Tamamı yapay zekayla yapılmış uzun metrajlı ilk belgesel film olma özelliği taşıyan Gerçek Ötesi (Post Truth) 11 Temmuz Cuma günü vizyona girdi. Bu ilk olma özelliğiyle dünya gündeminde yer bulan film, ele aldığı konuyla ise daha çok konuşulacak gibi duruyor. Distopik bir yapım diyebileceğimiz Gerçek Ötesi, gerçeklik ve hakikatin bulanıklaşması ve günümüz dünyasının yaşadığı dönüşümü gözler önüne seriyor ve izleyiciye sorgulatıcı, bir o kadar da farkındalık sağlayıcı bir deneyim sunuyor.
Teknoloji kullanımı ve sahte-gerçek, doğru-yalan ikiliği üzerine katmanlı düşünülmüş ve içerdiği referanslarla güncel toplumsal yapılara ve devlet politikalarına cesur göndermeler yapan yapımın yönetmeni Alkan Avcıoğlu ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Dünyada tamamı yapay zekayla üretilen ilk uzun metrajlı belgesel film olan Gerçek Ötesi (Post Truth) için sizi tebrik ederiz. Uzun zamandır bu proje üzerinde çalıştığınızı biliyoruz. Bize fikrin ortaya çıkma sürecinden, bu 2 yıllık zamandaki çalışmalarınızdan ve Vikki Bardot (Gizem Avcıoğlu) ile olan iş birliğinizden bahsedebilir misiniz?
Alkan Avcıoğlu:

Bu film aslında uzun zamandır üzerinde çalıştığımız birçok fikrin kesişiminden doğdu. Film sektöründe yıllarca eşimle beraber çalıştık. Bundan dört yıl önce kariyerimizde bir tazelik için işi bırakıp yapay zeka ile sanat üretimine odaklandık. Sinema, edebiyat, fotoğraf gibi günümüzdeki pek çok sanat formunun neredeyse simülasyona dönüşmüş bu tuhaf çağı anlatmakta yorgun düşmüş durumda olduğunu düşünüyorduk. Yeni bir dil, yeni bir araç gerekiyordu. Ve yapay zekanın hikaye anlatımına taze bir soluk getireceğine vakıf olduk. Önce o, sonra da ardından ben ürettiğimiz koleksiyonlarla bir anda kendimizi yurtdışında çıkış yapan sanatçılar arasında bulduk.
İkimiz de yapay zeka ile post-fotografik imgeler ve deneysel video çalışmaları yürüten dünyadaki sayılı sanatçılardandık. Ayrı kariyerlerimizle yurtdışında bol bol sergilendiğimiz, çok üretken ve yaratıcı birkaç yıl geçirdik. Bu projeye dair fikirler de aslında bu verimli yıllara dayanıyor. Çünkü bu dönemde gerek görsel gerek işitsel olarak deneyip keşfettiğimiz pek çok metod bu filmle hayat buldu.
Benim koleksiyonlarımda son yıllarda sıklıkla işlediğim temalar ve görsel tarz filmin kalbini oluşturuyor.
Alkan Avcıoğlu
2 yıla yayılan bir süreçte senaryoyu ise beraber yazdık. Jean Baudrillard’ın kuramları, Godfrey Reggio’nun teknolojiyi her yere yayılmış bir düşünce biçimi olarak görüşü, Adam Curtis’in yoğun metinli arşiv belgeselleri, ve Chris Marker’ın şiirsel deneme tarzı en büyük ilhamlarımızdı.
Belgesel filminizin ilk gösterimi Sakıp Sabancı Müzesi’nde yapıldı ve ardından 11 Temmuz’da da gösterime girdi. İzleyicilerden ne tür tepkiler aldınız? İlk yorumlar ne şekildeydi?
Alkan Avcıoğlu:
Hem izleyicilerden hem de eleştirmenlerden çok pozitif yorumlar alıyoruz. Filmin finali ve görsel dünyası çok takdir topluyor. Filmi seven izleyiciler bu filmi herkesin izlemesi gerektiğini düşünüyor. Filmin eleştirel karnesi ise oldukça yüksek notlardan oluştu, deneyimli SİYAD yazarlarının neredeyse hepsinin filmi çok değerli bulduğunu görmek önemli bir detaydı. İlk yorumlarda filmin izleyiciyi şaşırttığını da gözlemledik, çünkü bu topraklardan bu türde çalışmalar çok kolay çıkmıyor.
“İnsan” film yapımcıları tarafından oluşturulan bir filme karşı, yapay zeka tarafından oluşturulan bir film nasıl yorumlanıyor? İzleyicilerde katılım, anlamlandırma veya duygusal bağlantıda, içselleştirmede farklılıklar oluyor mu?
Alkan Avcıoğlu:
Hayır, tıpkı bilgisayar yapımı bir animasyon filmde ya da büyük çoğunluğu yeşil ekranda çekilmiş CGI dolu filmlerde bir farklılık olmadığı gibi, yapay zeka üretimi filmlerde de bir farklılık yok. Farklı bir üretim modeli olsa da yapay zeka da nihayetinde burada yaratıcı için sadece bir araç.
Runway’in düzenlediği AIFF (AI FILM FESTIVAL) ‘de yer alan kısa filmleri ilk edisyonundan bu yana ilgiyle takip ediyoruz. Sizin de o dönemden bu yana böyle bir yapay zeka film fikriniz var mıydı? Belgesel film fikri nasıl şekillendi?
Alkan Avcıoğlu:
Yapay zeka film festivallerinin neden var olduğunu anlasam da uzun vadede varlıklarına şüpheyle yaklaşıyorum. Çünkü yapay zeka ile üretilen filmlerin de geleneksel film festivallerinde yer bulması ve bunu hedeflemesi gerekiyor. Aslında benim belgesel film fikrim biraz da yapay zeka platformlarında üretilen stilize kısa içeriklere tepki ile doğdu. Çünkü bu içeriklerin hemen hemen hepsi ya ticari sinemaya öykünüyor, ya da fantastik imge üretimine.
İzlediğim çoğu kısa içeriğin sinema tarihiyle arasında bir kopukluk olduğunu hissediyorum.
Alkan Avcıoğlu
Teknolojinin sunduğu imkanlara kendini kaptırmak çok kolay, ama sadece bir teknolojik araç bir şeyi mümkün kıldı diye onunla aynı şeyleri üretmenin çok yenilikçi bir tarafı yok. Lakin tam da bu yüzden, yapay zeka ile kurmaca film yapmak yerine belgesele yöneldim. Çünkü herkesin derdi yapay zekanın Hollywood film modellerini nasıl etkileyeceği üzerine kurulu. Bense biraz köyün delisi olarak bu yeni aracın kuramsal olarak belgesel türüne yenilik getireceğini düşündüm. Kavramsal düşünürsek, sentetik imge üreten yeni bir aracın öncelikle gerçeğin temsilleri üzerine yenilik getireceğine vakıf olabiliriz. Bana göre yapay görüntülerle çağı belgelemeye çalışmak, sinemada hikaye anlatımına yeni bir halka ekleyebilecek bir paradoks.
Gerçek Ötesi daha ziyade yapay zekayla yapılan ve ticari gösterime giren ilk yapay zeka film olarak dikkat çekse de aslında bu özelliğinin dışında ele aldığı konu olarak da oldukça ilgi çekici, sorgulayıcı ve yadırgatıcı. Gerçek Ötesi’nde hakikat ve gerçeklik kavramlarının içinin boşalmasını ve içinde yaşadığımız dünyadaki dönüşümü etkileyici bir şekilde ele alıyorsunuz. Bu kavramlar, bizlerin de Vox Artistica olarak çok fazla sorguladığımız, hakkında yazdığımız kavramlar. Enformasyon bombardımanı, dezenformasyon, gerçeğe olan bağlılığın yitirilmesi, anonimliğin değersizleşmesi ile teknolojik gelişim arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alkan Avcıoğlu:
Yıllardır eserlerimde bu konulara yoğunlaşıyorum, çünkü dışarıdan bakıldığında her şey çeşitleniyormuş gibi görünse de, aslında fena halde tekdüzeleşiyoruz. Her yerden bilgi yağıyor ama anlam neredeyse yok.

Her zamankinden daha fazla istatistiğe ve bilimsel veriye sahibiz ama yalnızca kendi dünya görüşümüze uyanların gerçek olmasını istiyoruz.
Alkan Avcıoğlu
Enformasyon havuzu, herkes tarafından sadece doğrulama yanlılığı için kullanılıyor; gerçeklik artık sadece fikirlerimizi onayladığında kabul ediliyor. Algoritmalar bize beğendiklerimizi vermeye programlandıkça, yankı odalarına hapsoluyoruz.
Dolayısıyla zaten postmodern akışkanlıkla bağı çözülmüş olan gerçeklik ve hakikat kavramlarına daha da absürt bir şey oluyor: Herkes sadece kendi inandıklarını gerçek, diğerlerini sahte zannediyor. Daha fazla seçeneğin özgürlük getirmediği gibi, daha fazla bilginin daha derin anlam getirmediği gibi, daha fazla perspektif de bize esneklik getirmedi. Çeşitlilik illüzyonu altında dünya iki kutuplu bir sisteme döndü, tıpkı algoritmaların kendisi gibi.
Ancak bana göre bu tabloyu yaratan şey yalnızca teknolojik gelişmeler değil. Asıl belirleyici olan, Endüstri Devrimi’nden bu yana toplumlara yön veren verimlilik takıntılı, rasyonalist düşünce biçimi. Her şeyi en doğru ve hızlı biçimde yapma arzusu, zamanla toplumda ve kültürde tuhaf derecede irrasyonel katmanlar yarattı.
“Gerçek Dünya Hakkında Sahte Bir Film” söylemini çok sevdik. Bu bile aslında gerçeklik ve hakikat kavramlarının ne kadar bulanıklaştığını çok güzel ifade ediyor. Bu bağlamda şunu sormak istiyoruz, teknolojinin bu kadar geliştiği, yapay zekanın bu kadar hayatımıza dahil olduğu bir çağda yapay zeka kullanan sanatçıların etik ve ahlaki sorumlulukları neler olmalı?
Alkan Avcıoğlu:
Evet, mesela filmde Körfez Savaşı’ndan geriye kalan, petrole bulanmış kuşun o ikonik görüntüsünden bahsediyorum. Yıllar sonra bu görüntünün sahte, yani kurmaca olduğu ortaya çıktı. Askerî operasyona halk nezdinde duygusal destek yaratmak için, başka bir ülkede çekilmişti. Ben de o görüntüyü yapay zekâ ile yeniden ürettim ve şu soruyu sordum: Bir belgesel hangi görüntüyü kullanmalı? Hangisi gerçeği belgelemeye daha yakın? Çünkü ikisi de sahte. Ve belki de benim ürettiğim yapay görüntü, en azından biçimsel olarak, gerçekliğin içindeki sahteliği aynalayarak hakikate bir adım daha yaklaşabiliyordur.
Çünkü o kuş gibi, bugün yaşadığımız dünya da, sosyal medyadan politikaya kadar pek çok arenada sahte ve kurmaca imgelerle dolu. Gerçekliğin botlarla, algoritmalarla manipüle edildiği bir çağda, belgesel hala neyi belgeleyebilir? Werner Herzog bu bağlamda “aşkın bir gerçeklik”ten bahseder: Sinemanın, uydurma ve stilizasyon yoluyla hakikatin daha derin katmanlarına ulaşabileceğinden. Ben de bunun bir çözüm olabileceğini düşünerek, sentetik görüntülerin gerçeği temsil edişinde hakikate bir adım daha yakın durduğunu öneriyorum.

Etik ve ahlaki sorumluluklara gelince, normalde bir sanatçının sorumlulukları neyse bir yapay zeka sanatçısının da sorumlulukları aynı.
Alkan Avcıoğlu
Bir sanatçı için kalem de, bilgisayar da, yapay zeka da bir araç. Üstelik bu yeni araca diğerlerinden farklı etik misyon yükleme çabaları oldukça beyhude. Çünkü daha çok yeni bir araç, şöyle düşünün: Sinemanın etik ve ahlaki sorumluluklarını ilk yıllarda Lumiere Kardeşler’e sorduğunuzu. Ya da fotoğraf makinesi ilk çıktığında daha ilk yıllarda ahlaki sorumluluk tartışmaları olduğunu. Bunların hepsi verimsiz olurdu çünkü yeni bir teknolojik aracın sanattaki ifade alanını anlamak için onlarca yıl geçmesi gerekiyor. Bu kadar aceleyle gelecekte pek bir önemi olmayacağını bildiğimizi tartışmalar yapmak yerine, neler yapılabileceğini anlamaya çalışmak gerekiyor.
Sinemada art house ve auteur yönetmenlerin işleri dışındaki yoğun efekt ve teknoloji kullanımı olan filmlerin, birçokları tarafından film olarak görülmediği konuşuluyor. Hatta yakın zamanda Martin Scorsese’in de bu konuda bir açıklaması oldu ve Marvel filmleri hakkında “O yapımlar sinema değil” dedi. Siz yapay zeka belgesel filmi yapan, aynı zamanda bu yapımda birçok usta yönetmene referanslar veren bir yönetmen, üstelik bir film eleştirmeni ve sinema-medya konusunda akademik kariyer sahibi birisi olarak bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz ve yapay zeka entegre yapımlar bu tartışmada nasıl bir yer tutacak?
Alkan Avcıoğlu:
Bir eleştirmen olarak da, bir yönetmen olarak da böyle iki kutba ayrılan sinema tartışmalarını sevmiyorum.
Nüanslara ve griliklere daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü ben arthouse sinemasının da ticari sinemanını en iyi örneklerini seviyorum. Yapay zekanın ise bir araç olduğunu unutmamak gerekiyor; yapay zeka bir tür değil. Nitekim burada iki kutuptan hangi tarafa daha yakın olduğu bile meçhul. Evet, çoğunluğun derdi yapay zeka ile özel efektli fantastik filmler çekmek; ve stüdyolar da bu teknolojiyi yükse bütçeli filmleri daha makul bir şekilde üretmek için kullanacak kuşkusuz. Ancak şu an göz ardı ettiğimiz şey, yapay zeka teknolojisi uzun vadede en fazla bağımsız ve auteur yönetmenlerin elini güçlendirecek. Benim filmim de bunu doğruluyor, lakin bu model, her aşamada kontrolün tek kişide olabildiği yeni bir film yapma biçiminin prototipi.
Stüdyoların film çekmek için bütçe bulmakta zorlandığını pek duymayız. Ama bağımsız arthouse yönetmenler filmlerini finanse etmekte on yıllardır giderek artan bir şekilde zorlanıyorlar. Dolayısıyla uzun vadede aslında bağımsız yaratıcıların bu teknolojiden daha fazla faydalanacağını öngörmek zor değil.
İzninizle bir soru da yapay zeka sanatına genel bakış hakkında sormak istiyoruz. Yakın zamanda sizin de “Liquid Modernity” eserinizin yer aldığı Christie’s’in yapay zeka eserlerden oluşan müzayedesi tartışılmıştı ve eleştirmenleri ikiye bölmüştü. 3500 sanatçının imzaladığı açık mektupta bu kişiler, yapay zeka ile oluşturulan eserler hakkında yaratıcı bakış açısından yoksun “derleme” eserler diye bahsetmişti ve bunların sanat eseri olmadığını dile getirmişti. Sizin fikrinizi merak ediyoruz. Yapay zekayla yapılan eserlere ne gözle bakılmalı ve değerlendirilmeli? Walter Benjamin’in sanat eserinin “aurası”na dair yaklaşımı yapay zeka entegre eserlerde nasıl yorumlanmalı?
Alkan Avcıoğlu:
Duchamp’ten Warhol’a kadar modern sanat tarihi bu argümanları çürüten sembolik hikayelerle dolu.
Alkan Avcıoğlu
Sanatta seri üretimin küçümsenmesini aşalı onlarca yıl oldu. Christie’sin yapay zeka sanatı açık arttırması da bu bağlamda tarihi bir müzayedeydi. Oradaki eserlerin çoğu son derece yenilikçi ve nitelikli çalışmalardı. İnternette kolayca viralleşen ve gerçeğin kendisiyle ilgilenmeyen tepkiler ciddiye almak biraz zor. Çünkü bu tepkiler, makine üretimi olduğuna göre bu eserler ruhsuzdur gibi peşin yargılarla yola çıkan, eserleri bile görmeden sosyal medya sansasyonelizmiyle birleşen tepkiler. Haliyle tepkiler ve korkular, sanat eserlerinden daha kolayca popülerleşiyor, dolayısıyla basın da tıklama almak için bunları kolayca haber yapıyor. Çünkü yapay zeka çok popüler bir konu ve insanları korku altında birleştirmek çok kolay.
İnternette dönen ucuz tartışmalar yüzünden kafalar o kadar karışık ki, benim çektiğim belgeselle Miyazaki’nin hakkını yediğimi düşünen var. İronik olan şu ki, benim filmim tam da zaten gerçekle alakası kalmayan absürt derecede reaktif çağı anlatıyor.
Alkan Avcıoğlu
Sanatta yenilikler her zaman dirençle karşılanır. Özellikle de yeni bir teknolojiye dayanıyorsa. Sessiz sinema döneminde filmlere ilk kez ses eklendiğinde sanatın büyüsünün bozulacağı söylendi, insanlar ses kullanımına karşı çıktı. Fotoğraf makinesi çıktığında ressamlar, tek tuşla gerçeklik yakalamanın sanat sayılamayacağını savundu. Synthesizer ve sampling uzun süre müziğin ruhunu öldüren araçlar olarak görüldü; ama bugün adeta bazı türlerin ruhunu oluşturuyor. Video sanatı yıllar boyu galerilere sokulmadı ve küçümsendi, dijital sanat ise uzunca bir süre sadece bir dosya muamelesi gördü.
Sanat tarihi, yeni araçların önce reddedilip sonra dönüştürücü gücünün kabul edilmesiyle doludur.
Alkan Avcıoğlu
Önce küçümsenen her şey, sonra bir dilin taşıyıcısına dönüşür. Bugün yapay zeka da tam bu zincirin yeni halkası. Karşı çıkanların onlarca sebebi ve tartışması olacak, ama gelecekte bunların hiçbirini hatırlamayacağız. Onun yerine ifade biçimlerini nasıl genişlettiğiyle ilgileneceğiz. Tıpkı diğerleri gibi.
Vizyona girmiş olan Gerçek Ötesi (Post Truth) kültürel olarak çok ses getiriyor. Filme, izleyicilerin teknoloji kullanımında ve olaylara-haberlere yaklaşımında bir farkındalık yaratmak gibi bir misyon yüklenebilir mi? Bu konuda düşüncelerinizi merak ediyoruz.
Alkan Avcıoğlu:
Farkındalık yaratmak gibi bir misyon da kısır döngünün ta kendisi. Çünkü farkında olarak ve dikkatli olarak kurtulduğumuzu sanıyoruz, ama aslında bu tam olarak modern insanın kendini kandırması.

Zaten film çok katmanlı ve her izleyişte başka bir anlam merkeze yerleşebilir. İlk izleyişte filmin iddia ettiğini düşündüğünüz her şey, ikinci izleyişte sarkastik gelebilir. Bu bağlamda diyebilirim ki, filmim detaylar ve göndermeler üzerinden oyun oynamayı seviyor.
Lakin, filmin asıl etkisi başka yerde: İnsanı sersemletmesi ve bilinçaltında, derin bir yerde, gerçeğe dair güçlü bir arzu uyandırması. Çünkü film hem görsel-işitsel hem de metinsel olarak yoğun tasarlandı. Amacım, izleyiciyi rasyonel bir idrak çabasından vazgeçirmek ve onun yerine sezgisel bir enerji biriktirmesini sağlamak.
“Fotoğraf makinesi herkesi önce başkalarının gerçekliğinde, sonra da kendi gerçekliğinde bir turiste dönüştürür” demişti Susan Sontag. Şimdiyse yapay görüntülerle gerçeğin kendisi bir turist.
Alkan Avcıoğlu
