Beckett ile Tanpınar’ın El Sıkıştığı Zaman: Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Zaman, ömür boyunca yaşanan olayları öğüttükten sonra herkesin getirdiği çuvallara sırasıyla doldurup duran ebedi bir değirmenci gibiydi.” Magda Szabo’nun Kapı isimli romanındaki bu cümleyi Türk edebiyatında konuk edecek olsak, ev sahibi muhakkak Saatleri Ayarlama Enstitüsü olurdu. Zira Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından kaleme alınan ölümsüz eser, “zaman” meselesini en hissedilir biçimde tarif etmekle yetinmeyip, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden başlayarak Cumhuriyet tarihimizin önemli bir kısmına da ışık tutmayı başarmıştır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Serkan Keskin

Esas mesele zamanın, avuçlarımızın arasından kayıp giden ve arkasında hep pişmanlık bırakan bir güç olduğuna inanmanın kolaylığından ufak adımlarla uzaklaşmaya başlamaktır. Bir bakıma zaman; biraz unutmak, biraz iyileşmek ve bunlar sayesinde hayatın kendisine tutunma şifası değil midir? Ömrümüzü anlamlı hakikatlerle donatılmış parçalar halinde duyumsamak için günleri, haftaları, ayları ve de yılları hissetmeye ihtiyaç duymaz mıyız? O halde zamanın görünmezliğine son verme arzusunun pekâlâ en estetik biçimi olabilir saatler. Kimine göre gürültü canavarı, kimine göre sessiz sedasız yanımızdan uzaklaşan vefasız bir dost, bazıları içinse olacak şeylerin habercisidir. 

Cevap veriyorum zamanla her şey geçer diyen akıllılara;

Geçen tek şey zamandır anlayan, anlatsın anlamayanlara

Cemal Süreya

Üstat Cemal Süreyya’nın kaleminin dokunduğu yere, belki de gülümseyerek eşlik etmiştir Ahmet Hamdi Tanpınar. Kestirmeden değil yokuş çıkarak gitmiş ve “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır” demiştir romanının kalbinde duran karakteri Nuri Efendi. “Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur.” Yani ruh gibi özümsenmiş, düşünce kadar bütünleşmiş, yürek misali ayrılması mümkün olmayan, her daim insana ait, vücudun dışında, aklın içinde, mekanik bir parçadır saat. Çalışır, çalışır, çalışır. Pili bitene, gücü tükenene, enerjisi kesilene kadar ah demez, ilerler. Durduğunu zannettiğimiz, kolunu kanadını oynatmadığı anlarda bile yürümeye devam eder aslında. Çünkü zaman, hiçbir şeysiz çalışan ama her şeyi kendine bağımlı tutan, mutlak gücün ta kendisidir.

Diğer taraftan Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyunu aklımızın penceresini tıklatır durur. “Bütün bildiğim şu: Saatler geçmek bilmez ve bu koşullarda bizi, vakit geçirmek için türlü türlü-nasıl desem-ilk bakışta makul gözüken, ama zamanla monotonluğa dönüşecek oyunlara başvurmaya zorlar. Böylece aklımızı kaybetmekten kurtulduğumuzu söyleyebilirsin.” Beckett’in dünyanın değişmeyeceğine dair taşıdığı ümitsizlik insanla başlayıp, toplum ve iktidar zafiyetleriyle sonuçlansa da esasında bir zaman meselesidir. Kıpırtıdan yoksun, mücadele yetisini kaybetmiş, unutmayı olağanlaştırmış bireylerin tuttuğu dilekler, tekrarlanan zamanın dişleri arasında çiğnene dursun, Ahmet Hamdi Tanpınar buna değişimin kendi acizliğiyle itiraz eder. Ve nihayetinde iki yazarın yolları aynı yerde kesişir, el sıkışırlar: Değişim ve iyileşme için muhtaç olduğumuz zaman denilen akvaryumun içerisinde insanlar, sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar uman balıklardan farksızdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar I Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Öyle ki her şey aheste biçimde değişir, dönüşür. Hatta insanların bir şeylere adapte olmak için can havliyle bile koşturduğu anlar olur. Fakat zamanın kıskacındaki insan, yine ve her koşulda dokunduğu her şeyi zafiyetleriyle çirkinleştirmekte rakipsizdir. Geçmiş, bugün ve gelecek dediğimiz üç zaman dilimi de değişmeyi sürdüren toplumun farklı kusurlarını göğsünü gere gere sergilemekte yarışırlar birbirleriyle. 

Romandan Farklı Bir Hayri İrdal

Sıradan bir insanın olağan yaşantısını anlatan bu katmanlı öykü ile Türkiye’nin modernleşme sürecindeki sancılarına da ışık tutan Ahmet Hamdi Tanpınar, hikâyesine I. Meşrutiyet dönemiyle başlayıp, sırasıyla II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini de ele alır. Böylelikle Cumhuriyet ile birlikte yeni kurulan bir ülkenin emekleme evrelerini de ustalıkla öyküleştirir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tiyatro Afişi

484 Urban Garden yapımı sahne uyarlamasında ise, romanın ana karakteri Hayri İrdal’ın, usta oyuncu Serkan Keskin tarafından iki farklı biçimde seyirciye sunulduğunu görürüz. Birincisinde, Bertolt Brecht’in izinde, anlatıcı olarak yabancılaştırma etkisini kuvvetli biçimde kullanan ve seyirciye kılavuzluk eder bir şekilde- ki burada olaylara bizim kadar tarafsız gözle bakarak ve anlattığı şeylerin şaşkınlığını sonuna kadar yansıtma becerisini taşıyarak bir illüzyon yakalar.

İkincisinde ise, bizzat Hayri İrdal olarak fırlar hikâyenin içerisinden. Kılıktan kılığa girdiği diğer karakterlerin sivri köşelerine çarpa çarpa, hayatın sillesini yiye yiye, tüm garipliklerle boğuşa boğuşa oradan oraya savrulur. İzleyici de ondaki samimiyete koşulsuzca kapılıp peşinden sürüklenip gider. Esasında romandaki Hayri İrdal’ın yavaşlığını ve sersemliğini ustalıklı giyiyor üzerine Serkan Keskin. Fakat sahnede vücut bulduğu kişi, adeta romanda söyleyemediklerini hareket diliyle de anlatıyor ve bambaşka biri olup çıkıyor. Bu, biraz da mektup arkadaşınızla uzun yazışmalardan sonra tanışıp yüz yüze gelmek gibi bir duygu uyandırıyor. Kafanızda çizdiğiniz onca resmin, ete kemiği bürünmüş, duygusal tepkiler veren haliyle dost olmak, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün tiyatro ile edebiyatı buluşturma başarısı.

Güçlü ve Epik Öğelere Sahip Bir Oyun 

Hayri İrdal’ın hayatını dinlerken, sürekli olarak gelenekçilikle modernizmin çatışmasını şahitlik ederiz. Kahramanımızın bir tarafı her daim eskiye, geleneklere bağlıdır. Onlara sarıldıkça güven hissiyle donanır. Diğer tarafıysa gelecekten medet umar vaziyette, makûs talihini yenmek için yeniliklere heveslenip durur. Değişen dünyaya uyum sağlamaya çalışan toplum içerisinde o da herkes gibi aslında… Günden güne değişen dünyayı damarlarında derinlemesine hisseder. Çocukluğundan itibaren evin, sevginin ve bir bütünün parçası olmayı başaramamıştır Hayri İrdal. Buna karşılık olarak yaşam ona sokakları vermiştir. Hayatın gerçek yüzünü kitaplardan değil, kımıl kımıl hareket eden sokaklardan öğrenmiştir. Evde “Mübarek” isimli duvar saati, dışarda çıraklık ettiği saat ustası Muvakkit Nuri Efendi vardır. İki saat arasında yolculuğa çıkmış çocuğun umulmadık anlardaki uğrak yeriyse Seyfi Lütfullah isimli, dini kullanan bir üfürükçüdür. Dolayısıyla ruhu gibi kafasının içi de geceyle gündüz kadar ayrılmıştır birbirinden. 

Kahramanımız ne geleneklerinden vazgeçebilir ne de kendini bütünüyle yeniliklerin emrine verebilir.

Tam bu noktada, belki de romanın emeklediği kısımlarda ilginç bir detay dikkat çekiyor. Hayri İrdal’ın zengin ve çok cimri halasının ölüp dirilmesi, dramatik yapının enteresanlık sağlayan, şaşırtma unsurunu üstlenir. Sonrasında tam değişim gösteren karakter, modern yapının talep ettiği gücü taşıması açısından roman içerisinde farklılık yaratır. 

Kılıktan kılığa giren Serkan Keskin, zaman zaman sahneyi kaplayan dev ayna-ekran yardımıyla film desteği de alır. Bu sayede aynı anda pek çok karakteri karşı karşıya görebilmiş oluruz. Bunun yanında kuvvetli epik öğelerle zenginleştirilmiş bir oyun Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Anlatıcının sık sık araya girmesinin yanı sıra, Serkan Keskin’in sahnede kıyafet değiştirmesi, bizleri doğru zamanda roman okuyucusu kılığına sokar. Bu yöntemler sayesinde kahramanla duygusal bağ kurmamıza engel olunması, tiyatroda olduğumuzu sık sık anımsamamızı sağlar.

Yeniliğin Hizmetine Giren Geçmiş, Evvela Sesini Çıkarmaz

Hikâye derinliğindeyse, bocalayıp duran kahramanımızın askerden dönüşü, evliliği, zengin olduğu sanılan yumuşak huylu kayınpederi ve biricik kızı Zehra ile akan olaylar silsilesi bir kırılma anıyla yörünge değiştirir. Kayınpederinin ölümüyle başına üşüşen mirasçılar ve Seyit Lütfullah’ın uydurduğu hazine masalı yüzünden İrdal akıl hastanesini boylar ve kâbusa dönen hayatı ile hikâyede büyük çapta durum değişikliği yaşanır. Yokluğunda açlıkla sınanan karısının hastalanıp ölmesi sonrasında kızıyla baş başa kalan Hayri İrdal, tam manasıyla sıfırı tüketmiş, hayat karşısında diz çökmüştür. İşte tam burada İrdal için de değişim çanları çalmaya başlar. Başındaki bin türlü dertle cebelleşirken rakı masasında tanıştığı Halit Ayarcı sayesinde bir çırpıda değişir bütün yaşamı. 

Romana kıyasla oyunda karakterlerin temsil ettiği sembollerin çok daha belirgin çizgilerle işaretlendiğini söyleyebiliriz. Tıpkı Hayri İrdal’ın sahnede, romandan daha güçlü unsurlarla vücut bulması gibi Halit Ayarcı da köşeli bir karakter olarak çatışmanın diğer kutbuna kolayca yerleşir. Kitapta yavaş akan değişim süreci, tiyatro perdesine gayet hızlı ve akıcı biçimde yansımıştır. Ancak romana hâkim olan eski kelimelerin, Serkan Keskin tarafından ustalıkla günlük konuşmaya yerleştirilmesi de öykünün aslına ve özüne duyulan sadakat olarak dikkat çekmektedir.

Halit Ayarcı’nın yeniliğin ve modernleşmenin sembolü olduğu su götürmez bir gerçektir. Sürekli ileriyi düşünür, hayata pozitif bakar ve en olumsuz durumda bile bir umut ışığı bulup çıkarır. Hayri İrdal’ın kendini yok saydığı, görünmez biri olduğuna inandığı bu dönemde, ondaki cevheri görmesi ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurup onu başına geçirmesi tam anlamıyla bir milattır. Halit Ayarcı’ya göre zaman, insan yaşamındaki en önemli şeydir. Ve şu an ülkenin içinde bulunduğu durumdan kurtulması, çabucak gelişmesi ancak ve ancak zamanın tasarrufu ile mümkündür. Zira doğru çalışan saat, insanları hatadan kurtarabilecek yegâne güçtür.

Şöyle ki, yalnızca bir dakikacık hatalı gösteren bir saat, sahibi için yılda altı saat kayıp demektir. Günde bir dakika işe geç başlama ya da çalışmayı erken bırakma gibi nizamsızlıklara ve iş gücü kayıplarına neden olur. Altı saatlik zaman kaybının milyonlarca insanda vuku bulduğunu düşünürsek, ülke genelindeki israfın korkunç seviyede olduğu aşikârdır. Bu yüzden acilen yurt genelinde saatler ayarlanmalı, zaman kayıpları önlenmelidir. Doğru çalışmayan saatlerin sahiplerine de para cezası uygulanmalı ve bu vesileyle devletin kasasına da ilave gelir sağlanmalıdır.

Saatler de Godot’yu Bekler 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Serkan Keskin

Fikir ve kurum hızla yükselip tüm ülkeyi ele geçiredursun; kahramanımız, dolgun maaşı ve saygın mevkili işinden şaşırtıcı biçimde şikâyetçidir. Çünkü hiçbir şey yapmamaktadır. Bütün gün boş boş oturarak kurumda müdür gibi değil de adeta bir saksı gibi öylece beklemektedir. Dahası yeni şubeleri açılan enstitüye sürekli olarak çalışanların akrabaları istihdam edilmekte, her geçen gün iş yapmayan bir sürü eleman maaş almaktadır. Göz göre göre büyüyüp gelişen bu anlamsızlığa karşı savaş açan tek kişi Hayri İrdal olacaktır. Fakat O da duvara toslar. Çünkü patronu Halit Ayarcı onu alaycı bir biçimde teskin etmekle yetinmez. Aynı zamanda İrdal’ın şarkıcı olma ve şöhrete kavuşma hayaliyle yanıp tutuşan, aklı bir karış havadaki ikinci eşinin de önünü açmakta ısrarcıdır. Ona göre, mühim olan şey işin tanımını bulmaktır. Gerisi kendiliğinden gelir. Kişinin istemesi kafidir. Sahneye çıkmak için sesinin güzel olmasına kati surette lüzum yoktur. Tıpkı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün doğru zamanın tahsisinden daha mühim bir vazife aramasına hacet olmaması gibi.

Kısa zamanda işler iyice sarpa sarar. Şöhreti dillere destan olan enstitüyü hükümet yetkilileri, bakanlar ziyaret etmeye başlar. Bu esnada, Hayri İrdal’dan sohbet sırasında işittiği, ustasıyla ilgili hikâyelere bir sürü şey ekleyerek bir masal uydurur Halit Ayarcı. Sözde Ahmet Zamani Hazretleri adında saat ustası, zamana dair söyledikleriyle pek ehemmiyetli bir filozof sayılmaktadır. Bu uydurma kişinin düşünsel olarak tarihteki önemini bakanlara ballandıra ballandıra anlatır Halit Ayarcı. Uydurduğu biçimiyle bu zat, on yedinci yüzyılda yaşamış, büyük bir alimdir. Ve ülkemizin haklı gururu olarak bir an evvel tüm dünyaya duyurulmalıdır. Enstitü müdürü Hayri İrdal’ın ustasının Ahmet Zamani’nin öğrencisi olması sebebiyle, yakın zamanda Ahmet Zamani hakkında bir kitap yazacağını da söylemekten geri kalmaz.

Artık yalan Hayri İrdal’ın boyunu aşmıştır. Halit Ayarcı’ya göre böyle bir zatın yaşamış olması da gerçekliği de lüzumsuzdur. Mühim olan bunun icat edilmesi ve en doğru biçimde anlatılmasıdır. Çünkü var olduğuna inanılan her şey gerçektir ve doğruluğu bir şekilde ispatlanabilir. O yüzden pekâlâ anlattıklarını yaşanmış gibi yazabilir, ülkenin gururu haline getirebilir. Bu kitap artık bir memleket meselesidir ve Türk tarihine ışık tutulması için elzemdir. Çıldırma noktasına gelen zavallı Hayri İrdal, ne yapsa ne etse Halit Ayarcı’yla başa çıkamaz. Kurum zarar edip kapanma noktasına gelince, kaza geçirip hastalanan Halit Ayarcı için bu uydurma kitabı bir şekilde kaleme almaya mecbur hisseder kendisini.

Elbette eninde sonunda Saatleri Ayarlama Enstitüsü kapansa da ülkedeki yozlaşmaya müsait yapı baki kalacaktır. Devlet kurumlarını boş vermişlik, adam kayırmacılık, rüşvet, torpil ve hantal yapı, virüs gibi saracaktır. Bir tarafımız yenilik diye bağırırken, neyin peşinden gittiğimizi düşünmeden gözü kapalı yatırımlar yapılacak, devletin kasasından gereksiz paralar harcanacaktır. Diğer tarafımız sürekli eskiye tutunarak, lüzum eden yeniliklerden ürkecek, her koşulda teknolojiye ayak direyecektir.

Godot Gelmiyor Bir Türlü

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - 484 Urban Garden

İlk bakışta yeniliğin eleştirisi, yanlış modernleşmenin hicvedilmesi gibi gözüken Saatleri Ayarlama Enstitüsü, aslında değişime karşı değildir. Bilakis değişimin evvela kafada başlaması gerektiğinin altını çizer. Bir şeye körü körüne inanıp bağlanmakla ne kurumlar ne de ülke ileri seviyeye atlayabilir. Yenilik ancak eleştirel düşüncenin önünün açılması ile başlar. Hurafelere inanmaya meyilli, Seyit Lütfullah gibilerinin peşinden sürüklenmeye alışkın bir toplumun, Batı’ya koşulsuzca kucak açarken, teknolojiyi değil de nasıl israfı takip ettiğini ve bu yüzden her geçen gün daha da borçlanıp özgürlüğünü kaybettiğini görmek gerekir. Güçlü temasıyla Saatleri Ayarlama Enstitüsü, zamana yenik düşmeyen bir anlatıya sahiptir. Epik öğelerin yardımı ile sahnede de günümüz insanının hızlı sonuca gitme ve meselenin özünü çabuk kavrama merakına hizmet eden uygunlukta farklı bir iklim yakalamıştır.

Kuşkusuz ki bu kadar kapsamlı ve zor bir romanı sahneye taşımak hem cesaret hem de olağanüstü emek ister. Oyunu yöneten ve uyarlayan Serdar Biliş ile sahne ve kostüm tasarımında Gamze Kuş, kusursuza yakın bir çalışma ile alkışı hak eder.

Yaklaşık üç saat boyunca sayısız karaktere hayat veren Serkan Keskin’in romanı görünür kıldığının ve her karakteri el oyası gibi işlediğinin altını çizmeliyiz. Hayat verdiği ana karakterden bağımsız, apayrı bir dil konuşan, usta bir anlatıcı olması, oyunun değerini yukarı taşır. Kıyafetler bir yana, karakterlerin ruhlarını da üzerine giyen Serkan Keskin, sahnede adeta gövde gösterisi yaparak romanı seyirlik bir düzeye taşır.

Şüphesiz Hayri İrdal, gözlerini dünyaya açtığı romandan bağımsız, Türk edebiyatında kendine has üslubu olan, özel bir karakterdir. Sıradanlığı kendi mucizesidir aslında. Varlığı da yokluğu da bizdendir, hepimiz gibidir. Onunla daha fazla kişinin tanışmasını sağladığı için Serkan Keskin’e de sonsuz teşekkürler. Türk Edebiyatının incisi, zamansızlığı topluma ışık tutma biçimiyle kazanmış Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü izlemenizi tavsiye ederiz. Yeni sezonda da seyirciyle buluşmaya devam edecek oyun, 21 Eylül akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi‘nde olacak. Şimdiden iyi seyirler.  

İlginizi Çekebilir!
Gece Gezgini ve Gece Pikareski