisel çıkar peşinde olmadan, tamamen etik bir zeminde mücadele vermektedir, fakat bu süreç, onları derin bir politik yabancılaşmaya ve sıkışmışlık hissine itmiştir. Gözlemlerimize göre, bu insanların artık ne devlet kurumlarına, ne hükümete ne de kendilerine düşmanlık eden halka karşı en ufak bir toleransı kalmıştır. Topyekûn bir güvensizlik ve kuşatılmışlık hissiyle, “ne yapacaklarını bilemez” bir halde yollarına devam etmektedirler. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir “duygulanımsal emek”tir ve 7/24 tetikte olmayı, sürekli bir endişe ve yas halini, ciddi maddi harcamaları (veteriner masrafları, mama parası) ve çoğu zaman tükenmişlik sendromunu beraberinde getirir. Ancak bu tükenmişlik hali, onları birer mağdur olarak acınılacak bir konuma indirgemez. Aksine, tüm bu kuşatılmışlık ve güvensizlik hissine rağmen, bu insanların eylemlerine sinen inatçı bir umut ve kararlılık vardır. Bu umut ne bir partiye ne de bir lideredir. Bu, doğrudan yaşamın kendisine, birlikte var olmanın ahlaki ve etik olasılığına duyulan sarsılmaz bir inançtır. Bu bireysel ve kolektif çabalar, bir yandan fiili bir birlikte yaşam ahlakını ve umudunu ayakta tutarken, diğer yandan her an kaybedilebilecek bir savaşın çaresizliğini ve aciliyetini de içinde barındırır. Her kurtarılan can, bu eğitimli, politik olarak hayal kırıklığına uğramış ama ahlaken pes etmemiş direnişçiler için bir zafer; her kaybedilen can ise omuzlarına binen ağır bir yüktür. Bu durum bizi, tüm bu parçalanmışlık ve direniş pratikleri ışığında, çoktürlü bir yurttaşlık siyasetinin imkanlarını tartışacağımız sonuç bölümüne getirmektedir.

Sonuç: Bütüncül Bir Yaşam Siyaseti

Bu yazıda, Türkiye’de “başıboş köpek sorunu” olarak tanımlanan krizin, basit bir kamu düzeni veya halk sağlığı meselesi olmadığını, aksine devletin biyopolitik iktidarının, ülkenin mevcut siyasi kutuplaşma dinamikleriyle iç içe geçtiği, derin tarihsel köklere sahip bir hegemonya mücadelesi olduğunu savunmaya çalıştık. Hayırsızada’nın kanlı mirasından günümüzün dijital linç mekanlarına uzanan tarihsel bir izleği takip ederek, köpek bedeninin modernleşme, kentleşme ve hijyen söylemleriyle nasıl “mahalle sakini” statüsünden “yok edilebilir bir artık” statüsüne indirgendiğini ortaya koyduğuma inanıyorum. Mekânın politikası, halk sağlığı anlatıları ve partizan kavgalar arasında bir “meze” haline getirilen köpekler, bu süreçte sadece kurban değil, aynı zamanda iktidarın yaşam ve ölüm üzerindeki nihai karar verme yetkisini sergilediği bir sahne işlevi görüyor. Bu imha ve tecrit siyaseti karşısında filizlenen ve sokaklardan sosyal medyaya, adliye koridorlarından ev içi mahrem sığınaklara yayılan “nöbetleşe direniş” pratikleri ise bu çalışmada basit bir “hayvanseverlik” faaliyeti olarak değil, insanmerkezci adalet anlayışını sorgulayan, müşterek mekânlar üzerinde hak iddia eden ve en nihayetinde, kimin “biz”e dahil olduğunu tanımlamaya çalışan alternatif bir birlikte yaşam ahlakının sancılı inşası olarak okunmalıdır.

Yazının başlığında yönelttiğim “Mahluktan Yurttaşa?” sorusunun yanıtı, bu tartışmalar ışığında, ne yazık ki olumsuzdur. 2024 yılında gündeme gelen “uyutma” yasası, köpeği bir hak öznesi olarak “yurttaşlığa” yaklaştırmak yerine, onu Hayırsızada’daki “mahluk” statüsüne, yani hukukun ve vicdanın koruma alanının tamamen dışına iten tarihsel bir gerileme talebidir, fakat bu hukuki ve siyasi gerileme, toplumsal alanda kendi karşıtını yaratmıştır. Devletin köpekleri birer “yasal nesne” dahi saymadığı noktada, yaşam hakkı savunucularının mücadelesi, onlara fiili bir yurttaşlık bahşetmektedir. Her besleme eylemi, her hukuki takip, her kurtarma operasyonu ve hatta onlara bir isim vererek bireyselliklerini tanıma pratiği, onları sayısal bir “popülasyon” olmaktan çıkarıp, kentin toplumsal dokusuna ait, hakları ve acıları olan özneler olarak yeniden var etmektedir. Dolayısıyla yurttaşlaşma, devletin bahşettiği bir statüden ziyade, aşağıdan yukarıya, gündelik hayatın içinde, asimetrik bir mücadeleyle ilmek ilmek örülen bir süreç olarak karşımıza çıkar.

Köpeklere yönelik topyekûn tasfiye arzusu, aynı zamanda daha derin ve köklü bir tahakküm biçiminin, yani insanmerkezci şiddetin ideolojisi olan türcülüğün de cisimleşmiş halidir. İşte bu noktada, benim de bir parçası olduğum vegan ve türcülük karşıtı aktivistlerin oluşturduğu güçlü kesimin rolünün altını çizmek gerekir. Bu kesim için mücadele, sadece köpeklerin yaşam hakkını savunmanın ötesinde, insanın insan-olmayan hayvanlar üzerinde kurduğu sömürü, metalaştırma ve şiddet sistemine karşı bütüncül bir itirazdır. Bu bağlamda sokaktaki köpekler, türcü şiddetin en görünür, en acil ve en kitlesel hedefi haline geldikleri için mücadelenin ön saflarında yer almaktadır; ancak onlar bu savaşın ne ilk ne de son kurbanıdır. Dolayısıyla köpekler için verilen mücadele, yalnızca parçalanmış bir toplumda uzlaşı zeminini yeniden kurma ve nefretin normalleşmesine karşı bir vicdan direnişi değil, aynı zamanda tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyan, türcü olmayan bir adalet ve toplum tahayyülünü inşa etme çabasının en somut ve acil cephesidir.

NOT:

Etik bir zorunluluk gereği belirtmeliyim ki bu yazı, mücadelenin içinde yer alan taraflı bir yazar ve araştırmacı olan benim kalemimden çıkmıştır. Amacım, nesnel bir hakem rolü oynamaktan ziyade, tanıklık ettiğim ve bir parçası olduğum direnişin sesini ve argümanlarını akademik bir çerçeveye oturtmaktı. Bu duruş, kaçınılmaz olarak belirli kör noktaları ve vurguları beraberinde getirmiştir. Tam da bu nedenle, karşı argümanları ve farklı perspektifleri sunacak, özellikle bu yazıdaki tezleri çürütecek veya onlara meydan okuyacak her türlü kanıta dayalı ve bilimsel tartışmanın sadece meşru değil, aynı zamanda bu alanın sağlıklı gelişimi için elzem olduğuna inanıyorum ve bu tartışmaları memnuniyetle karşılıyorum.

Kaynaklar:

Korkmaz, E. (2025a). Subjectivity of Horses and Postmodern Anthropology: A Critical Essay. Kültür Araştırmaları Dergisi(25), 226-247

Korkmaz, E. (2025b). Defining Human-Horse Relationships: A Multispecies Ethnographic Study in an Equestrian Club. YAZIT Kültür Bilimleri Dergisi, 5(1), 1-23. 

Günay, K., & Üçler, N. (2025). The Multi-Dimensional Controversy: Mapping Instagram’s Response to Turkey’s Stray Animals Policy. Moment Dergi, 12(1), 126-157

Yıldırım, M. (2024). Sürgünden İtlafa, “Mahallinde Öldürmeden” Ötanaziye: Hayırsızada Vâkâsının Ardından İstanbul’da Sokak Köpekleri. REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi, 5(3), 879–919.

Schick, C. (2010). İstanbul’da 1910’da Gerçekleşen Büyük Köpek İtlâfı: Bir Mekân Üzerinde Çekişme Vakası. Toplumsal Tarih, 200, 25.

Sümer, M. (2021). Osmanlı Modernleşmesini Hayvanlar Üzerinden Okumak: Abdullah Cevdet’in İstanbul’da Köpekler Risalesi. Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 5(4), 2628-2652.

Menekşe, M. (2022). Osmanlı Medeniyetinde Hayvan Sevgisinin Mesleğe Dönüşümü: Mancacılık. Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi(55), 84-101.

Zeybek, S. O. (2014). İstanbul’un yuttukları ve kustukları: Köpekler ve nesneler üzerinden İstanbul tahlili. A. Bartu Candan & C. Özbay (Ed.), Yeni İstanbul çalışmaları: Sınırlar, mücadeleler, açılımlar (ss. 263-282). Metis Yayınları. 

Bal, K. G. (2022). İstanbul’un Diğer Sakinleri: Sokak Hayvanlarının Gözünden Şehre Bakmak.  

İlginizi Çekebilir!
Gerçeğin Unutulmuş Hâli: Algının Kırılgan Anatomisi