Tasarımından içeriğine inanılmaz dolu, senin tüm yolculuğunu anlatan muazzam bir kitap olmuş. Yola nasıl çıktınız, aklında neler vardı?
Ahmet Doğu İpek:
Aslında iki yıla yayılan, çok bileşenli, çok katmanlı, uzun ve yoğun bir süreçti. Editoryal anlamda içeriğin belirlenmesi, görsellerle yazıların tamamlanması ve tasnifi ve tasarım olarak üç temel aşamadan bahsedebiliriz. Ve tabii bunlara baskı ve dağıtım adımlarını da eklemek gerekir. Şantiye, atölye gibi mekanları ve yapım aşamalarını seven biri olarak en keyifli kısmının kendi adıma matbaa olduğunu söyleyebilirim.
Başa dönmek gerekirse, kitap fikri 2017’de sevgili Nesrin Esirtgen’in “Senin niye kitabın yok? Hadi sana kitap yapalım!” demesiyle başladı ama kitap yapmak için öncelikle bir kitaba konu olacak kadar içeriğin birikmesi gerektiğini düşündüğüm ve o zamanlar kendimi yeterli görmediğim için bu teklifi hep bir bahaneyle ertelemiştim. Aradan birkaç yıl geçti fakat 2022’de Arter’de gerçekleşen “Başımızda Siyahtan Bir Hâle” sergisini de kitaba dahil etmek istediğim için biraz daha bekledim. Nesrin Hanım sergi sonunda “Hadi artık” diyerek beni tekrar cesaretlendirince ve desteğini ortaya koyunca, pandemi sonuna doğru sürece başladık. Ayrıca bu sürece başlamamızda onun desteği ve motivasyonunun yanında Haldun Dostoğlu’nun da gayretleri çok kıymetliydi.
İki yıl süren bu monografi çalışması senin için nasıl bir süreçti? Kitabı eline aldığında neler hissettin?
Ahmet Doğu İpek:
Editör olarak aklımda en başından beri birlikte çalıştığım, yoldaşlık ettiğim, kitap ve sergi yapma konusundaki deneyimine güvendiğim, üretimime hâkim olan Nilüfer Şaşmazer vardı. Nilüfer’le kafa kafaya verip kitabın nasıl olması gerektiğini, içindeki işlerin nasıl gruplanacağını ve daha da önemlisi neredeyse 15 yıla yayılan farklı üretimleri bu kitapta nasıl bir araya getireceğimizi konuştuk. Sonunda kesin bir kronolojiyi takip etmemesi gerektiğine karar verdik çünkü çalışmalar birbirine referans veren, iç içe geçen bir yapıdaydı.
Kitabı bir sergi gibi, serileri merkeze alarak ve kategoriler hâlinde ilerleyecek şekilde kurguladık.

Kitap üretme süreci tabii ki bir ihtimaller ve elemeler silsilesi olarak da görülebilir. Dolayısıyla kimi zaman karar verme süreçlerinde zorlandım, bazen yapılana dair kusur aramaktan ve ‘acaba şurası şöyle mi olsaydı’ demekten de geri kalmadım (yeni biten resimlerimde de öyle oluyor) ancak zaman geçtikçe ve kitabı elime alınca ortaya çıkan şeyin tadını almaya başladım. Hatta Londra’da organize ettiğimiz ilk lansmandan önce kitabı elime alıp Tate’in kitapçısında gezindim ve uluslararası iyi kitapların yanında hiç de fena durmadığını görmek beni çok mutlu etti. İçeriğinden bağımsız olarak tasarımı, görünümü ve proporsiyonu hayal ettiğime çok yakın oldu. Bunda elbette tasarımcı Esen Karol’un çok büyük emeği var.
6 farklı kişi seninle ve sanatınla ilgili yazılar kaleme almış. Bu isimleri nasıl seçtiniz, yola çıktığınız düşünce neydi?
Ahmet Doğu İpek:

Yazar seçimi ile ilgi olarak Nilüfer’le birlikte şu konuda hemfikirdik: Sadece sanat hakkında yazan isimlerden ziyade mümkünse başka disiplinlerden, mimarlıktan, bilimden, sosyolojiden gelen, farklı uzmanlıkları olan isimler de kitapta olsun; ve yine mümkünse sadece bu coğrafyadan olmasın, işleri tarafsız bir gözle yorumlasınlar istedik. Zira bir yakınımın işlerim hakkında yazması, o yazının tarafsızlığını zedeleyebilirdi. Bu kuralı sadece Duygu Demir için bozduk, zira beni tanıyan ve sergilerimi bilen biriydi fakat yakın zamanda üzerine yazdığı seriyi bir sergisine dahil etmişti ve üzerine çok çalışmıştı. Mimar, mimarlık tarihçisi ve eleştirmeni Sibel Bozdoğan, Haldun Bey’in davetiyle geldi; daha önce sanat üzerine yazmamış olmasına rağmen işlerimi görünce davetimizi kabul etti ve harika bir yazı yazdı. Sanat ve pozitif bilimleri birlikte ele alan bir araştırmacı ve küratör olan Ariane Koek işlerimi fizik, bilim ve coğrafya üzerinden yorumladı. Londra’da yaşayan küratör ve sanat yazarı Shumon Basar’ı Esen Karol önermişti, kabul edip bu kitaba katkıda bulunduğu için minnettarım. Diğer bir yazar sanatçı, felsefeci ve küratör Tilo Shulz ile Almanya’daki bir sergim vesileyle tanışmıştık. Kitabın son bölümünü bütünlüklü ve deneysel bir okumayla toparladı. Selen Ansen’in şiiriyse 2017’de Galata Rum Okulu’ndaki “Günler” başlıklı sergimdeki aynı isimli serim için kaleme aldığı deneysel bir şiir-metindi. Daha önce o seri için yaptığımız sınırlı sayıdaki sanatçı kitabında kullanmıştık fakat bu kitapta da olması gerektiğini düşünüp dahil ettik.

Tüm bu yazıları görsellerle şahane bir mimari içinde bir araya getiren, tasarımcımız Esen Karol benim zaten evvelden beri çok hayran olduğum bir insan. Kitap fikrinin belirdiği ilk günden beri ‘bunu Esen tasarlamalı diye arzu etmiştik ve öyle de oldu. Onunla birlikte çalıştığımız için çok şanslı ve mutlu hissediyorum.
Kitabın Tate Modern’de bir de lansmanı oldu ve hemen sonra Tate St Ives’ta bir serginiz gerçekleşti. Tüm bunlar nasıl gelişti ve senin için ne ifade ediyor? Uluslararası bir bağlamda temsil edilmekle ilgili kişisel duygunuz nedir?
Ahmet Doğu İpek:
Türkiye güncel sanat alanında en önemli kurumlardan biri olan Saha Derneği birkaç yıldır Tate St Ives müzesiyle iş birliği içinde. Türkiyeli sanatçıların burada misafir edilmesini ve ardından bir kişisel sergilerinin açılmasını öngören bir program yürütüyor. Ben de bu bağlamda 2025’in başında Tate St Ives’ın davetiyle İngiltere’ye gittim. Süreçin devamında çıkan sergi ile bizim uzun zamandır üzerinde çalıştığımız kitabın çıkması aynı tarihlere denk geldi. Dolayısıyla bunu iyi bir fırsat olarak görüp önce kitabın lansmanını Tate Modern’de, iki gün ardından serginin açılışını da Tate St Ives’da yaptık. Uluslararası arenada iş yapmak başta gözümü çok korkutuyordu ve itiraf etmeliyim ki uykularımı kaçırıyordu ama kitap da, sergi de hayal ettiğimin çok ötesinde oldu. En azından bana bu şansı tanıyan kişi ve kurumlara karşı mahcup hissetmedim ve gözüm arkada kalmadan döndüm. Sergi, Mart 2026’ya kadar sürüyor. Kitap ise Mousse Publishing tarafından birçok ülkede dolaşımda. Sergi ve lansmanın Londra’da Frieze haftasına denk gelmesi ve işin içinde Tate’in olması, hem nitelik hem nicelik anlamında hatrı sayılır bir izleyiciyle buluşturdu beni.

“Sound of the Ground – Face of the Stone / “Yerin Sesi – Taşın Yüzü” başlığının sizin dünyanızdaki karşılığı nedir? Bu iki imge sizin üretiminizde nasıl birer metafor?
Ahmet Doğu İpek:
Kitaba isim koymak, kitabı yapmak kadar zaman aldı diyebilirim.

Sergilerimi yaparken hazırlık sürecinin ara bir yerinde serginin ismi kendiliğinden belirir, işlerimin isimleri de genelde öyle çıkar. Fakat geriye dönük birçok çalışmayı içeren bir monografi için daha kapsayıcı bir isim gerekiyordu ve hazırlık süreci boyunca aklımızda birçok isim belirdi. Bu çok sayıda alternatif içinden eleye eleye bu başlıkta karar kıldık. Bu başlık, üretimlerimde sık sık konu edindiğim yer–tektonik–yüzey–boşluk-taş-gökyüzü gibi temalar için iyi bir çatı kuruyor diye düşünüyorum. Bir yandan coğrafyayla, yeryüzüyle, evrenle ilişki kurarken diğer taraftan önemsiz gördüğümüz şeylerin önemine, biricikliğine dikkat çekiyor. Dilerim bu küçük önemsiz gibi görünen şeylerin okuyucuda da bir karşılığı olur.
