Yeraltından Yükselen Sesler ve Sınır Tanımayanlar

Alkol, sigara, uyuşturucu, cinsellik ve bolca küfür... Toplumun tabu kabul ettiği, televizyonlarda sansürlenen, çocukların yanında bahsedilmeyen, edebiyatta es geçilen, resmi makamlarda adının bile geçmeyeceği bu “aykırı” davranışlara, yaşamın bir parçası olarak cesurca yer veren ve onları toplumda ve edebiyatta halının altına süpürülen yerlerinden tekrar gün yüzüne çıkaran yeraltı edebiyatı, adını da bu tavrından almaktadır. Toplumun yokmuş gibi davrandığı bu kalıpların zincirlerini kırarak edebiyatta kendine “yeraltı” türü adında yer bulabilmiş bu eserler, okuyucularını da toplumun göz önünde olmayan ücra bir köşesine, bir yerin altına davet etmektedirler.
©Midjourney'de üretilmiştir. I Türk Yeraltı Edebiyatı

Şehrin ne zaman bombalanacağını kestiremezsin. O yüzden ya sığınakta kalacaksın hep ya da tehlikeyi göze alacaksın.

Küçük İskender, Underground Otopark, 2009

Transgresyonal Kurgu Olarak Yeraltı Edebiyatı

Batı merkezli gelişen bir tür olan yeraltı edebiyatı, Batı’da Transgressive / Transgresional Literature (Trangresif/Transgresyonel Edebiyat) olarak yer almaktadır. Türkiye’de “yeraltı” isminin çağrıştırdığı ipsiz sapsız olma, merdiven altı, kaçak işler yapma anlamı ise yeraltı edebiyatını kapsamamaktadır. Her ne kadar bu edebi türün orijinal adı olan transgression, şiddet, küfür, taciz, tecavüz, suç, yasakları delme gibi anlamlara gelse de Türkçe karşılığı olan “yeraltı” adı, bununla beraber bu tür edebi eserlerin basımının ve dağıtımının çizgi üstü edebiyat kadar kolay olmaması ile de alakalıdır.

Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dâhil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!

Hakan Günday, Kinyas ve Kayra, 2000

Türkiye’de Yeraltı Edebiyatının Doğuşu

Küçük İskender I Türk Yeraltı Edebiyatı
Küçük İskender

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında edebiyat sahasında kendini göstermeye başlayan yeraltı edebiyatının spesifik bir şekilde “yeraltı” özelliğini almasının sınırları tam olarak belli olmadığı için ilk Türk yeraltı romanını belirlemek de oldukça zordur. Ancak özellikle Türkiye’de bu türün kendini edebiyatta görünür kılması (yeraltı adının aksine), 90’lı yılları etkisi altına alan 80’li yıllardaki 12 Eylül karmaşasının yarattığı ötekileşmeyle ve şiddet ortamıyla birlikte ortaya çıkan bireyin topluma ve kendine yabancılaşması, adalete olan güveninin sarsılmasıyla sürüklendiği anlamsızlık çukuru, yasakların baskısıyla bireylerde biriken öfke, sokaklarda kavga, silah sesleri, topluma hâkim olan korku ve bastırılmışlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Bu tür, her ne kadar yerin altına itilmiş olsa da topluma tutulmuş bir aynadır.

Kimsenin kabullenmek istemediği, görmeye tahammül etmediği, yadırgadığı ve kınadığı gerçekleri tüm doğallığıyla okuyucularına sunan yeraltı edebiyatı, böylece edebiyatın gün yüzüne çıkmayan anarşist tarafını da göstermektedir. Bu nedenledir ki yeraltı edebiyatı popülerleşme gayesi gütmez, okurunu olanca filtresiz haliyle karşılar. 

Türkiye’de yeraltı edebiyatının oluşmasında dönemin fanzinleri köprü görevi görmektedir. 1980 darbesi sonrası edebi üretimleri siyasi nedenlerle ‘yer altından’ fanzinler aracılığıyla yayan gençler bu edebiyat türünün Türkiye’de yerleşmesine de önayak olmuşlardır.

©Midjourney'de üretilmiştir. I Türk Yeraltı Edebiyatı

Diğer bir yandan eğer yeraltı edebiyatı türü, biçem bakımından bu kategoriye alınacaksa, kimi eleştirmene göre insanlık tarihinin ilk başlarında mağara duvarlarına çizilen şiddet içerikli görsellere kadar dayanabilmektedir. Ancak kimi yazara göre ise yeraltı edebiyatı akımı, ilk olarak şiirde kendini göstermiştir. Bu düşünce çerçevesinde Ece Ayhan’ın ‘’Kara Şiir’’ anlayışı, yeraltı edebiyatının ortaya çıktığı bu şiirlerin ilklerine bir örnektir. Bu bağlamda Can Yücel ve ‘’Pis Moruk’’ lakaplı Amerikalı yazar ve şair Charles Bukowski’nin şiirleri de yeraltı edebiyatının yalnızca romanla sınırlı olmadığını, şiirde de değerlendirildiğini göstermektedir. Buna karşın bazı eleştirmenlere göre ise yeraltı edebiyatı, o sırada bu türden edebiyat icra ettiğinin bile farkında olmayan Neyzen Tevfik’e aittir. İşte bu nedenle yeraltı edebiyatı hem kapsadığı konu, hem üslubu, hem kitlesi, hem yayımlanma ve dağıtılma şekli gibi birçok kıstas üzerinde bir uzlaşma sağlanamadığı için adı gereği yerin üstüne çıkmamıştır.

Can Yücel
Can Yücel

Bir ‘Eylem’ Olarak Yeraltı Edebiyatı

Yeraltı edebiyatının neye göre edebiyat türlerinden yerini alacağı da epeyce tartışılan ve halen gündemde olan bir problemdir. Yani yeraltı edebiyatını belirleyen eserin içeriği midir, yazarın üslubu mudur, yoksa eserin yayımlanma biçimi midir sorunsalı halen tartışmalı bir şekilde devam etmektedir. Bu nedenledir ki diğer edebi türlerin aksine yeraltı edebiyatının sınırları oldukça bulanıktır. 

Dolaşımı, dağıtımı güçlü bir yayıneviyle çalışmakla yeraltı arasında nasıl bir bağ kuruyorlar anlamak güç. O halde ressamlar da galeriler yerine mağara duvarlarını kullansınlar; oraya kadar geliriz bu açmazda. En uçtaki okura beni götürebilecek yayıneviyle çalışmamın kimliğimle ya da yaşama tarzımla ne ilgisi var?! Tasarımlar üretmekten kaçınmalıyız; iddialı sözlerin hedefleri bulmama olasılığı, ıskalamak insanı zor durumda bırakır.

Küçük İskender, Söyleşilerden Alıntı
©Midjourney ile üretilmiştir.

İronik bir üsluba sık sık başvuran yeraltı edebiyatı, kimi eleştirmenlere göre ise rahatsız etme gayesi çerçevesinde eserini oluşturur ki bu da ona ‘yeraltı’ edebiyatı eseri olma niteliğini verir. Toplumun görmek istemediği gerçekleri okuyucunun yüzüne vuran, estetik kaygı gütmeden tüm kötülükleri olanca çıplaklığıyla açığa çıkaran bu eserler, Türk akademisyen ve yazar Özgür Uçkan’a göre edebi bir tür değil, yazı aracılığıyla girişilen bir ‘eylem’dir. Ve bu eylem toplum normlarına bir başkaldırı, süregelen sistemin otoritesinin yok saydığı alt kimliklerin marjinal beyanıdır. Yeraltı edebiyatı onu var eden eylemler aracılığıyla etik ve değerler kavramlarını yıkıp kurgusu içinde kendi etiğini ve estetiğini oluşturmaktadır.

Ne çok şiir yazmışım ben meğer. Sayfalar dolusu. Sözcük Sözcük Sözcük. Abartmışım sanki; bu kadar duygu yeryüzüne nasıl sığacak?!

Küçük İskender, Underground Otopark, 2009
İlginizi Çekebilir!
Adlandırılamayan: Beckett’in Boşlukta Sallanan Karakterleri